Twilight - Fan Forum

Daha Kaliteli Hizmet İçin Üye Olunuz
Twilight - Fan Forum

Üç şeyden kesinlikle emindim. Birincisi Edward kesinlikle bir vampirdi. İkincisi onun ne kadar güçlü olduğunu bilmediğim bu vampir yanı benim kanıma susamıştı.Üçüncüsü, koşulsuz ve geri dönülemez bir şekilde ona aşıktım!


    Midnight Sun 12 Bölüm

    Paylaş

    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:07 pm

    8. Hayalet

    Jasper’ın ziyaretçilerini, Forks’ta oldukları iki güneşli gün boyunca pek görmedim.
    Eve sadece Esme endişelenmesin diye uğradım. Bunun dışında, varlığım bir
    vampirinkinden çok bir hayaletinkine benziyordu. Aşkımın ve saplantımın öznesini
    takip edebileceğim, güneş ışığında yanında yürüyebilen şanslı insanların zihninde
    onu görebileceğim ve duyabileceğim yerde, gölgelerin içinde, görünmez halde
    dolanıyordum. Bazen yanlışlıkla elleri onun elinin arkasına değiyordu. Böyle bir
    temasa hiç tepki vermiyordu; elleri onunki kadar sıcaktı.
    Okula mecburen gitmemek hiçbir zaman böyle bir çile olmamıştı; ama güneş
    onu mutlu etmiş görünüyordu, o yüzden çok fazla öfkelenemedim. Onu memnun
    eden her şey benim için iyiydi.
    Pazartesi sabahı, kendime güvenimi yok edip ondan uzakta geçirdiğim
    zamanı işkenceye çevirebilecek bir konuşma dinledim; ama bittiğinde beni çok
    sevindirmişti.
    Mike Newton’a biraz saygı duymalıydım; tamamen vazgeçip yaralarını
    sarmak için uzaklaşmamıştı. Düşündüğümden daha çok cesarete sahipti. Tekrar
    deneyecekti.
    Bella okula oldukça erken gitti ve belli ki parladığı sürece güneşin tadını
    çıkarmaya kararlı olarak, zilin çalmasını beklerken nadiren kullanılan piknik
    banklarından birine oturdu. Güneş saçına beklenmedik şekillerde etki yapmış,
    tahmin etmediğim, kırmızı bir ışıltı vermişti.
    Mike onu orada tekrar karalama yaparken buldu ve şansı üzerine
    heyecanlandı.
    Parlak güneş ışığı nedeniyle ormanın gölgelerine bağlı ve güçsüz halde sadece
    izleyebilmek acı vericiydi.
    Bella, Mike’ı, onun mutlu olmasına bende de tam tersi etki yapmasına yetecek
    bir hevesle selamladı.
    Bak, benden hoşlanıyor. Eğer hoşlanmasaydı böyle gülümsemezdi. Bahse girerim ki
    benimle dansa gitmek istiyordu. Acaba Seattle’da bu kadar önemli ne var…
    Saçındaki değişikliği gördü. “Daha önce hiç fark etmemiştim – saçının içinde
    kırmızı tonları var.”
    Bir tutamı parmaklarının arasına aldığında yanlışlıkla elimi koymuş olduğum
    genç bir ladini söktüm.
    “Sadece güneşte.” dedi ve beni çok fazla tatmin ederek, tutamı kulağının
    arkasına attığında ondan hafifçe çekindi.
    Mike’ın cesaretini toplaması bir süre aldı, zamanı önemsiz bir konuşmayla
    geçirdi.
    Bella ona hepimizin çarşamba gününe teslim etmemiz gereken kompozisyonu
    hatırlattı. Yüzündeki hafif kendini beğenmiş ifadeden anlaşılıyordu ki onunki çoktan
    bitmişti. Mike tamamen unutmuştu ve bu boş zamanını kısıtlıyordu.
    Kahretsin – aptal kompozisyon.
    Sonunda konuya geldi – dişlerim birbirine o kadar sert kenetlenmişti ki,
    graniti un ufak edebilirdi – ve o zaman bile, soruyu doğru soramadı.
    “Benimle dışarı çıkmayı isteyip istemediğini soracaktım.”
    “Ya,”
    Kısa bir sessizlik oldu.
    Ya? Bu da ne demek? Evet mi diyecek? Bekle – sanırım gerçekten sormadım.
    Zorlukla yutkundu.
    “Diyordum ki, yemeğe falan gidebiliriz… ve ben ödev üzerinde sonra
    çalışabilirim.”
    Aptal – bu da bir soru değildi.
    “Mike…”
    Kıskançlığımın acısı ve öfkesi aynı geçen hafta olduğu kadar güçlüydü.
    Kendimi orada tutmaya çalışırken başka bir ağacı daha devirdim. İnsan gözlerinin
    göremeyeceği hızla kampüse koşup onu kaçırmayı – şu anda öldürüp bundan keyif
    alabileceğim o oğlandan onu çalmayı çok istedim.
    Ona evet der miydi?
    “Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.”
    Tekrar nefes aldım. Katılaşmış vücudum rahatladı.
    Seattle sadece bir bahaneydi demek ki. Hiç sormamalıydım. Ne düşünüyordum ki?
    Bahse girerim o ucubedir, Cullen…
    “Niye?” diye sordu asık bir suratla.
    “Bence…” Tereddüt etti. “Ve eğer şu anda söylediğimi tekrar edersen seni
    memnuniyetle döverek öldürürüm–”
    Dudaklarından dökülen ölüm tehdidinin kulağa geliş şekline yüksek sesle
    güldüm. Bir karga feryat etti, ürktü ve benden kaçtı.
    “Ama bence bu Jessica’nın duygularını incitir.”
    “Jessica?” Ne? Ama… Ah. Tamam. Sanırım… Yani… Ha.
    Düşünceleri artık tutarlı değildi.
    “Gerçekten Mike, kör müsün?”
    Duygularını paylaşıyordum. Herkesten kendisi kadar zeki olmalarını
    beklememeliydi; ama bu gerçek çok açıktı. Mike, Bella’ya çıkma teklif etmek için
    kendini o kadar zorladıktan sonra, Jessica için böyle zor olmadığını mı düşünmüştü?
    Onu diğerlerine kör eden mutlaka bencilliği olmalıydı. Bella o kadar özveriliydi ki,
    her şeyi görüyordu.
    Jessica. Hah. Vay. Hah. “Ya,” diyebildi.
    Mike ondan sonra güvenilmez bir görüş noktası haline geldi. Jessica’yı
    kafasında tekrar tekrar döndürdükten sonra, onun tarafından çekici bulunmaktan
    hoşlandığını anladı. İkinci sıradaydı, Bella’nın böyle hissetmesi kadar iyi değildi.
    Tatlı ama, sanırım. Güzel vücut. Eldeki bir kuş…
    Sonra Bella’yla olanlar kadar iğrenç fantezilerine dalmıştı; ama şimdi
    öfkelendirmek yerine sadece sinir bozuyorlardı. İki kızı da ne kadar az hak ediyordu;
    gözünde neredeyse değiş tokuş edilebilirlerdi. Bunun üzerine zihninden uzak
    durdum.
    Bella gittiğinde devasa bir ağacın serin gövdesine kıvrıldım ve zihinden zihne
    geçerek onu her zaman görüşümde tuttum. Angela Weber’ın gözleri uygun
    olduğunda her zaman memnundum. Keşke Weber kızına tamamen iyi biri olduğu
    için teşekkür etmenin bir yolu olsaydı. Bella’nın ona layık bir arkadaşa sahip olması
    daha iyi hissetmemi sağlıyordu.
    Yüzünü görebildiğim her açıdan izledim ve tekrar üzgün olduğunu fark
    ettim. Bu beni şaşırttı – güneşin onun gülümsemeye devam etmesi için yeterli
    olacağını düşünmüştüm. Öğle yemeğinde, sık sık boş Cullen masasına baktığını
    gördüm ve heyecanlandım. Bana umut verdi. Belki o da beni özlemişti.
    Diğer kızlarla çıkmak için planları vardı – otomatik olarak ben de kendi
    gözetim planlarımı yaptım – ama Mike, Jessica’yı Bella için planladığı randevuya
    davet edince bu tasarılar ertelendi.
    O yüzden direkt olarak evine gittim ve yolda, kimsenin çok yaklaşmadığından
    emin olmak için, orman içinde ufak bir tarama yaptım. Jasper’ın eski kardeşini
    kasabadan kaçınması için uyardığını biliyordum – hem açıklama hem de uyarı
    olarak deliliğimden bahsetiğini – ama risk almayacaktım. Peter ve Charlotte’un
    ailemle düşmanlık yaratma niyetleri yoktu; fakat bunlar değişebilir şeylerdi…
    Pekala, abartıyordum, bunu biliyordum.
    Benim izlediğimi biliyormuş gibi, onu göremediğimde çektiğim işkenceye
    acımış gibi, Bella içeride uzun bir saat kaldıktan sonra arka bahçeye çıktı. Elinde bir
    kitap, kolunun altında bir örtü vardı.
    Sessizce açıklığa yüksekten bakan en yakın ağacın yüksek dallarına
    tırmandım.
    Örtüyü ıslak çimlerin üzerine yaydı, karnının üzerine yatıp, bir yeri bulmaya
    çalışıyor gibi yıpranmış kitabın sayfalarını çevirmeye başladı. Omzunun üzerinden
    okudum.
    Ah – daha fazla klasik. Bir Austen hayranıydı.
    Ayak bileklerini birbiri üzerine atarak, hızlıca okudu. Vücudu aniden dikelip
    eli sayfada donduğunda, güneş ışığının ve rüzgarın saçında oynayışını izliyordum.
    Gördüğüm tek şey, kalın bir sayfa kesitini sertçe alıp çevirdiğinde üçüncü bölümde
    olduğuydu.
    Bir başlık sayfasının görüntüsünü yakaladım, Mansfield Park. Yeni bir
    hikayeye başlıyordu – kitap derleme bir eserdi. Niye bu kadar ani hikaye
    değiştirdiğini merak ettim.
    Kısa bir süre sonra sinirle kitabı kapattı. Yüzünde sert bir ifadeyle, kitabı itti
    ve döndü. Kendini sakinleştirmeye çalışıyormuşçasına derin bir nefes aldı, bluzunun
    kollarını kıvırdı ve gözlerini kapattı. Romanı hatırlıyordum; ama onu
    sinirlendirebilecek bir şey düşünemiyordum. Başka bir gizem. İç çektim.
    Hareketsizce yattı, sadece bir kere saçını yüzünden çekmek için hareket etti.
    Kestane rengi bir nehir halinde başının üzerinde havalandı. Sonra tekrar
    hareketsizleşti.
    Nefes alıp verişi yavaşladı. Birkaç uzun dakika sonra dudakları titremeye
    başladı. Uykusunda mırıldanıyordu.
    Karşı çıkılması imkansız. Mümkün olduğunca uzağı dinledim, yakınlardaki
    evlerin içindeki sesleri yakaladım.
    İki kaşık un… bir bardak süt…
    Hadi ama! Þunu potaya geçir! Ah, hadi ama!
    Kırmızı ya da mavi… ya da belki daha sıradan bir şey giymeliyim…
    Yakınlarda kimse yoktu. Yere zıpladım ve sessizce parmak uçlarımın üzerine
    indim.
    Bu çok yanlış, çok riskliydi. Eskiden ne kadar da küçümser tavırlarla Emmett’i
    düşüncesiz davranışları, Jasper’ı da disiplinsizliği nedeniyle yargılardım – ve şimdi
    bilinçli olarak bütün kuralları, vahşi bir coşkuyla yok sayıyordum. Bir zamanlar,
    sorumluluk sahibi olan bendim.
    İç çektim; ama aldırışsızca gün ışığının içine ilerledim.
    Kendime güneşin parlaklığında bakmaktan kaçınıyordum. Gölgede tenimin
    kaya gibi ve buz soğukluğunda olması yeterince kötüydü; Bella ile kendime güneş
    ışığında yan yana bakmak istemiyordum. Aramızdaki farklılık zaten başa
    çıkılamazdı, kafamda bu görüntü de olmadan yeterince acı vericiydi.
    Ama yaklaştığımda tenine yansıyan gökkuşağı ışıltılarını görmezden
    gelemezdim. Bu görüntü üzerine çenem kenetlendi. Daha fazla ucube olabilir
    miydim? Eğer şimdi gözlerini açarsa düşeceği dehşeti hayal ettim…
    Geri çekilmeye başladım; ama tekrar mırıldanıp beni orada tuttu.
    “Mmm… Mmm.”
    Anlaşılır bir şey değil. Pekala, biraz bekleyecektim.
    Kolumu uzatıp çok yaklaştığımda her ihtimale karşı nefesimi tutarak dikkatle
    kitabını çaldım. Birkaç yarda uzaktayken tekrar nefes almaya başladım ve güneş ışığı
    ile açık havanın kokusunu etkileyişini tattım. Isı kokuyu tatlandırmış gibi
    görünüyordu. Boğazım arzuyla alevler içinde kaldı, ateş yine taze ve şiddetliydi,
    çünkü ondan uzun süre uzak kalmıştım.
    Bir an onu kontrol ettim ve sonra – kendimi burnumdan nefes almaya
    zorlayarak – kitabını açtım. İlk kitapla başlamıştı… Hızla, Austen’ın aşırı derecede
    kibar yazımında sinirlendirme potansiyeline sahip bir şey arayarak Aşk ve Yaşam’ın
    üçüncü bölümünde sayfaları çevirdim.
    Gözlerim istemsizce adımda durakladığında – Edward Ferrars karakterinin ilk
    tanıtıldığı yer – Bella tekrar konuştu.
    “Mmm. Edward.” İç çekti.
    Bu sefer uyandığından korkmadım. Sesi sadece alçak, özlem dolu bir
    mırıltıydı, eğer beni şimdi görmüş olsaydı çıkacak korku çığlığı değil.
    Mutluluk, kendime olan nefretimle savaştı. En azından hala beni düşlüyordu.
    “Edmund. Ahh. Çok… yakın…”
    Edmund?
    Ha! Rüyasında beni görmüyordu, diye anladım içim kararak. Kendime olan
    nefretim kuvvet kazandı. Hayali karakterleri düşlüyordu. Çok kendini beğenmiş
    biriydim.
    Kitabını yerine koydum ve tekrar gölgelerin örtüsü altına girdim – ait
    olduğum yere.
    Güneş yavaş yavaş batmaya başlarken ve gölgeler ona doğru sürünürken yine
    çaresiz hissederek onu izledim. Onları geri itmek istedim; ama karanlık kaçınılmazdı;
    gölgeler onu aldı. Işık gittiğinde yeni çok soluk görünüyordu – hayalet gibi. Saçı
    tekrar koyu, yüzüne karşı neredeyse siyahtı.
    İzlemek ürkütücüydü – Alice’in görüşlerinin gerçekleştiğine tanık olmak
    gibiydi. Bella’nın düzenli, güçlü kalp atışları tek güvenceydi, bir kabustaymış gibi
    hissetmememi sağlayan tek sesti.
    Babası eve geldiğinde rahatladım.
    Eve doğru gelirken ondan çok az duyabildim. Anlaşılmaz bir rahatsızlık…
    geçmişte, işteki gününden bir şey. Açlıkla karışık beklenti – akşam yemeği için
    sabırsızlandığını tahmin ettim; ama düşünceleri o kadar sessiz ve gizliydi ki, doğru
    olduğundan emin olamadım; sadece özünü algılayabiliyordum.
    Annesinin zihninin nasıl olduğunu merak ettim – hangi genetik birleşimin
    onu böyle eşsiz halde getirdiğini.
    Bella sıçrayarak uyandı, babasının arabasının tekerlekleri tuğla yola
    girdiğinde oturarak. Etrafına bakındı, beklenmedik karanlıktan kafası karışmış gibi
    görünüyordu. Kısa bir an, gözleri saklandığım gölgelere dokundu; ama çabucak
    uzağa baktı.
    “Charlie?” diye sordu alçak bir sesle, hala küçük bahçeyi çevreleyen ağaçlara
    bakarak.
    Babasının araba kapısı kapandı ve o sese doğru baktı. Çabucak ayağa kalktı ve
    ağaçlara bir bakış daha atarak eşyalarını toparladı.
    Küçük mutfağın yanındaki arka cama yakın bir ağaca geçtim ve akşamlarını
    dinledim. Charlie’nin örtülü düşüncelerini sözleriyle karşılaştırmak ilginçti. Kızına
    olan sevgisi ve ilgisi çok kuvvetliydi; ama sözleri her zaman kısa ve sıradandı.
    Çoğunlukla samimi bir sessizlik içinde oturdular.
    Bella’nın ertesi akşam Port Angeles’taki planlarını konuştuğunu duydum ve
    dinlerken kendi tasarılarımı oluşturdum. Jasper Peter ve Charlotte’u Port
    Angeles’tan uzak kalmaları için uyarmamıştı. Yakın zamanda beslendiklerini ve
    evimizin yakınında avlanmaya niyetleri olmadığını bilsem de, onu izleyecektim, ne
    olur ne olmaz. Sonuçta, dışarıda her zaman benim türüm vardı, ayrıca şimdiden
    önce hiç düşünmediğim bütün o insan tehlikeleri de mevcuttu.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:08 pm

    Babasını yemeği kendi başına hazırlamak zorunda bırakacağı için endişelerini
    dile getirdiğini duydum ve teorimin kanıtı üzerine gülümsedim – evet, bakıcı oydu.
    Sonra ayrıldım, uyuduğunda geri döneceğimi bilerek.
    Mahremiyetine bir röntgencinin yapacağı gibi izinsizce dalmayacaktım. Onun
    korunması için buradaydım, Mike Newton’ın eğer ağaç tepelerine benim gibi
    tırmanma becerisi olsaydı hiç şüphesiz yapacağı gibi onu kötü niyetle
    izlemeyecektim. Ona böyle kaba davranmayacaktım.
    Döndüğümde ev boştu, ki bu benim için iyiydi. Akıl sağlığımı sorgulayan
    küçümser ya da karışık düşünceleri özlememiştim. Emmett merdiven direğine bir
    not sıkıştırmıştı.
    "Rainier alanında futbol – hadi gel! Lütfen?"
    Bir kalem buldum ve ricasının altında üzgünüm kelimesini karaladım.
    Takımlar her halükarda ben olmadan eşitti.
    En kısa avlanma gezilerinden birine gittim, kendimi avcılar kadar güzel tada
    sahip olmayan daha küçük yaratıklarla besledim ve tekrar Forks’a koşmadan önce
    kıyafetlerimi değiştirdim.
    Bella bu gece de iyi uyuyamadı. Örtülerinin içinde döndü, yüzü bazen
    endişeli, bazen üzgündü. Hangi kabusun onu rahat bırakmadığını merak ettim… ve
    sonra muhtemelen gerçekten öğrenmek istemediğimi fark ettim.
    Konuştuğunda, çoğunlukla mutsuz bir sesle Forks ile ilgili aşağılayıcı şeyler
    mırılandı. Sadece bir kere, “Geri gel.” kelimelerini söyleyerek iç çektiğinde ve eli
    açıldığında – sözsüz bir rica – beni düşlüyor olabileceğini umma şansım oldu.
    Okulun sonraki günü, güneşin beni hapsettiği son gün, bir önceki gün gibiydi.
    Bella dünkünden de hüzünlü görünüyordu ve planlarından vazgeçip geçmeyeceğini
    merak ettim – iyi bir ruh halinde görünmüyordu.
    Ama söz konusu Bella olunca, muhtemelen arkadaşlarının eğlencesini
    kendisininkinin önüne koyardı.
    Bugün koyu mavi bir bluz giymişti ve renk, tenini kusursuz bir güzellikte
    gösteriyor, taze krema gibi görünmesini sağlıyordu.
    Okul bitti ve Jessica kızları almayı kabul etti – Angela da geliyordu, ki
    duruma minnettardım.
    Arabamı almak için eve gittim. Peter ve Charlotte’u orada bulduğumda
    kızlara önden başlamaları için bir saat verebileceğime karar verdim. Onları hız
    sınırında asla takip edemezdim – korkunç bir düşünce.
    Mutfaktan girdim, Emmett ile Esme’nin selamlarına başımı eğip karşılık
    vererek ön odadaki herkesi geçtim ve direkt olarak piyanoya gittim.
    Öf, geri geldi. Rosalie, tabii ki.
    Ah, Edward. Onun böyle acı çektiğini görmekten nefret ediyorum. Esme’nin
    mutluluğu endişeyle bozulmuştu. Endişelenmeliydi. Benim için öngördüğü bu aşk
    hikayesi her an daha çok bir trajediye doğru sürükleniyordu.
    Bu gece Port Angeles’ta iyi eğlenceler, diye düşündü Alice neşeyle. Bella’yla
    konuşma iznim olduğunda bana haber ver.
    Acınacak durumdasın. Dün geceki oyunu birinin uyuyuşunu seyretmek için
    kaçırdığına inanamıyorum, diye homurdandı Emmett.
    Jasper bana hiç dikkat etmedi, çaldığım şarkı niyetlendiğimden daha şiddetli
    çıktığında bile. Tanıdık bir konuya sahip – sabırsızlık – eski bir şarkıydı. Şimdi beni
    merakla süzen arkadaşlarına veda ediyordu.
    Ne kadar garip bir yaratık, diye düşündü Alice boyutlarında, beyazımsı sarışın
    saçlı Charlotte. Halbuki son karşılaştığımızda çok normal ve hoştu.
    Peter’ın düşünceleri, genelde olduğu gibi, yaklaşık olarak onunkilerle aynıydı.
    Sorun mutlaka hayvanlar olmalı. İnsan kanı eksikliği onları sonunda delirtiyor, diye
    düşünüyordu. Saçı nerdeyse Charlotte’unki açık renkte ve neredeyse onunki kadar
    uzundu. Birbirlerine çok benziyorlardı – boyut dışında, Peter neredeyse Jasper kadar
    uzundu – hem görünüş hem de düşünce açısından. İyi eşleşmiş bir çift, diye
    düşünürdüm her zaman.
    Esme dışında herkes bir süre sonra benim hakkımda düşünmeyi bıraktı ve
    dikkat çekmemek için daha hafif tonlarda çaldım.
    Onlara uzun bir süre dikkat etmedim, sadece müziğin huzursuzluğumu
    dağıtmasına izin verdim. Kızın görüşümden ve zihnimden uzak olması zordu.
    Onlara sadece vedalar bir finale geldiğinde dikkatimi verdim.
    “Eğer Maria’yı tekrar görürseniz,” diyordu Jasper biraz tereddütle “iyi
    dileklerimi iletin.”
    Maria hem Jasper’ı hem de Peter’ı yaratan vampirdi – Jasper’ı 19. yüzyılın
    ikinci yarısında, Peter’ı daha sonra, 1940’larda. Calgary’deyken bir kere Jasper için
    gelmişti. Olaylı bir ziyaret olmuştu – anında taşınmak zorunda kalmıştık. Jasper
    ondan nazikçe gelecekte mesafeyi korumasını rica etmişti.
    “Bunun yakın zamanda olacağını sanmıyorum.” dedi Peter gülerek – Maria
    inkar edilemez şekilde tehlikeliydi ve Peter ile aralarında pek sevgi yoktu. Peter,
    sonuçta, Jasper’ın ayrılmasını sağlamıştı. Jasper her zaman Maria’nın gözdesi
    olmuştu; onu öldürmeyi planladığında az düşünmüştü. “Ama eğer karşılaşırsak,
    kesinlikle iletirim.”
    Ayrılmaya hazırlanarak el sıkışıyorlardı. Çaldığım şarkıyı tatmin edici
    olmayan bir sonla bitirdim ve aceleyle ayağa kalktım.
    “Charlotte, Peter,” dedim başımı eğerek.
    “Seni tekrar görmek güzeldi Edward.” dedi Charlotte şüpheyle. Peter ise
    karşılık olarak sadece başını eğdi.
    Deli, dedi Emmett arkamdan.
    Geri zekalı, diye düşündü Rosalie aynı anda.
    Zavallı çocuk. Esme.
    Ve Alice azarlayıcı bir tonla. Direkt olarak doğuya, Seattle’a gidiyorlar. Port
    Angeles’a yaklaşmayacaklar.
    Duymamışım gibi davrandım. Bahanelerim zaten yeterince hafifti.
    Arabama girdiğimde, daha rahat hissettim; Rosalie’nin benim için – geçen
    sene, daha iyi bir ruh halindeyken – güçlendirdiği motorun sağlam mırlaması
    yatıştırıcıydı. Hareket halinde olmak bir ferahlıktı, tekerleklerimin altında kayan her
    mille Bella’ya yaklaştığımı bilmek…

    eed 8. bölümde bitti.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:08 pm

    9. Port Angeles

    Port Angeles’a vardığımda, hava şehirde araba sürmem için çok aydınlıktı; güneş
    hala tepedeydi ve pencerelerim karanlık olmasına rağmen, gereksiz riskler almanın
    bir manası yoktu. Daha fazla gereksiz risk, demeliydim daha doğrusu.
    Jessica’nın düşüncelerini uzaktan bulabileceğime emindim – onun düşünceleri
    Angela’nınkilerden daha yüksek sesliydi; ama birincisini bulduğumda, ikincisini de
    duyabilirdim. Sonra, gölgeler uzadığında yaklaşabilirdim. Şimdilik çok ender
    kullanılıyor gözüken, şehrin hemen dışında bir yola çektim.
    Arayacağım genel yönü biliyordum – Port Angeles’ta elbise alışverişi için tek
    bir yer vardı. Jessica’yı üç yönlü bir aynın önünde dönerken bulmam uzun sürmedi,
    Bella’yı arkadaşının giydiği siyah elbiseyi incelerken çevresel görüşünde
    görebiliyordum.
    Bella hala sinirli görünüyor. Ha ha. Angela haklıymış – Tyler kendi kendine gelin
    güvey oluyormuş. Bu kadar öfkeli olmasına inanamıyorum ama. En azından balo için yedek
    biri olduğunu biliyor. Ya Mike dansta eğlenmezse ve bana tekrar çıkma teklif etmezse? Ya
    baloya beraber gitmeyi Bella’ya teklif ederse? Eğer ben hiçbir şey söylemeseydim Mike’a dans
    teklifi eder miydi? Mike onun benden güzel olduğunu düşünüyor mu? O, kendinin benden
    daha güzel olduğunu düşünüyor mu?
    “Bence mavi olan daha iyi. Gözlerinin rengini ortaya çıkarıyor.”
    Jessica Bella’ya sahte bir sıcaklıkla gülümserken, bir yandan da onu şüpheyle
    inceliyordu.
    Gerçekten böyle mi düşünüyor? Yoksa cumartesi günü bir inek gibi görünmemi mi
    istiyor?
    Jessica’yı dinlemekten bıkmıştım. Angela için yakınları taradım – ah; ama
    kıyafet değiştiriyordu ve ona mahremiyet vermek için çabucak zihninden çıktım.
    Pekala, Bella’nın mağazada girebileceği çok fazla bela yoktu. Alışveriş
    yapmalarına izin verip bitirdiklerinde onları yakalayacaktım. Karanlık basması çok
    uzun sürmeyecekti – bulutlar batıdan doğru geri dönüyordu. Sık ağaçların arasından
    sadece gözüme ilişip kayboluyorlardı; ama gün batımına nasıl acele ettiklerini
    görebiliyordum. Onları memnuniyetle karşıladım, gölgeleri için daha önce hiç
    olmadığı kadar istekliydim. Yarın okulda tekrar Bella’nın yanına oturabilirdim, öğle
    yemeğinde dikkatini tekelime alabilirdim. Biriktirdiğim bütün soruları
    sorabilirdim…
    Yani, Tyler’ın küstahlığına sinirliydi. Bunu zihninde görmüştüm – balo
    hakkında söylediklerinde tamamen ciddi olduğunu, risk almadığını. O öğleden
    sonraki ifadesini kafamda canlandırdım – öfkeli inanamamazlık – ve güldüm. Ona
    bu konuda ne diyeceğini merak ettim. Tepkisini kaçırmak istemezdim.
    Gölgelerin uzamasını beklerken zaman çok yavaş geçti. Jessica’yı belirli
    aralıklarla kontrol ettim; iç sesi bulunması en kolay olanıydı; ama orda uzun süre
    kalmaktan hoşlanmıyordum. Yemek yemeyi planladıkları yeri gördüm. Akşam
    yemeği vaktine kadar karanlık olacaktı… Belki ben de tesadüfen aynı restoranı
    seçerdim. Alice’i yemeğe davet etmeyi düşünerek cebimdeki telefona dokundum.
    Buna bayılırdı; ama Bella’yla konuşmak da isterdi. Bella’nın benim dünyama daha
    fazla girmesine hazır olduğumdan emin değildim. Bir vampir belası yeterli değil
    miydi?
    Tekrar Jessica’yı kontrol ettim. Takısını düşünüyor, Angela’ya akıl
    danışıyordu.
    “Belki de kolyeyi geri vermeliyim. Evde muhtemelen işe yarayacak bir tane var ve
    harcamam gerekenden fazla harcadım…” Annem delirecek. Ne düşünüyordum?
    “Geri dönmenin benim için bir sakıncası yok; ama Bella bizi arar mı sence?”
    Bu da neydi? Bella onlarla değil miydi? Önce Jessica’nın gözlerinden, sonra
    Angela’nınkilerden etrafa baktım. Mağazalarla dolu bir kaldırımdaydılar, diğer yola
    dönüyorlardı. Bella hiçbir yerde yoktu.
    Ah, Bella kimin umurunda? diye düşündü Jess sabırsızlıkla, Angela’nın
    sorusunu yanıtlamadan önce. “Bir şey olmaz. Geri dönsek bile restorana zamanında
    yetişebiliriz. Zaten, yalnız kalmak istiyor sanırım.” Jessica’nın zihninde Bella’nın gittiğini
    düşündüğü kitapçının kısa bir görüntüsünü yakaladım.
    “Acele edelim o zaman.” dedi Angela. Umarım Bella onu ektiğimizi düşünmez.
    Arabada bana çok iyi davranmıştı… Gerçekten tatlı biri; ama bugün keyifsiz görünüyordu.
    Acaba Edward Cullen yüzünden mi? Bahse girerim ki ailesiyle ilgili soru sormasının sebebi
    budur…
    Daha çok dikkat etmeliydim. Neler kaçırmıştım? Bella kendi başına
    dolaşıyordu ve daha önce de beni mi sormuştu? Angela şimdi Jessica’ya dikkat
    ediyordu – Jessica o geri zekalı Mike hakkında konuşuyordu – ve ondan daha fazla
    bir şey alamadım.
    Gölgelere baktım. Güneş yeterince kısa sürede bulutların arkasına girecekti.
    Eğer yolun, binaların solan güneş ışığını engelledikleri batı tarafında kalırsam…
    Şehrin merkezine giden seyrek trafikte ilerlerken huzursuz hissetmeye
    başladım. Bu daha önce düşündüğüm bir şey değildi – Bella’nın onlardan ayrılması –
    ve onu nasıl bulacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bunu düşünmeliydim.
    Port Angeles’ı iyi biliyordum; arayışımın kısa süreceğini umarak direkt olarak
    Jessica’nın kafasında gördüğüm kitapçıya gittim; ama kolay olacağından
    şüpheliydim. Bella işleri ne zaman kolaylaştırmıştı ki?
    Tabii ki, küçük kitapçı dükkanı tezgahın arkasındaki bir kadın dışında
    bomboştu. Bella’nın ilgileneceği bir yere benzemiyordu – gerçekçi bir insan için çok
    yeni nesildi. İçeri girmeye zahmet edip etmediğini merak ettim.
    Park edebileceğim bir gölge vardı… Dükkana karanlık bir yol oluşturuyordu.
    Gerçekten yapmamalıydım. Güneş ışığının parıldadığı saatlerde dışarıda dolaşmak
    güvenli değildi. Ya geçen arabalardan biri güneş ışığını yanlış anda yansıtırsa?
    Ama Bella’yı başka türlü nasıl arayacağımı bilmiyordum!


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:09 pm

    Park edip gölgenin en derin tarafından dışarı çıktım. Hızla dükkana girerken
    havada Bella’nın kokusunun zayıf izini aldım. Buradaydı, kaldırımdaydı; ama
    dükkanın içinde kokusundan eser yoktu.
    “Hoşgeldiniz! Yardımcı olabilir mi–” diye başladı satıcı kadın; ama çoktan
    kapıdan çıkmıştım.
    Bella’nın kokusunu gölgenin izin verdiği kadar takip ettim ve güneş ışığının
    kıyısında durdum.
    Bu bana ne kadar güçsüz hissettiriyordu – önümde olan kaldırımdaki karanlık
    ve aydınlık arasındaki çizgi tarafından engellenmek. Çok sınırlı.
    Sadece devam edip güneye doğru gittiğini tahmin edebildim. O yönde pek bir
    şey yoktu. Yolunu mu kaybetmişti? Eh, bu ihtimal karakterinden tamamen uzak
    görünmüyordu.
    Arabaya bindim ve onu arayarak yavaşça sokaklarda ilerledim. Birkaç ayrı
    gölgede daha durdum; ama sadece kokusunu bir kere daha yakalayabildim ve yönü
    kafamı karıştırdı. Nereye gitmeye çalışıyordu?
    Kitapçı ve restoran arasında Bella’yı yolda görme umuduyla birkaç kere ileri
    geri gittim. Jessica ve Angela çoktan oradaydı, sipariş mi vereceklerine yoksa Bella’yı
    mı bekleyeceklerine karar vermeye çalışıyorlardı. Jessica hemen sipariş vermek için
    bastırıyordu.
    Yabancıların zihinlerini taramaya, onların gözlerinden bakmaya başladım.
    Şüphesiz, biri mutlaka onu bir yerde görmüş olmalıydı.
    Kayıp kaldıkça daha da çok endişelendim. Onu bulmanın ne kadar zor
    olacağını daha önce hiç düşünmemiştim, şimdiki gibi, görüşümden ve normal
    yollarından uzaktayken. Bundan hiç hoşlanmadım.
    Bulutlar ufuktaydı ve birkaç dakika içinde onu yaya olarak takip etmek için
    özgür olacaktım. Uzun süremeyecekti o zaman. Şu anda beni bu kadar çaresiz
    bırakan tek şey güneşti. Sadece birkaç dakika, o zaman avantaj tekrar bende olacaktı
    ve güçsüz olan insan dünyası olacaktı.
    Başka bir zihin, ve başka bir tanesi daha. Çok fazla önemsiz düşünce.
    … sanırım bebek başka bir kulak enfeksiyonu kaptı…
    6-4-0 mıydı yoksa 6-0-4 mü…?
    Yine geç kaldı. Ona söylemeliyim ki…
    İşte geliyor! Aha!
    İşte, sonunda, en azından yüzü vardı. Sonunda biri onu fark etmişti!
    Rahatlık sadece saniyenin ufak bir parçası kadar sürdü ve sonra gölgeler
    içinde onun yüzüne bakan adamın düşüncelerini tam olarak okudum.
    Zihni tanıdık değildi; ama tamamen yabancı da değildi. Eskiden tam olarak
    da böyle zihinleri avlamıştım.
    “HAYIR!” diye kükredim ve hırlamalar boğazımdan çıktı. Ayağım gaz
    pedalını zemine doğru itti; ama nereye gidiyordum?
    Düşüncelerinin genel yönünü biliyordum; ama bu yeterince ayrıntılı değildi.
    Bir şey, bir şey olmalıydı – bir sokak işareti, bir dükkan vitrini, görüşü içinde yerini
    ele verecek bir şey – ama Bella gölgelerin içindeydi ve adamın gözleri sadece onun
    korkmuş ifadesine odaklanmıştı – oradaki korkudan zevk alıyordu.
    Yüz, kafasındaki diğer suratların anısıyla bulanıklaştı. Bella onun ilk kurbanı
    değildi.
    Hırlamalarımın sesi arabanın çerçevesini salladı; ama bu dikkatimi dağıtmadı.
    Arkasındaki duvarda hiç pencere yoktu. Endüstriyel bir yerdi, alışveriş
    yerlerinden uzakta bir yer. Arabam doğru olduğunu umduğum yöne giderken
    köşeyi döndü, başka bir arabayı daha yoldan çıkardı. Diğer sürücü kornasını
    çaldığında ses çoktan oldukça arkamdaydı.
    Şunun titreyişine bak! Adam umutla kıkırdadı. Korku onu çeken şeydi – keyif
    aldığı kısım.
    “Benden uzak dur.” Sesi alçak ve sakindi, bir çığlık değildi.
    “Böyle yapma tatlım.”
    Başka yönden gelen zorba bir kahkaha üzerine ürkmesini izledi. Sesten
    rahatsız olmuştu – Kes sesini Jeff! diye düşünmüştü – ama geri çekilmesinden
    hoşlanmıştı. Bu onu heyecanlandırmıştı. Ricalarını, yalvarış şeklini hayal etmeye
    başlamıştı…
    Sesli kahkahayı duyana kadar başkaları olduğunu fark etmemiştim.
    Kullanabileceğim bir şey bulabilmek için çaresiz, diğerlerini taradım. Adam ona
    doğru ilk adımı atıyor, ellerini esnetiyordu.
    Etrafındaki zihinler onunki kadar çöplük değildi. Hepsi hafiften sarhoştu,
    hiçbiri Lonnie diye seslendikleri adamın bunda ne kadar ileri gitmeyi planladığının
    farkında değildi. Lonnie’yi kör halde takip ediyorlardı. Onlara biraz eğlence vaat
    etmişti…
    Biri gerginlikle sokağa baktı – kızı taciz ederken yakalanmak istemiyordu – ve
    bana ihtiyacım olan şeyi verdi. Baktığı sokağı tanıdım.
    Kırmızı ışıkta fırladım, hareket halindeki trafikte iki araba arasındaki ancak
    yeten genişliğe sahip boşluktan sıyrıldım. Arkamda kornalar çalındı.
    Telefonum cebimde titredi. Duymazdan geldim.
    Lonnie yavaşça kıza doğru ilerledi. Çığlık atmasını bekledi ve bunun tadını
    çıkarmaya hazırlandı.
    Ama Bella çenesini kenetledi ve kendini destekledi. Şaşırmıştı – kaçmayı
    deneyeceğini düşünmüştü. Şaşarmış ve hafifçe hayal kırıklığına uğramıştı. Kurbanını
    kovalamayı, avın adrenalinini severdi.
    Bu cesur. Belki daha iyi, sanırım… daha çok savaş.
    Bir blok ötedeydim. Canavar motorun kükremesini duyabilirdi; ama hiç
    dikkat etmedi, kurbanına yoğunlaşmıştı.
    Kendisi kurban olduğunda avdan nasıl keyif aldığını görecektim. Benim av
    stilim hakkında ne düşüneceğini görecektim.
    Kafamın içinde başka bir bölgede, çoktan daha önce şahit olduğum işkence
    yöntemlerini tarıyordum, içlerinde en acı verici olanını arıyordum. Bunun için acı
    çekecekti. Istırap içinde kıvranacaktı. Diğerleri kendi kısımları için sadece
    öleceklerdi; ama bu Lonnie isimli canavar ben ona o hediyeyi vermeden çok uzun
    süre önce ölmek için yalvaracaktı.
    Yoldaydı, ona doğru geliyordu.
    Köşeyi keskin şekilde döndüm, farlarım üzerlerini aydınlattı ve kalanını
    oldukları yerde dondurdu. Yoldan sıçrayan lideri ezebilirdim; ama bu onun için çok
    kolay bir ölüm olurdu.
    Arabanın dönmesine izin verdim, geldiğim yöne doğru sürdüm, bu sayede
    Bella’ya en yakın kapı yolcu kapısı olmuştu. Sertçe açtım, o sırada zaten arabaya
    doğru koşuyordu.
    “Bin.” dedim sinirle.
    Ne!?
    Bunun kötü bir fikir olduğunu biliyordum. Kız yalnız değil.
    Kaçmalı mıyım?
    Sanırım kusacağım…
    Bella kapıdan içeri tereddüt etmeden zıpladı ve arkasından kapıyı çekti.
    Sonra, bana bir insanın yüzünde gördüğüm en güven dolu yüz ifadesiyle
    baktı ve bütün kötü planlarım yıkıldı.
    Onu arabada bırakıp sokaktaki dört adamla ilgilenemeyeceğimi anlamam bir
    saniyeden çok çok daha kısa sürdü. Ona ne diyecektim, ‘izleme’ mi? Ha! Benim
    istediğim bir şeyi ne zaman yapmıştı ki? Ne zaman güvenli olanı yapmıştı?
    Onları Bella’nın görüşünden uzaklaştırıp, onu burada yalnız mı bırakırdım?
    Bu gece Port Angeles sokaklarında başka bir tehlikeli insanın dolaşıyor olması küçük
    bir ihtimaldi; ama bir ilk olma riski de vardı. Tıpkı bir mıknatıs gibi, tehlikeli her şeyi
    kendine çekiyordu. Onu gözümün önünden ayıramazdım.
    Hızlanıp, onu saldırganlarının kavrayamamış ifadelerle arkamızdan
    bakakalmasını sağlayacak çabuklukta götürürken, bu ona aynı hareketin bir parçası
    gibi göründü. Bir anlık tereddüdümü anlamadı. Planın baştan beri kaçmak olacağını
    tahmin ederdi.
    O adama arabayla bile vuramazdım. Bu Bella’yı korkuturdu.
    Onun ölümünü o kadar vahşice istiyordum ki, bu istek kulaklarımda çınladı,
    görüşümü bulutlandırdı ve dilimde tadını hissettirdi. Kaslarım aceleyle, istekle ve
    bunun gerekliliğiyle sarıldı. Onu öldürmek zorundaydım. Onu yavaşça yüzecektim,
    parça parça, kasların üzerinden deriyi, kemiklerin üzerinden kasları…
    Kızın – dünyadaki tek kızın – koltuğuna iki eliyle sarılmış, gözleri hala büyük
    ve tamamen güven dolu olarak bana baktığını saymazsak… İntikam beklemek
    zorunda kalacaktı.
    “Kemerini bağla.” diye emrettim. Sesim hala nefret ve kana susamışlıkla sertti.
    Alışıldık kana susamışlık değil. O adamın herhangi bir parçasını içime alarak
    kendimi kirletmeyecektim.
    Kemeri yerine taktı ve çıkarttığı sesten hafifçe zıpladı. Bu alçak ses onu
    zıplatmıştı; ama hala ben bütün trafik işaretlerini görmezden gelerek hızla şehre
    doğru sürerken korkmuyordu. Gözlerini üzerimde hissedebiliyordum. Garip bir
    şekilde rahatlamış gözüküyordu. Daha yeni yaşadıklarından sonra, buna bir anlam
    veremiyordum.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:09 pm

    “İyi misin?” diye sordu, sesi korku ve stres yüzünden pürüzlü çıkmıştı.
    O, benim mi iyi olup olmadığımı bilmek istiyordu?
    Sorusunu saniyenin bir kısmında düşündüm. Onun tereddüdü duymasına
    yeterli olmayacak bir sürede. İyi miydim?
    “Hayır.” dedim ses tonum hiddetle dolup taşarak.
    Onu bu öğleden sonrayı geçirdiğim kullanılmayan yola götürdüm. Şimdi
    ağaçların altında simsiyahtı.
    O kadar öfkeliydim ki, vücudum yerinde donakaldı. Parmaklarım onun
    saldırganına çarpıp, vücudunu tanınmayacak hale getirecek derecede ezme isteğiyle
    yanıp tutuşuyordu…
    Ama bu, onu burada, karanlık gece korunmasız bırakmama yol açardı.
    “Bella?” dedim dişlerimin arasından.
    “Evet?” diye cevapladı boğuk bir sesle. Boğazını temizledi.
    “Sen iyi misin?” Bu gerçekten en önemli şeydi, ilk öncelik. İntikam ikinciydi.
    Bunu biliyordum; ama vücudum öfkeyle öyle doluydu ki, düşünmek zordu.
    “Evet.” Sesi hala boğuktu – şüphesiz korkuyla.
    Ve o yüzden onu bırakamazdım.
    Çileden çıkarıcı bir sebepten – evrenin benimle oynadığı bir şaka – daima risk
    altında olmasa da, yokluğumda tamamen güvende olacağından emin olsam da, onu
    karanlıkta tek başına bırakamazdım.
    Çok korkmuş olmalıydı.
    Yine de onu rahatlatacak durumda değildim – eğer bunun nasıl yapılacağını
    kesin olarak bilseydim bile, ki bilmiyordum. Şüphesiz, benden yayılan vahşiliği
    hissedebiliyordu, şüphesiz bu çok açıktı. Eğer içimde kaynayan kan dökme isteğini
    durduramazsam, onu daha da çok korkutacaktım.
    Başka bir şey düşünmem gerekliydi.
    “Dikkatimi dağıt lütfen.” diye rica ettim.
    “Affedersin, ne?”
    Neye ihtiyacım olduğunu açıklayabilecek kontrolü kendimde zor bulabildim.
    “Sadece ben sakinleşene kadar önemsiz bir şeylerden bahset.” dedim çenem
    hala kilitliyken. Beni arabanın içinde tutan tek şey, bana ihtiyacı olmasıydı. Adamın
    düşüncelerini duyabiliyordum, hayal kırıklığını ve öfkesini… Onu nerede
    bulacağımı biliyordum… Görmemeyi dileyerek gözlerimi kapattım.
    “Iı…” tereddüt etti – isteğimden bir anlam çıkarmak için olduğunu
    düşündüm.
    “Yarın okuldan sonra Tyler Crowley’i ezeceğim?” Bunu sanki bir soru gibi
    söylemişti.
    Evet – ihtiyacım olan şey buydu. Tabii ki Bella beklenmedik bir şeyle
    gelecekti. Önceden olduğu gibi, onun dudaklarından gelen şiddet tehdidi
    eğlenceliydi – çok komik bir şekilde zıttı. Öldürme isteğiyle yanıp tutuşmuyor
    olsaydım gülerdim.
    “Niye?” dedim onu tekrar konuşmaya zorlayarak.
    “Herkese beni baloya götüreceğini söylüyor.” dedi, sesi kaplan-kedi yavrusu
    öfkesiyle doluydu. “Ya deli ya da hala beni az daha öldürdüğü kazayı telafi etmeye
    çalışıyor… hatırlıyorsundur.” diye ekledi soğukça, “ve nasılsa balonun bunu
    yapmanın doğru bir yolu olduğunu düşünüyor. O yüzden eğer ben de onun hayatını
    tehlikeye atarsam ödeşiriz ve benden özür dilemeye devam edemez. Düşmana
    ihtiyacım yok ve belki Lauren, o beni rahat bırakırsa geri çekilir. Sentra’sını da
    parçalayabilirim gerçi,” diye devam etti, şimdi düşünceliydi. “Eğer bir arabası
    olmazsa, kimseyi baloya götüremez…”
    Bazen olayları yanlış anladığını görmek cesaretlendiriciydi. Tyler’ın ısrarının
    kazayla bir ilgisi yoktu. Lisedeki oğlanları etkileyen cazibesinin farkındaymış gibi
    gözükmüyordu. Bana olan çekiciliğini de görmüyor muydu?
    Ah, bu işe yarıyordu. Zihninin şaşırtıcı gidişatı her zaman ilginçti. İntikam ve
    işkencenin arkasında bir şeyler görmeye, kendimi kontrol etmeye başlamıştım.
    “Bunu duydum.” dedim ona. Konuşmayı kesmişti ve devam etmesine
    ihtiyacım vardı.
    “Duydun mu?” dedi inanamayarak, sonrasında sesi öncekinden daha
    öfkeliydi. “Eğer boyundan aşağı felç olursa da baloya gidemez.”
    Keşke deli gözükmeden ondan bu tehditlerine devam etmeyi istemenin bir
    yolu olsaydı. Beni sakinleştirmek için daha iyi bir şey yapamazdı. Ve sözleri – ona
    göre sadece alay ve abartı – o anda şiddetle ihtiyacım olan bir hatırlatmaydı.
    İç çektim ve gözlerimi açtım.
    “Daha iyi misin?” diye sordu anında.
    “Pek değil.”
    Hayır, daha sakindim; ama daha iyi değildim, çünkü demin Lonnie denen
    canavarı öldüremeyeceğimi anlamıştım ve bunu neredeyse dünyadaki her şeyden
    daha çok istiyordum. Neredeyse.
    Son derece haklı çıkarılabilir bir cinayet işlemekten daha çok istediğim tek şey
    bu kızdı ve ona sahip olamayacağım halde, bunun sadece hayali bile, bu gece katliam
    yapmamı imkansız kılıyordu – böyle bir şeyin ne kadar savunulabilir olduğu önemli
    değildi.
    Bella bir katilden daha iyisini hak ediyordu.
    Katilden başka bir şey olmak için yetmiş yıl harcamıştım. O kadar yıllık çaba,
    beni yanımda oturan kıza layık yapamazdı. Ve yine de, eğer o hayata – bir katilin
    hayatına – bir geceliğine bile geri dönersem, ona ulaşma şansımı tamamen
    kaybederdim. Kanlarını içmesem bile – gözlerimde kırmızı parlayan o kanıt olmasa
    bile – farkı hissetmeyecek miydi?
    Onun için yeterince iyi olmaya çalışıyordum. Bu imkansız bir hedefti.
    Denemeye devam edecektim.
    “Sorun ne?” diye fısıldadı.
    Nefesi burnumu doldurdu ve bana niye onu hak edemeyeceğimi hatırlattı.
    Bütün bunlardan sonra, onu ne kadar sevsem de… hala ağzımı sulandırıyordu.
    Olabileceğim kadar dürüst olacaktım. Bunu ona borçluydum.
    “Bazen öfkemle ilgili problem yaşıyorum Bella.” Sesimdeki doğal olan dehşeti
    hem duymamasını hem de duymasını dileyerek, karanlık geceyi izledim. Daha çok,
    duymamasını dileyerek. Kaç Bella, kaç. Kal Bella, kal. “Geri dönüp onları avlamak
    benim için hiç de iyi…” Sadece düşüncesi bile neredeyse beni arabadan dışarı
    çıkarıyordu. Derin bir nefes alıp, kokusunun boğazımı kavurmasına izin verdim. “En
    azından, kendimi buna ikna etmeye çalışıyorum.”
    “Ah.”
    Başka hiçbir şey söylemedi. Sözlerimde ne kadarını duymuştu? Gizlice ona
    baktım; ama yüzü okunamıyordu. Muhtemelen şok yüzünden bomboştu. Eh, çığlık
    atmıyordu. Daha değil.
    Bir süre sessizlik oldu. Olmam gereken kişi olmak için kendimle savaştım.
    Olamadığım kişi olmak için.
    “Jessica ve Angela endişelenecekler.” dedi sessizce. Sesi çok sakindi ve bunun
    nasıl olabileceğinden emin değildim. Şokta mıydı? Belki bu gece olanlar daha
    kafasına dank etmemişti. “Onlarla buluşacaktım.”
    Benden uzaklaşmak mı istiyordu? Yoksa sadece arkadaşlarının
    endişelenmesinden mi endişeleniyordu?
    Cevap vermedim; ama arabayı çalıştırdım ve onu geri götürdüm. Kente
    yaklaştıkça, amacımı gerçekleştirmem zorlaşıyordu. O adama o kadar yakındım ki…
    Eğer imkansız olsaydı – eğer bu kızı asla hak edemeyecek olsaydım – o zaman
    adamı cezasız bırakmanın anlamı neydi? Şüphesiz kendime o kadarı için izin
    verirdim…
    Hayır. Vazgeçmeyecektim. Daha değil. Onu, pes edemeyecek kadar çok
    istiyordum.
    Düşüncelerime anlam vermeye başlamadan önce arkadaşlarıyla beraber
    buluşacağı restorandaydık. Jessica ve Angela yemeği bitirmişlerdi ve ikisi de Bella
    için gerçekten endişelilerdi. Karanlık sokağa doğru onu aramak için yola çıkmışlardı.
    Bu onların dolaşması için iyi bir ge–
    “Nasıl bildin, nereye…?” Bella’nın yarım kalan sorusu beni böldü ve başka bir
    pot kırdığımı anladım. Arkadaşlarıyla nerede buluşacağını sormak için dikkatim çok
    dağınıktı.
    Ama soruyu bitirip baskı yapmak yerine, Bella sadece başını salladı ve yarım
    gülümsedi.
    Bu ne demekti?
    Garip kabullenişine kafa patlatmak için vaktim yoktu. Kapıyı açtım.
    “Ne yapıyorsun?” diye sordu afallayarak.
    Gözümün önünden ayrılmana izin vermiyorum. Kendime yalnız kalmak için izin
    vermiyorum. “Seni yemeğe götürüyorum.”
    Eh, bu ilginç olmalıydı. Alice’i alıp, tesadüf eseri Bella ve arkadaşlarının gittiği
    restoranı seçerek yemeğe götürmeyi hayal ettiğim başka bir geceye benziyordu. Ve
    şimdi, pratikte kızla bir randevudaydık. Sadece, bu sayılmazdı, çünkü ona hayır
    deme şansı vermiyordum.
    Ben arabanın önünden dolanana kadar benim gelip açmamı beklemek yerine
    çoktan kapıyı yarım açmıştı – şüphe çekmeyecek hızda hareket etmek genelde bu
    kadar sinir bozucu değildi. Bunun sebebi kendine bir hanımefendi gibi
    davranılmasına alışık olmaması mı, yoksa beni bir centilmen olarak düşünmemesi
    miydi?
    Kız arkadaşları karanlık köşeye ilerledikçe gittikçe daha da çok gerilerek bana
    katılmasını bekledim.
    “Git ve Jessica ile Angela’yı ben onları da takip etmek zorunda kalmadan
    durdur.” diye emrettim çabucak. “Eğer diğer arkadaşlarınla tekrar karşılaşırsam
    kendimi durdurabileceğimden emin değilim.” Hayır. Bunun için yeterince güçlü
    olmazdım.
    Titredi ve sonra kendini hızlıca toparladı. Yarım adım ilerleyip yüksek sesle
    “Jess! Angela!” diye seslendi. Döndüler ve Bella dikkatlerini çekmek için kolunu
    salladı.
    Bella! Ah, güvende! diye düşündü Angela rahatlayarak.
    Çok geç? diye homurdandı Jessica kendi kendine; ama o da Bella kaybolmadığı
    ya da incinmediği için şükran doluydu. Bu onu eskisinden biraz daha çok sevmemi
    sağladı.
    Aceleyle geri döndüler ve beni onun yanında görünce şok olup durdular
    I-ıh! diye düşündü Jess afallayarak. Kesinlikle olamaz!
    Edward Cullen? Onu bulmak için mi tek başına gitti? Ama niye onların kasaba
    dışında olmsıyla ilgili bana soru sorsun ki, eğer o buradaysa… Bella’nın Angela’ya benim
    ailemin okula sık sık gitmediğini sorarkenki mahcup ifadesinden kısa bir görüntü
    yakaladım. Hayır, biliyor olamazdı. diye karar verdi Angela.
    Jessica’nın düşünceleri şaşkınlıktan şüpheye doğru yönelmişti.
    “Neredeydin?” diye sordu Bella’ya bakarak; ama bana da gözünün
    kenarından kaçamak bakışlar atarak.
    “Kayboldum ve sonra Edward’la karşılaştım.” dedi Bella eliyle beni
    göstererek. Ses tonu dikkat çekecek derecede normaldi, sanki bu gece gerçekten
    hiçbir şey olmamış gibi.
    Kesinlikle şokta olmalıydı. Sakinliğinin tek açıklaması buydu.
    “Size katılmamda bir sakınca var mı?” diye sordum – nezaketten; çoktan
    yediklerini biliyordum.
    Kahretsin; ama çok seksi! diye düşündü Jessica, aklı birdenbire tutarsızlaşarak.
    Angela da daha sakin değildi. Keşke yemeseydik. Vay. Sadece. Vay.
    Bunu niye Bella’ya yapamıyordum?
    “Ee… tabi” diyerek kabul etti Jessica.
    Angela kaşlarını kaçttı. “Iı, aslında Bella, biz beklerken yedik.” diye itiraf etti.
    “Kusura bakma.”
    Jessica içinden şikayet etti. Ne? Kes sesini!
    Bella onları rahatlatmak için normal bir şekilde omuzlarını silkti. Kesinlikle
    şoktaydı.
    “Sorun değil – aç değilim.”
    Katılmadım. “Bence bir şeyler yemelisin.” Kan dolaşımına şeker girmesi
    gerekliydi – gerçi zaten varmış gibi yeterince tatlı kokuyordu, diye düşündüm alayla.
    Dehşet ona her an çarpabilirdi ve boş bir mide yardımcı olmazdı. Tecrübemden
    bildiğim üzere kolaylıkla bayılabiliyordu.
    Bu kızlar eğer direkt eve giderlerse tehlike içinde olmayacaklardı. Tehlike
    onları her adımlarında takip etmiyordu.
    Ve Bella’yla yalnız kalmayı tercih ederdim – o benimle yalnız kalmak istediği
    sürece.
    “Bella’yı bu gece eve benim bırakmamın bir sakıncası var mı?” dedim
    Jessica’ya, Bella cevap veremeden. “Böylece o yerken beklemek zorunda
    kalmazsınız.”
    “Ah, sorun olmaz. Sanırım …” Jessica Bella’ya dikkatle bakarak, bunun
    istediği şey olduğuna dair bir işaret aradı.
    Kalmak istiyorum… ama muhtemelen onu kendine istiyor. Kim istemez ki? diye
    düşündü Jess. O sırada, Bella’nın göz kırpmasını izledi.
    Bella göz mü kırpmıştı?
    “Tamam.” dedi Angela çabucak, Bella’nın istediği buysa yoldan çekilmek için
    acele ederek, ve bunu istiyormuş gibi gözüküyordu. “Yarın görüşürüz, Bella…
    Edward.” Adımı sıradan bir tonla söylemek için çabaladı. Sonra Jessica’nın elini tuttu
    ve onu çekmeye başladı.
    Bunun için Angela’ya teşekkür etmenin bir yolunu bulmam gerekecekti.
    Jessica’nın arabası bir sokak lambasının ışığının oluşturduğu parlak bir
    daireye yakındı. Bella kaşlarının arasında bir endişe kıvrımıyla onları arabaya girene
    kadar izledi. O zaman, içinde bulunmuş olduğu tehlikenin tamamen farkında
    olmalıydı. Jessica uzaklaşırken el salladı ve Bella da ona geri el salladı. Derin bir
    nefes alıp bana döndüğünde araba daha gözden kaybolmamıştı.
    “Açıkçası, gerçekten aç değilim.” dedi.
    Konuşmadan önce neden onların gitmesini beklemişti? Hakikaten benimle
    yalnız kalmak istiyor muydu – şimdi, öldürücü öfkeme şahit olduktan sonra bile mi?
    Durum ne olursa olsun, bir şeyler yiyecekti.
    “Dalga geçiyorsun.” dedim.
    Restoran kapısını onun için açtım ve bekledim.
    İç çekip içeri girdi.
    Karşılayıcı görevlinin beklediği platforma doğru onun yanında yürüdüm.
    Bella hala tamamen soğukkanlı gözüküyordu. Ateşini ölçmek için eline, alnına
    dokunmak istedim; ama soğuk elim onu iğrendirirdi, daha önce olduğu gibi


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:10 pm

    Aman Tanrım, karşılayıcının yüksek iç sesi bilincime daldı. Tanrım, Aman
    Tanrım.
    Bu gece benim baş döndürme gecem gibi gözüküyordu ya da sadece Bella’nın
    beni böyle görmesini çok istediğim için, şimdi daha çok fark ediyordum. Her zaman
    kurbanımıza göre çekiciydik. Bunun hakkında daha önce hiç bu kadar
    düşünmemiştim. Genellikle korku, baştaki çekimin yerini çabucak alırdı…
    “İki kişilik bir masa?” diye sordum karşılayıcı konuşmadığında.
    “Ah, ıı, evet. La Bella İtalia’ya hoşgeldiniz.” Mmm! Nasıl bir ses ama! “Lütfen
    beni takip edin.” Düşünceleri meşguldü, hesap yapıyordu.
    Belki kız onun kuzenidir. Kardeşi olamaz, benzemiyorlar; ama aile kesinlikle. Onunla
    beraber olamaz.
    İnsan gözleri bulutluydu; hiçbir şeyi net göremiyorlardı. Bu dar görüşlü kadın
    nasıl benim fiziğimi – kurban için bir tuzağı – çekici bulabiliyordu da, yanımdaki
    kızın yumuşak mükemmelliğini göremiyordu?
    Eh, ona yardım etmeye gerek yok, ne olur ne olmaz, diye düşündü bizi restoranın
    en kalabalık yerindeki aile boyu masaya yönlendirirken. Kız buradayken ona numaramı
    verebilir miyim…?
    Arka cebimden bir banknot çıkardım. İnsanlar işin içine para girdiğinde her
    zaman işbirliğine hazırdı.
    Bella karşı çıkmadan garsonun gösterdiği yere oturuyordu. Ona doğru kafamı
    salladım ve başını kaldırarak merakla bekledi. Evet, bu gece çok meraklı olacaktı.
    Kalabalık, bu konuşma için ideal bir yer değildi.
    “Belki daha özel bir yer?” diye istekte bulundum parayı vererek. Gözleri
    şaşkınlıkla açıldı ve sonra parmakları bahşişin üzerinde kıvrılırken kısıldı.
    “Tabii.”
    Bizi bir bölme duvarının etrafından götürürken paraya göz attı.
    Daha iyi bir masa için elli dolar? Aynı zamanda zengin. Bu mantıklı – bahse girerim
    ki ceketi son maaşımdan daha fazla para ediyordur. Lanet olsun. Niye onunla mahremiyet
    istiyor?
    Bize restoranın sessiz bir köşesinde bizi kimsenin göremeyeceği – ona ne
    söylersem Bella’nın bunlara tepkilerinin görülmeyeceği – bir bölme önerdi.
    Ne kadar tahmin etmişti? Bu gece olanlarla ilgili kendine hangi açıklamayı
    yapmıştı?
    “Burası nasıl?” diye sordu garson.
    “Muhteşem.” dedim ve Bella’ya olan kızgın davranışlarından rahatsız olarak,
    dişlerimi gösterip ona genişçe gülümsedim.
    Vay. “Iı… servisiniz hemen gelecek.” Gerçek olamaz. Mutlaka uyumuş olmalıyım.
    Belki kız kaybolur… belki tabağına ketçapla numaramı yazarım.
    Garip. Hala korkmamıştı. Birdenbire Emmett’in haftalar önce kafeteryada
    benimle alay edişini hatırladım. Bahse girerim, ben onu bundan daha iyi korkutabilirdim.
    Bu yeteneğimi kayıp mı ediyordum?
    “Gerçekten insanlara bunu yapmamalısın.” diye böldü Bella düşüncelerimi,
    onaylamaz bir tonla. “Hiç adil değil.”
    Eleştirici ifadesine bakakaldım. Neyi kastetmişti? Çabalarıma rağmen garsonu
    korkutamamaıştım. “Neyi?”
    “Onları böyle büyülememelisin – kız muhtemelen şimdi mutfakta soluk
    soluğa kalmıştır.”
    Hmm. Bella neredeyse haklıydı. Garson şu anda yarı-tutarlı bir şekilde
    arkadaşına benim hakkımdaki yanlış değerlendirmesini anlatıyordu.
    “Ah, hadi ama,” diye azarladı Bella ben hemen cevap vermeyince. “İnsanlar
    üzerindeki etkini biliyor olmalısın.”
    “Ben insanları büyülüyor muyum?” Bu, durumu ifade etmek için ilginç bir
    yoldu. Bu gece için yeterince doğruydu. Değişikliğin sebebinin ne olduğunu merak
    ediyordum…
    “Fark etmedin mi?” diye sordu hala eleştirerek. “Sence herkes işlerini bu
    kadar kolay halledebiliyor mu?”
    Düşünmeden merakımı seslendirdim. “Seni büyülüyor muyum?” ve sonra
    kelimeler çıkmıştı ve onları geri çağırmak için artık çok geçti.
    Ama ben bu sözleri sesli söylemekten derin bir pişmanlık duymadan önce
    cevapladı, “Sık sık.” Ardından yanakları açık pembe bir renk aldı.
    Onu büyülüyordum.
    Sessiz kalbim, daha önce hissetmediğim kadar şiddetli bir umutla kabardı.
    “Merhaba.” dedi biri, garson, kendini tanıtarak. Düşünceleri bizi
    karşılayandan daha sesli ve açıktı; ama dinlemedim. Onun yerine Bella’nın yüzüne
    baktım. Kanın teninin altında yayılmasını, boğazımı nasıl yaktığını değil, yüzünü
    nasıl aydınlattığını, teninin güzelliğini nasıl belirginleştirdiğini fark ederek izledim.
    Garson benden bir şey bekliyordu. Ah, içecek siparişimizi sormuştu. Bella’ya
    bakmaya devam ettim ve garson da gönülsüzce ona bakmak için döndü.
    “Ben bir kola alayım?” dedi Bella, sanki onay beklermiş gibi.
    “İki kola.” dedim. Susuzluk – normal, insan susuzluğu – şokun belirtilerinden
    biriydi. Sistemine soda ile ekstra şeker aldığından emin olacaktım.
    Sağlıklı görünüyordu gerçi. Sağlıklıdan daha fazlası. Mutlu görünüyordu.
    “Ne?” diye sordu – niye baktığımı merak ettiği için sanırım. Garsonun
    gittiğinin belli belirsiz farkındaydım.
    “Nasıl hissediyorsun?”
    Soruma şaşırarak gözlerini kırpıştırdı. “İyiyim.”
    “Başın dönmüyor, miden bulanmıyor, soğuk hissetmiyor musun?”
    Şimdi kafası daha da karışmıştı. “Öyle mi hissetmeliyim?”
    “Eh, aslında şoka girmeni bekliyorum.” Yarım gülümseyerek itirazını
    bekledim. Kendisiyle ilgilenilmesini istemezdi.
    Cevap vermedi bir dakika aldı. Gözleri hafifçe odağını kaybetmişti. Ona
    gülümsediğimde bazen böyle bakıyordu. O… büyülenmiş miydi?
    Buna inanmaya bayılırdım.
    “Böyle bir şey olacağını sanmıyorum. Hoş olmayan şeyleri bastırmakta her
    zaman iyi olmuşumdur.” diye cevapladı biraz nefessiz kalarak.
    Kötü şeylerle çok fazla mı pratiği vardı yani? Hayatı her zaman böyle tehlikeli
    miydi?
    “Aynı şekilde.” dedim ona. “Vücuduna biraz şeker ve yemek girdiğinde
    kendimi daha iyi hissedeceğim.”
    Garson iki kola ve bir sepet ekmekle döndü. Onları önüme koydu ve bu sırada
    gözlerimi yakalamaya çalışarak siparişimi sordu. Bella’yla ilgilenmesi gerektiğini
    belirttim ve onu dinlememeye devam ettim. Basit bir zihni vardı.
    “Iı…” Bella menüye hızlıca bir bakış attı. “Mantar Ravioli alacağım.”
    Garson istekle bana döndü. “Ve siz?”
    “Ben bir şey almayacağım.”
    Bella hafifçe suratını buruşturdu. Hmm. Hiçbir zaman yemek yemediğimi
    mutlaka fark etmiş olmalıydı. Her şeyi fark etmişti ve ben onun etrafında dikkatli
    olmayı her zaman unutuyordum.
    Tekrar yalnız kalana kadar bekledim.
    “İç.” diye ısrar ettim.
    Karşı çıkmadan uyduğunda şaşırdım. Bardak tamamen boşalana kadar içti,
    ben de kaşlarımı çatarak ikinci kolayı ona doğru ittim. Susuzluk mu, şok mu?
    Biraz daha içti ve titredi.
    “Üşüdün mü?”
    “Hayır, koladan sadece.” dedi; ama dişleri çatırdayacakmış gibi tekrar titredi.
    Giydiği güzel bluz tenini yeteri kadar koruyabilmek için çok inceydi;
    neredeyse birincisi kadar narin bir ikinci deri gibiydi. Çok kırılgan, çok faniydi.
    “Montun yok mu?”
    “Evet.” Etrafına şaşırarak baktı. “Ah – Jessica’nın arabasında unuttum.”
    Jestin vücut ısım tarafından bozulmamış olmasını dileyerek ceketimi
    çıkardım. Ona sıcak bir ceket sunabilmek güzel olurdu. Yanakları yine kızararak
    bana baktı. Şimdi ne düşünüyordu?
    Masanın karşısından ona ceketi uzattım. Hemen giydi ve sonra tekrar titredi.
    Evet, sıcak olmak güzel olurdu.
    “Teşekkürler.” dedi. Derin bir nefes aldı ve sonra ellerini çıkarmak için ceketin
    ona çok uzun gelen kollarını kıvırdı. Başka bir derin nefes aldı.
    Akşam olanlar sonunda yerleşiyor muydu? Rengi hala iyiydi; bluzunun koyu
    mavisine karşı, teni krema gibi ve gül rengiydi.
    “Bu mavi renk teninle çok güzel gözüküyor.” diye iltifat ettim ona, sadece
    dürüst davranarak.
    Etkiyi artırarak kızardı.
    İyi gözüküyordu; ama risk almanın bir manası yoktu. Ekmek sepetini ona
    doğru ittim.
    “Gerçekten.” diye karşı çıktı. “Şoka girmeyeceğim.”
    “Girmelisin – normal bir insan girmeli. Sarsılmış bile gözükmüyorsun.”
    Onaylamaz bir ifadeyle niye normal olamadığını, sonra da bunu gerçekten isteyip
    istemediğimi merak ederek, ona baktım.
    “Seninleyken kendimi güvende hissediyorum.” dedi, gözleri yine güvenle
    dolu olarak. Hak etmediğim güvenle.
    İçgüdüleri tamamen yanlıştı. Problem mutlaka bu olmalıydı. Tehlikeyi bir
    insanın algılayabilmesi gerektiği gibi tanımıyordu. Tepkileri tamamen tersti. Kaçmak
    yerine duruyor, onu korkutması gereken şeye çekiliyordu…
    İkimiz de bunu istemiyorken onu kendimden nasıl koruyacaktım?
    “Bu planladığımdan daha da karışık.” diye mırıldandım.
    Sözlerimi kafasında döndürdüğünü görebiliyordum ve onladan ne anlam
    çıkardığını merak ediyordum. Bir dilim ekmek aldı ve ne yaptığının farkındaymış
    gibi gözükmeden yemeye başladı. Bir süre çiğnedi ve sonra kafasını düşünceyle yana
    doğru eğdi.
    “Gözlerin açık renkli olduğunda genelde daha iyi bir ruh halinde oluyorsun.”
    dedi sıradan bir sesle.
    Gerçeğe bu kadar yaklaşmış gözlemi beni sersemletti. “Ne?”
    “Gözlerin siyahken her zaman daha aksisin. Bunun hakkında bir teorim var.”
    diye ekledi umursamaz bir havayla.
    Yani kendi açıklaması vardı. Tabii ki vardı. Gerçeğe ne kadar yaklaştığını
    düşünürken derin bir korku hissettim.
    “Başka teoriler?”
    “Mm-hm.” Tamam kayıtsızca, yeni bir ısırık alıp çiğnedi. Sanki bir canavarın
    özelliklerini, canavarın kendisiyle tartışmıyormuş gibi.
    “Umarım bu sefer daha yaratıcısındır…” diye yalan söyledim devam
    etmeyince. Gerçekten umduğum şey, yanılmış olmasıydı – gerçeğin çok uzağında
    olması. “Yoksa fikirlerini hala çizgi romanlardan mı çalıyorsun?”
    “Eh, hayır, bunu bir çizgi romandan almadım.” dedi biraz utanarak. “Ama
    kendi başına da ortaya çıkmadı.”
    “Ve?” diye sordum dişlerimin arasından.
    Şüphesiz çığlık atmak üzere olsaydı bu kadar sakin konuşmazdı.
    Dudağını ısırıp tereddüt ederken, garson Bella’nın yemeğiyle tekrar geldi.
    Bella’nın önüne tabağı koyup bana bir şey isteyip istemediğimi sorduğunda
    dikkatimi pek vermedim.
    Reddettim; ama daha fazla kola istedim. Boş bardakları fark etmemişti. Onları
    aldı ve gitti.
    “Ne diyordun?” dedim endişeyle yine yalnız kaldığımız anda.
    “Arabada söylerim.” dedi alçak sesle. Ah, bu kötü olacaktı. Başkalarının
    etrafında tahminlerini söylemek istemiyordu. “Eğer…” diye ekledi aniden.
    “Şartların mı var?” O kadar gerilmiştim ki kelimeleri neredeyse
    homurdanmıştım.
    “Birkaç sorum olacak tabii ki.”


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:10 pm

    Tabii ki.” dedim, sesim sertti.
    Soruları muhtemelen düşüncelerinin nereye yönlendiğini anlamama yeterli
    olacaktı; ama onlara nasıl cevap verecektim? Sorumlu yalanlarla? Yoksa gerçekle onu
    kaçıracak mıydım? Yoksa karar veremeyip hiçbir şey söyleyemeyecek miydim?
    Garson sodaları yenilerken sessizlik içinde oturduk.
    “Peki, sor.” dedim kız gittiğinde çenem kilitli bir şekilde.
    “Niye Port Angeles’tasın?”
    Bu çok kolay bir soruydu – onun için. Benim cevabım eğer dürüst olursa çok
    fazla şey açığa çıkaracakken, onun sorusu hiçbir şey ele vermiyordu.
    “Sonraki.” dedim.
    “Ama bu en kolay olanıydı!”
    “Sonraki.” dedim tekrar.
    Olumsuz cevabımdan rahatsız olmuştu. Gözlerini benden ayırıp yemeğine
    baktı. Yavaşça, düşünceli halde bir ısırık aldı ve ihtiyatla çiğnedi. Biraz kola içti ve
    sonunda bana baktı. Gözleri şüpheyle kısılmıştı.
    “Tamam o zaman,” dedi. “Diyelim ki, varsayım olarak tabii, biri… insanların
    ne düşündüğünü bilebiliyor, bilirsin, zihin okuyabiliyor – birkaç istisna dışında.”
    Daha kötü olabilirdi.
    Bu arabadaki yarım gülümsemeyi açıklıyordu. Hızlıydı – bunu daha önce
    kimse tahmin edememişti. Carlisle dışında ve o zaman, başta, çok açıktı. Ben
    düşüncelerine sanki bana söylemiş gibi cevap verdiğimde, benden önce anlamıştı…
    Bu soru çok kötü değildi. Benimle ilgili bir sorun olduğunu bildiği gayet
    netken, olabileceği kadar ciddi değildi. Sonuçta zihin-okuma yeteneği vampir
    özellikleri içinde değildi.
    “Sadece bir.” diye düzelttim. “Varsayım olarak.”
    Bir gülümsemeyle savaştı – kararsız dürüstlüğüm onu memnun etmişti. “Peki,
    bir istisnayla o zaman. Bu nasıl çalışıyor? Limitler neler? Nasıl… o kişi… başka birini
    tam zamanında bulabiliyor? Onun başının belada olduğunu nasıl bilebiliyor?”
    “Varsayarsak?”
    “Tabii.” Dudakları kıvrıldı, berrak kahverengi gözleri istekliydi.
    “Evet,” tereddüt ettim. “Eğer… o kişi…”
    “Ona ‘Joe’ diyelim.” diye önerdi.
    İsteğine gülümsemek zorunda kaldım. Hakikaten gerçeğin iyi bir şey olacağını
    mı düşünüyordu? Eğer sırlarım hoş olsa, ondan saklamamamın sebebi ne olabilirdi
    ki?
    “Joe o zaman.” diye katıldım. “Eğer Joe dikkat ediyor olsaydı, zamanlamanın
    bu kadar tam olmasına gerek kalmazdı.” Kafamı salladım ve bugün geç kalmaya ne
    kadar yakın olduğumu düşününce bir titremeyi bastırdım. “Sadece sen bu kadar
    küçük bir kasabada başını belaya sokabilirsin. Son on yıllık suç oranlarını
    mahvedebilirdin.”
    Dudakları kenarlarından aşağıya doğru indi. “Bir varsayım hakkında
    konuşuyorduk.”
    Kızgınlığına güldüm.
    Dudakları, teni… Çok yumuşak görünüyordu. Onlara dokunmak istiyordum.
    Parmağımın ucuyla kaşlarının arasındaki buruşukluğu yok etmek istiyordum.
    İmkansız. Benim tenim ona tiksindirici gelirdi.
    “Evet, öyleydi.” dedim kendi moralimi daha fazla bozmadan konuşmaya
    dönerek.
    “Sana ‘Jane’ diyelim mi?”
    Masanın karşısından bana doğru eğildi, bütün öfke ve alay büyük gözlerinden
    gitmişti.
    “Nasıl bildin?” diye sordu alçak ve kuvvetli bir sesle.
    Ona gerçeği söylemeli miydim? Ve eğer öyle yaparsam ne kadarını?
    Ona söylemek istiyordum. Yüzünde hala olan o güveni hak etmek istiyordum.
    “Bana güvenebileceğini biliyorsun.” diye fısıldadı ve ellerime dokunacakmış
    gibi kendi elini ileri doğru uzattı.
    Buz gibi, taş ellerime vereceği tepkinin düşüncesinden nefret ederek onları
    geri çektim ve o da elini indirdi.
    Ona sırlarımı koruması konusunda güvenebileceğimi biliyordum; tamamen
    güvene layıktı; ama onlardan korkmaması konusunda güvenemezdim. Korkması
    gerekirdi. Gerçek korkunçtu.
    “Artık başka bir seçeneğim olduğunu sanmıyorum.” diye mırıldandım. Bir
    kere ‘son derece dikkatsiz’ diyerek onunla alay ettiğimi hatırladım. Gücendirmiştim,
    eğer yüz ifadelerini doğru değerlendiriyorsam. “Yanılmışım – düşündüğümden çok
    daha dikkatlisin.” Ve muhtemelen farkında olmamasına rağmen, bunu çoktan
    biliyordum. Hiçbir şey kaçırmıyordu.
    “Her zaman haklı olduğunu sanıyordum.” dedi benimle alay ederken gülerek.
    “Önceden öyleydim.” Eskiden ne yaptığımı biliyordum, eskiden gidişatımdan
    her zaman emin olurdum; ama şimdi her şey kaos ve kargaşa içindeydi.
    Yine de bunu değişmezdim. Mantıklı olan o hayatı istemiyordum. Eğer kaos
    Bella’yla birlikte olabileceğim anlamına geliyorsa değil.
    “Seninle ilgili başka bir şeyde de yanılmışım,” diye devam ettim. “Kaza
    mıknatısı değilsin – bu yeterince geniş bir sınıflandırma değil. Bela mıknatısısın. Eğer
    on millik alan içinde tehlikeli bir şey varsa, her zaman seni buluyor.” Niye o?
    Bunların herhangi birini hak etmek için ne yapmıştı?
    Bella’nın yüzü yine ciddileşti. “Ve sen de kendini bu kategoriye mi
    koyuyorsun?”
    Dürüstlük bu sorusunda diğerlerinden daha önemliydi. “Kesinlikle.”
    Gözleri hafifçe kısıldı – şimdi şüpheyle değil; ama garip bir şekilde endişeyle.
    Ellerini masanın karşısına doğru yavaşça ve ihtiyatla tekrar uzattı. Ellerimi ondan bir
    santim geriye çektim; ama bana dokunmaya kararlı halde bunu görmezden geldi.
    Nefesimi tuttum – bu sefer kokusu yüzünden değil; ama ani, kahredici gerilimle.
    Korku. Tenim onu iğrendirirdi. Kaçardı.
    Parmak uçlarıyla elimin arkasına hafifçe dokundu. İstekli, nazik
    dokunuşunun sıcaklığı, daha önce hissettiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Neredeyse
    katıksız zevkti. Olabilirdi, korkuyor olmasaydım. O tenimin soğukluğunu ve
    sertliğini hissederken hala nefes alamayarak yüzünü izledim.
    Yarım bir gülümseme dudaklarının kenarlarını yukarı doğru kıvırdı.
    “Teşekkür ederim.” dedi istekli gözleriyle benim gözlerim buluştuğunda.
    “Şimdi iki etti.”
    Yumuşak parmakları orada olmayı hoş bulmuşlar gibi elimin üzerinde kaldı.
    Ona verebileceğim en sıradan şekilde cevap verdim. “Üçüncüyü denemeyelim
    olur mu?”
    Yüzünü buruşturdu; ama başını salladı.
    Elimi onun elinin altından çektim. Dokunuşu ne kadar muhteşem hissettirse
    de, toleransının sihrinin geçip, tiksinmeye dönüşmesini beklemeyecektim. Ellerimi
    masanın altına sakladım.
    Gözlerini okudum; zihni sessiz olsa da, orada hem güven hem de merak
    görebiliyordum. O anda sorularını cevaplamak istediğimi anladım. Ona borçlu
    olduğumdan değil. Bana güvenmesini istediğimden değil.
    Beni tanımasını istiyordum.
    “Seni Port Angeles’a kadar takip ettim.” dedim ona, kelimeler
    düzeltemeyeceğim kadar hızlı dökülüyordu. Gerçeğin tehlikesini, aldığım riski
    biliyordum. Her an, doğal olmayan sakinliği histeriye dönüşebilirdi. Aksine, bunu
    bilmek sadece daha hızlı konuşmama neden oluyordu. “Daha önce hiç belirli bir
    insanı hayatta tutmaya çalışmamıştım ve bu düşündüğümden de zormuş; ama bu
    muhtemelen sadece sen olduğun için. Normal insanlar günlerini kazasız belasız
    geçiriyorlar.”
    Onu izleyerek bekledim.
    Gülümsedi. Dudakları köşelerinden yukarı kıvrıldı ve çikolata renkli gözleri
    samimileşti.
    Biraz önce onu gizlice takip ettiğimi itiraf etmiştim ve o gülümsüyordu.
    “Belki de benim kaderim o minibüs olayına kadardı, kaderle oynadığını
    düşünmüyor musun?” diye sordu.
    “O ilk değildi.” dedim masanın koyu kestane rengi örtüsüne, omuzlarım
    utançtan çökmüş bir halde bakarak. Bariyerlerim inmişti, gerçek hala düşünmeden
    dökülüyordu. “Senin kaderin benimle tanışana kadardı.”
    Bu gerçekti ve beni öfkelendiriyordu. Ben hayatına bir giyotin bıçağı gibi
    yerleştirilmiştim. Sanki zalim, adil olmayan bir kaderle ölüme işaretlenmişti ve bu
    aynı kader onu öldürmeye çalışmaya devam ediyordu. Kaderi bir kişi olarak hayal
    ettim – korkunç, kıskanç bir cadaloz, kinci acımasız bir kadın.
    Bundan sorumlu bir şey, biri istedim – o sayede savaşabileceğim somut bir şey
    olurdu. Yok edecek bir şey, herhangi bir şey, böylece Bella güvende olabilirdi.
    Çok sessizdi; soluğu hızlanmıştı.
    Beklediğim korkuyu sonunda göreceğimi bilerek ona baktım. Daha demin onu
    öldürmeye ne kadar yakın olduğumu itiraf etmemiş miydim? Minibüsün ona
    çarpmaya santimler kala olduğundan daha yakın. Ve yine de yüzü hala sakindi,
    gözleri hala sadece endişeyle kısıktı.
    “Hatırlıyor musun?” Bunu hatırlıyor olmalıydı.
    “Evet.” dedi, sesi tonu düz ve ciddiydi. Derin gözleri farkındalıkla doluydu.
    Biliyordu. Onu öldürmek istemiş olduğumu biliyordu.
    Çığlıklar neredeydi?
    “Ve hala burada oturuyorsun.” dedim.
    “Evet, buradayım… senin sayende.” Kurnazca olmayan bir şekilde konuyu
    değiştirirken yüz ifadesi değişti ve meraklandı. “Çünkü sen bir şekilde bugün beni
    nasıl bulacağını biliyordun…?”
    Ümitsizce düşüncelerini koruyan duvarları tekrar ittim. Bu bana hiç mantıklı
    gelmiyordu. Ortada gerçek varken nasıl kalanıyla ilgilenebilirdi?
    Sadece merakla bekledi. Yüzü bembeyazdı, bu onun için doğaldı; ama yine de
    beni endişelendiriyordu. Yemeği önünde neredeyse dokunulmamış halde
    duruyordu.
    “Sen ye, ben konuşacağım.”
    Saniyenin yarısı kadar düşündü ve sonra sakinliğine ters düşen bir hızla bir
    ısırık aldı. Cevabım için gözlerinden görmeme izin verdiğinden daha heyecanlıydı.
    “Bu olması gerekenden daha zor – seni takip etmek.” dedim ona. “Genelde bir
    kere zihnini duyduğumda birini kolaylıkla bulabilirim.”
    Bunu söylerken yüzünü dikkatlice izledim. Doğru tahmin etmek bir şeydi,
    onaylanması başka bir şey.
    Hareketsizdi, gözleri büyümüştü. Paniğini beklerken dişlerimin birbirine
    kenetlendiğini hissettim.
    Ama bir kere gözlerini kırpıştırdı, sesli bir şekilde yuttu ve çabucak ağzına
    başka bir lokma attı. Devam etmemi istedi.
    “Jessica’yı takip ediyordum.” diye devam ettim. “Pek dikkatli değil – dediğim
    gibi, sadece sen Port Angeles’ta başına bela alabilirsin.” Bunu eklemeden
    duramadım. Diğer insanların hayatlarının ölüm kıyısındann dönme deneyimleriyle
    bu kadar dolu olmadığını fark etmiş miydi, yoksa normal olduğunu mu
    düşünüyordu? O, şimdiye kadar tanıştığım, normallikten en uzak kişiydi. “Ve başta
    onlardan ayrıldığını fark etmedim. Sonra, artık onunla olmadığını anladığımda,
    kafasında gördüğüm kitapçıya gittim. İçeri girmediğini söyleyebilirdim ve güneye
    gittiğini… ve kısa zaman içinde geri döneceğini biliyordum. O yüzden sadece seni
    bekliyor, biri seni fark etmişse, nerede olduğunu öğrenmek için rastgele sokaktaki
    insanların düşüncelerini tarıyordum. Endişelenmek için hiçbir sebebim yoktu… ama
    garip bir şekilde gergindim…” O panik duygusunu hatırladığımda soluğum
    hızlandı. Kokusu boğazımı yaktı ve ben memnun kaldım. Bu, onun canlı olduğu
    anlamına gelen bir acıydı. Ben yandığım sürece, o güvendeydi


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:11 pm

    “Arabayla daireler halinde dolaşmaya başladım, hala… dinleyerek.”
    Kelimenin ona mantıklı gelmesini umdum. Bu mutlaka kafa karıştırıcı olmalıydı.
    “Güneş batıyordu, çıkıp seni yaya olarak takip etmeye başlamak üzereydim. Ve
    sonra–”
    Hatıra beni ele geçirdiğinde – sanki o an tekrar yaşanıyor gibi kusursuz
    derecede net ve gerçekçi – vücudumda aynı öldürücü öfkeyi hissettim.
    Onun ölmesini istiyordum. Onun ölmesine ihtiyacım vardı. Kendimi masada
    tutmaya çalışırken çenem kilitlendi. Bella’nın hala bana ihtiyacı vardı. Önemli olan
    oydu.
    “Sonra, ne?” diye fısıldadı, koyu gözleri büyüktü.
    “Ne düşündüklerini duydum.” dedim dişlerimin arasından, kelimelerin
    ağzımdan homurdanma olarak çıkmasını engelleyemeyerek. “Aklında senin yüzünü
    gördüm.”
    Öldürme arzusuna zorlukla karşı koyabildim. Onu nerede bulacağımı hala
    biliyordum. Karanlık düşünceleri gökyüzündeydi, beni kendilerine çekiyorlardı…
    İfademin bir canavara, avcıya, katile ait olduğunu bilerek yüzümü kapadım.
    Kendimi kontrol edebilmek için kapalı gözlerimin arkasına onun resmini
    yerleştirdim, sadece onun yüzüne odaklandım. Kemiklerinin narin yapısına, beyaz
    teninin inceliğine – sanki camın üzerine ipek gerilmiş gibi, inanılmaz derecede
    yumuşak ve kırılması kolay. Bu dünya için çok savunmasızdı. Bir koruyucuya
    ihtiyacı vardı. Ve, kaderin çarpık, kötü yönetimiyle, ben uygun olan en yakın şeydim.
    Sert tepkimi anlayabilmesi için ona açıklama yapmaya çalıştım.
    “Bu çok… zordu – ne kadar zor olduğunu hayal edemezsin – seni oradan alıp,
    onları… canlı bırakmak.” diye fısıldadım. “Jessica ve Angela’yla gitmene izin
    verebilirdim; ama beni yalnız bırakırsan onları aramaya gitmekten korktum.”
    Bu gece ikinci kez, bir cinayet işlemeye niyetlendiğimi itiraf etmiştim. En
    azından bu seferki savunulabilirdi.
    Ben kendimi kontrol etmeye çabalarken, o sessizdi. Kalp atışlarını dinledim.
    Ritim düzensizdi; ama zaman geçtikçe, düzenli olana kadar yavaşladı. Soluk alıp
    verişi de alçak ve düzenliydi.
    Kıyıya çok yakındım. Onu eve götürmem gerekiyordu… önce…
    O zaman o adamı öldürür müydüm? Bella bana yine güvenirken bir katile
    dönüşür müydüm? Kendimi durdurabilmenin bir yolu var mıydı?
    Yalnız kaldığımızda son teorisini söyleyeceğine söz vermişti. Duymak istiyor
    muydum? Bunun için heyecanlıydım; ama merakımın sonucu, bilmemekten daha
    kötü olur muydu?
    Her şekilde, bir gece için yeterince gerçek öğrenmiş olmalıydı.
    Ona tekrar baktım, yüzü öncekinden daha beyazdı; ama toparlanmıştı.
    “Eve gitmeye hazır mısın?” diye sordum.
    “Buradan gitmeye hazırım.” dedi sanki basit bir ‘evet’ söylemek istediği şeyi
    tamamen karşılamıyormuş gibi, kelimeleri dikkatle seçerek.
    Sinir bozucu.
    Garson geri döndü. Bella’nın son cümlesini duymuştu, bana ne
    önerebileceğini merak ediyordu. Aklındaki bazı önerilere gözlerimi devirmek
    istedim.
    “Nasılız?” diye sordu bana.
    “Hesabı alabiliriz, teşekkürler.” dedim, gözlerim Bella’da.
    Garsonun soluğu tıkandı, bir anlığına – Bella’nın deyişiyle – sesimden
    büyülenmişti.
    Bu önemsiz insanın kafasında sesimin nasıl duyulduğunu işittiğimde, neden
    bu gece bu kadar beğeni topladığımı anladım.
    Bu Bella yüzündendi. Onun için güvenli, daha az korkutucu ve insan olmaya
    çok fazla çalışarak, gerçekten şiddetimi kaybetmiştim. Kişisel dehşetim böyle dikkatli
    bir şekilde kontrol altındayken, diğer insanlar sadece güzellik görüyorlardı.
    Kendini toparlamasını bekleyerek garsona baktım. Sebebini anladığım için
    şimdi bir nevi komikti.
    “Tabii.” diye kekeledi. “İşte.”
    Fişin altına sıkıştırdığı kardı düşünerek hesabı uzattı. Üzerinde ismi ve telefon
    numarası olan kardı.
    Evet, bu oldukça komikti.
    Para hazırdı. Ona hesabı çabucak geri verdim, o sayede asla gelmeyecek bir
    telefonu bekleyerek vaktini harcamazdı.
    “Üstü kalsın.” dedim, bahşişin büyüklüğünün hayal kırıklığını azaltacağını
    umarak.
    Ayağa kalktım ve Bella hızlıca takip etti. Ona elimi vermeyi istiyordum; ama
    bunun bir gece için şansımı biraz fazla zorlamak olabileceğini düşündüm. Gözlerim
    onun yüzünden ayrılmadan garsona teşekkür ettim. Bella da eğlenceli bir şey bulmuş
    gibi görünüyordu.
    Dışarı yürüdük; yanında cesaret edebileceğim en yakın şekilde yürüdüm.
    Vücudundan yayılan sıcaklığı, kendi vücudumun sol kısmında fiziksel bir
    dokunuş gibi hissetmeme yetecek kadar yakın.
    Kapıyı onun için tutarken, sessizce iç çekti ve onu neyin üzdüğünü merak
    ettim.
    Gözlerine baktım, tam soracakken, utanmış görünerek yere baktı. Bu beni
    sormaya isteksizleştirse bile, daha da meraklandırdı. Araba kapısını ona açıp, içeri
    girerken aramızdaki sessizlik devam etti.
    Isıtıcıyı çalıştırdım – sıcak hava aniden soğumuştu; soğuk araba onun için
    mutlaka rahatsız edici olmalıydı. Dudaklarında küçük bir gülümsemeyle ceketime
    sokuldu.
    Kaldırım ışıkları solana kadar konuşmayı erteleyerek bekledim. Bu onunla
    daha yalnızmışım gibi hissettirdi.
    Doğru olan neydi? Şimdi sadece ona odaklandığım için, araba çok küçük
    gözüküyordu. Kokusu ısıtıcının şartlarıyla büyüyüp güçlenerek girdap gibi döndü.
    Arabada ayrı bir varlık gibi, kendi gücüne ulaştı. Tanınma talep eden bir varlık.
    Bunu başardı; yandım. Yanmak kabul edilebilirdi gerçi. Bana garip bir şekilde
    yerinde gözüküyordu. Bu gece çok şey ele vermiştim – beklediğimden de çok ve o
    hala buradaydı, hala kendi isteğiyle yanımdaydı. Buna karşılık bir şey borçluydum.
    Bir fedakarlık. Bir yanma adağı.
    Eğer sadece burada tutabilirsem; sadece yanma ve başka hiçbir şey; ama zehir
    ağzımı doldurmuş, kaslarım umutla gerilmişti, avlanıyormuşum gibi…
    Böyle şeyleri zihnimden uzak tutmak zorundaydım ve dikkatimi neyin
    dağıtacağını biliyordum.
    “Şimdi,” dedim, cevabından duyduğum korku yanmanın keskinliğini alırken.
    “Sıra sende.”

    9. bölüm de bitti. Sırada 10. bölüm yani Teori var


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:11 pm

    10. Teori

    “Sadece bir tane daha sorabilir miyim?” dedi isteğime cevap vermek yerine.
    En kötüsü için endişeliydim; ama yine de bu anı uzatmak ne kadar
    cezbediciydi. Bella’nın, isteğiyle, sadece birkaç saniye daha yanımda olması. İkilem
    üzerine iç çektim ve sonra “Bir tane.” dedim.
    “Peki…” hangi soruyu soracağına karar verir gibi bir an tereddüt etti.
    “Kitapçıya girmeyip güneye doğru gittiğimi bildiğini söyledin. Bunu nasıl bildiğini
    merak ediyorum.”
    Camdan dışarı baktım. İşte yine onun tarafından hiçbir şey ele vermeyip,
    benden çok fazla verecek bir soru.
    “Kaçamak cevapları geçtik sanıyordum.” dedi, ses tonu eleştiri ve hayal
    kırıklığı doluydu.
    Ne kadar ironik. Denemeye bile çalışmadan kendisi acımasızca kaçamaklıydı.
    Eh, açık olmamı istiyordu ve bu konuşma zaten iyi bir yere gitmiyordu.
    “Tamam o zaman.” dedim. “Kokunu takip ettim.”
    Yüzünü izlemek istedim; ama göreceğim şeyden korkuyordum. Onun yerine
    soluğunun hızlanıp, sonra düzenli hale gelişini dinledim. Bir süre sonra tekrar
    konuştu ve sesi beklediğimden daha sakindi.
    “Ve ilk sorularımdan birini cevaplamadın…” dedi.
    Kaşlarımı çatarak ona baktım. O da vakit kazanmaya çalışıyordu.
    “Hangisi?”
    “Nasıl çalışıyor – zihin okuma yeteneği?” diye sordu. İstediğin kişinin aklını
    istediğin yerde okuyabiliyor musun? Bunu nasıl yapıyorsun? Ailenin geri kalanı…?”
    Tekrar kızararak, sorusunu yarıda kesti.
    “Bu birden fazla.” dedim.
    Cevap bekleyerek bana baktı.
    Ve ona söylememem için ne sebep vardı ki? Çoğunu zaten tahmin etmişti ve
    bu, belli belirsiz gözüken konudan daha kolaydı.
    “Hayır, sadece ben varım ve istediğim kişiyi istediğim yerde duyamıyorum.
    Yakın olmam gerekli. Tanıdığım kişilerin… seslerini daha uzaktan duyabiliyorum;
    ama yine de birkaç milden daha fazla değil.” Anlayacağı şekilde anlatmaya çalıştım.
    Bağlantı kurabileceği bir benzetme. “Kalabalık bir odanın içinde herkesin aynı anda
    konuşması gibi bir şey. Sadece bir uğultu – arka planda vızıldayan sesler. Birine
    odaklandıktan sonra, düşüncelerini net olarak duyabiliyorum. Genelde hepsini
    arkaya atabiliyorum – çok dikkat dağıtıcı olabiliyorlar. Ve sonra, normal gözükmek
    daha kolay oluyor,” –Yüzümü buruşturdum – “kazara birinin sözleri yerine
    düşüncelerine cevap vermediğim zaman.”
    “Sence beni duyamamanın sebebi ne?” diye sordu.
    Ona başka bir gerçek ve başka bir örnek verdim.
    “Bilmiyorum.” diye itiraf ettim. “Yapabildiğim tek tahmin belki beyninin
    diğerleriyle aynı şekilde çalışmıyor olabileceği. Senin düşüncelerin AM
    dalgasındayken, ben sadece FM dalgasını algılayabiliyormuşum gibi.”
    Bu benzetmeden hoşlanmayacağını anladım. Tepkisini hayal etmek beni
    gülümsetti.
    “Beynim doğru çalışmıyor öyle mi?” diye sordu sesi üzüntüyle yükselerek.
    “Yani ben bir ucubeyim?”
    Ah, yine ironi.
    “Ben kafamın içinde sesler duyuyorum ve sen ucube olduğundan
    endişeleniyorsun.” Güldüm. Bütün küçük şeyleri anlıyordu; ama yine de büyük
    şeylerde geriydi. Her zaman yanlış içgüdüler…
    Bella dudağını ısırıyordu ve kaşlarının arasındaki kıvrım derinleşmişti.
    “Merak etme,” diye güvence verdim. “Bu sadece bir teori…” Ve ortada
    tartışılacak daha önemli bir teori vardı. Atlatmak için sabırsızdım.
    “Ki bu da bizi tekrar sana yönlendiriyor,” dedim.
    İç çekti, hala dudağını ısırarak – kendini inciteceğinden endişelendim – yüzü
    sıkıntılı, gözlerime baktı.
    “Kaçamak cevapları geçmemiş miydik?” diye sordum sessizce.
    Bir ikilemle boğuşarak aşağı baktı. Birdenbire dikeldi ve gözleri kocaman
    açıldı. İlk defa yüzünde korku belirdi.
    “Aman Tanrım!” diye soludu.
    Panikledim. Ne görmüştü? Onu nasıl korkutmuştum?
    Sonra bağırdı. “Yavaşla!”
    “Sorun ne?” Dehşetin nereden geldiğini anlayamamıştım.
    “Saatte 100 mille gidiyorsun!” Pencereden dışarı baktı ve arkamızdan yarışan
    karanlık ağaçlardan ürktü.
    Bu küçük şey, sadece biraz hız, onun korkuyla bağırmasına mı neden
    olmuştu?
    Gözlerimi devirdim. “Sakin ol Bella.”
    “Bizi öldürmeye mi çalışıyorsun?” diye sordu, sesi yüksek ve gergindi.
    “Bir yere çarpmayacağız.” diye söz verdim.
    Keskin bir nefes aldı ve sonra biraz daha normal bir tonla konuştu. “Niye bu
    kadar acele ediyorsun?”
    “Ben her zaman böyle sürerim.”
    Yüzüne baktım ve şoka girmiş ifadesiyle eğlendim.
    “Gözlerini yolda tut!” diye bağırdı.
    “Daha önce hiç kaza yapmadım Bella. Ceza bile almadım.” Sırıttım ve alnıma
    dokundum. Bu olayı daha da komik yapıyordu – ona bu kadar garip ve gizli bir
    şeyle ilgili şaka yapabilmenin gülünçlüğü. “İçinde radar bulucu var.”
    “Çok komik,” dedi alayla, sesi korkulu olmaktan çok öfkeliydi. “Charlie bir
    polis, hatırladın mı? Ben trafik kurallarına uymam öğretilerek büyütüldüm. Ayrıca,
    eğer bir ağaca çarpıp bizi Volvo pestiline çevirirsen, büyük ihtimalle kalkıp
    yürüyebilirsin.”
    “Muhtemelen.” dedim ve neşesizce güldüm. Evet, bir araba kazasında
    başımızdan farklı şeyler geçerdi. Araba sürme becerilerime rağmen, korkmakta
    haklıydı… “Ama sen yapamazsın.”
    İç çekerek yavaşladım. “Mutlu musun?”
    Hız göstergesine baktı. “Neredeyse.”
    Bu hala ona göre hızlı mıydı? “Yavaş sürmekten nefret ediyorum.” diye
    mırıldandım; ama yine de iğnenin bir çentik daha inmesine izin verdim.
    “Bu mu yavaş?”
    “Araba sürüşüme bu kadar yorum yeter.” dedim sabırsızca. Bana sorumu kaç
    kere tekrarlattıracaktı? Üç kere? Dört? Teorileri o kadar korkunç muydu? Bilmek
    zorundaydım – hemen. “Hala son teorini bekliyorum.”
    Tekrar dudağını ısırdı ve ifadesi üzüntülü, neredeyse acılı bir şekle büründü.
    Sabırsızlığıma hakim oldum ve sesimi yumuşattım. Strese girmesini
    istemiyordum.
    “Gülmeyeceğim.” diye söz verdim, bunun onu konuşmaya isteksiz yapan tek
    utanç olmasını umarak.
    “Daha çok bana kızmandan korkuyorum.” diye fısıldadı.
    Sesimi normal kalması için zorladım. “O kadar kötü mü?”
    “Evet, oldukça.”
    Gözlerime bakmayı reddederek aşağı baktı. Saniyeler geçti.
    “Devam et.” diye cesaretlendirdim.
    Sesi alçaktı. “Nasıl başlayacağımı bilmiyorum.”
    “Niye başından başlamıyorsun?” Yemekten önceki sözlerini hatırladım.
    “Kendi başına varmadığını söylemiştin.”
    “Hayır.” diye katıldı ve yine sessizlik oldu.
    Ona ilham vermiş olabilecek şeyleri düşündüm. “Nereden başladı – bir kitap?
    Bir film?”
    Evde yokken koleksiyonlarına bakmalıydım. Bram Stoker ya da Anne Rice’ın
    orada olup olmadığı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
    “Hayır.” dedi tekrar. “Cumartesi günü, kumsalda.”
    Bunu beklemiyordum. Hakkımızdaki yerel dedikodular hiçbir zaman çok
    garip ya da çok açık olmamıştı. Kaçırdığım yeni bir söylenti mi vardı? Bella
    ellerinden bana baktı ve yüzümdeki şaşkınlığı gördü.
    “Eski bir aile dostuna rastladım – Jacob Black.” diye devam etti. “Babası ve
    Charlie benim bebekliğimden beri arkadaş.”
    Jacob Black – isim tanıdık değildi ama yine de bana bir şeyi hatırlatıyordu…
    bir zamanı, çok önce… Ön camdan dışarı bakarak bir bağlantı bulabilmek için anıları
    gözden geçirdim.
    “Babası Quileute büyüklerinden biri.” dedi.
    Jacob Black. Ephraim Black. Bir torun, şüphesiz.
    Bu olabileceğin en kötüsüydü.
    Gerçeği biliyordu.
    Araba yolun kıvrımlarının çevresinden uçarken vücudum acıyla katılaşmıştı –
    arabayı sürmek için gerekli olan otomatik eylemler dışında hareketsizdim.
    Gerçeği biliyordu.
    Ama… eğer gerçeği cumartesi öğrendiyse… o zaman bütün akşam boyunca
    biliyordu… ve yine de…
    “Yürüyüşe çıktık.” dedi. “Bana eski efsanelerden bahsediyordu – korkutmaya
    çalışıyordu sanırım. Bir tane anlattı…”
    Durakladı; ama artık rahatsızlığa gerek yoktu; ne söyleyeceğini biliyordum.
    Kalan tek gizem onun şimdi niye benimle olduğuydu.
    “Devam et.” dedim.
    “Vampirlerle ilgili,” dedi, sesi bir fısıltıdan daha alçaktı.
    Bir şekilde, kelimeyi sesli söylediğini duymak, bildiğini bilmekten de daha
    kötüydü. Kulağa geliş biçiminden irkildim; ama sonra kendimi tekrar kontrol altına
    aldım.
    “Ve sen de hemen beni mi düşündün?” diye sordum.
    “Hayır. O… ailenden bahsetti.”
    Ephraim’in kendi soyundan birinin antlaşmayı bozması ne kadar ironikti.
    Torun, belki de torunun çocuğu. Kaç yıl olmuştu? Yetmiş?
    Efsanelere inanan yaşlı adamların tehlike olmadığını anlamalıydım. Tabii ki,
    genç nesil – uyarılmış; ama bu inançları gülünç bulan nesil – tabii ki, açığa çıkma
    tehlikesi orada yatıyordu.
    Sanırım bu, benim kıyıdaki küçük, savunmasız kabileye saldırmakta serbest
    olduğum anlamına geliyordu. Ephraim ve koruyuculardan oluşan sürüsü uzun süre
    önce ölmüştü…
    “Sadece gülünç bir batıl inanç olduğunu düşünüyor.” dedi Bella aniden, sesi
    yeni bir endişeyle dolu olarak. “Bunların hiçbirine inanmamı beklemedi.”
    Gözümün kenarından, ellerini zorlukla büktüğünü gördüm.
    “Benim hatamdı,” dedi kısa bir duraklamadan sonra ve utanmışçasına başını
    eğdi. “Onu söylemeye ben zorladım.”
    “Niye?” Sesimi normal tutmak artık o kadar zor değildi. En kötü şey zaten
    olmuştu.Açığa çıkan şeyin detaylarını konuştukça, sonuçlarına gelmemize gerek
    kalmayacaktı.
    “Lauren seninle ilgili bir şey söyledi – beni kızdırmaya çalışıyordu.” Anıyı
    hatırlayınca yüzünü buruşturdu. Bella’nın birinin benim hakkında konuşması
    üzerine niye kızacağını merak ettim, hafifçe dikkatim dağıldı… “Çocuklardan bir
    tanesi de senin ailenin bu bölgeye gelmediğini söyledi; ama söylediklerinin altında
    başka bir şey kastetmiş gibi geldi. O yüzden Jacob’ı yalnız yakaladım ve onu
    kandırarak ağzından laf aldım.”
    Bunu itiraf ettiğinde başını daha da aşağı eğdi ve yüz ifadesi… suçlu göründü.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:12 pm

    Ondan uzağa baktım ve güldüm. O suçlu mu hissediyordu? Herhangi bir çeşit
    suçlama hak eden ne yapmış olabilirdi ki?
    “Nasıl?”
    “Flört etmeye çalıştım – tahmin ettiğimden daha çok işe yaradı.” diye açıkladı
    ve sesi bu başarının anısını düşününce kuşkucu çıktı.
    Sadece hayal edebilirdim – tamamen farkında olmadan, erkek her şeye olan
    cazibesi düşünülürse – eğer çekici olmaya çalışırsa ne kadar karşı konulamaz
    olacağını.
    Birdenbire o kuşkusuz çocuğa karşı acımayla doldum.
    “Bunu görmek isterdim,” dedim ve tekrar kara mizahla güldüm. Çocuğun
    tepkisini görmeyi dilerdim, harap oluşuna kendim şahit olmayı. “Ve sen beni
    insanları büyülemekle suçluyorsun – zavallı Jacob Black.”
    Açığa çıkmamın sebebi olan oğlana beklediğim kadar sinirli değildim.
    Bilmiyordu. Ve birinden bu kızın istediği şeyi reddetmesini nasıl bekleyebilirdim?
    Hayır, sadece onun çocuğun zihnine verdiği hasara acırdım.
    Yüzünün kızarmasının aramızdaki havayı ısıttığını hissettim. Ona bir bakış
    attım, camdan dışarı bakıyordu. Tekrar konuşmadı.
    “Ondan sonra ne yaptın?” diye sordum. Korku hikayesine geri dönme
    vaktiydi.
    “İnternette biraz araştırma yaptım.”
    Her zaman pratik. “Ve bu seni ikna etti mi?”
    “Hayır.” dedi. “Hiçbir şey uymadı. Çoğu saçmaydı. Ve sonra–”
    Tekrar sözünü yarıda bıraktı ve dişlerinin birbirine kenetlendiğini duydum.
    “Ne?” diye sordum. Ne bulmuştu? Kabusla ilgili ne ona mantıklı gelmişti?
    Kısa bir duraklamadan sonra fısıldadı, “Önemli olmadığına karar verdim.”
    Şok yarım saniyeliğine bütün düşüncelerimi dondurdu ve sonra hepsini
    yerine oturttu. Arkadaşlarıyla kaçmak yerine niye onları uzaklaştırdığını. Niye kaçıp,
    polis diye bağırmak yerine benim arabama bindiğini.
    Tepkileri her zaman yanlıştı – her zaman tamamen yanlıştı. Tehlikeyi kendi
    çekiyordu. O davet ediyordu.
    “Önemli değil mi?” dedim dişlerimin arasından, öfkeyle dolu olarak.
    Korunmamaya bu kadar… bu kadar... bu kadar kararlı olan birini nasıl
    koruyacaktım?
    “Hayır.” dedi alçak bir sesle. “Ne olduğun benim için önemli değil.”
    İnanılmazdı.
    “Bir canavar olmama aldırmıyor musun? İnsan olmamama?”
    “Hayır.”
    Niye bu kadar kararlı olduğunu merak etmeye başladım.
    Sanırım ona en iyi bakımı ayarlayabilirdim… Carlisle’ın en becerikli
    doktorlarla, en yetenekli terapistlerle bağlantıları olmalıydı. Belki onunla ilgili ne
    sorun varsa, bir vampirin yanında kalbinin düzenli ve sakince atmasına neden olan
    her neyse, onu düzeltmek için bir şeyler yapılabilirdi. Bakımı izlerdim, doğal olarak,
    ve izinli oldukça onu ziyaret ederdim…
    “Öfkelisin.” diye iç çekti. “Hiçbir şey söylememeliydim.”
    Sanki bu rahatsız edici eğilimlerini saklamak herhangi birimize yardım
    edermiş gibi.
    “Hayır. Ne düşündüğünü bilmeyi tercih ederim – düşündüğün şey delice olsa
    bile.”
    “Yine haksız mıyım o zaman?” diye sordu biraz savaşçı bir tavırla.
    “Kastettiğim o değildi!” Dişlerim tekrar birbirine kilitlendi. “’Önemli değil!’”
    diye tekrarladım.
    Soluğu kesildi. “Haklı mıyım?”
    “Fark eder mi?”
    Derin bir nefes aldı. Cevabını öfkeyle bekledim.
    “Pek değil.” dedi, sesi tekrar toparlanmıştı. “Ama merak ediyorum.”
    Pek değil. Gerçekten önemli değildi. Umurunda değildi. Benim insan
    olmadığımı, bir canavar olduğumu biliyordu ve bu onun için gerçekten önemli
    değildi.
    Akli dengesi konusundaki endişelerimin yanında, içimde umudun
    kabardığını hissettim. Onu bastırmaya çalıştım.
    “Neyi merak ediyorsun?” diye sordum. Artık sır kalmamıştı, sadece küçük
    ayrıntılar vardı.
    “Kaç yaşındasın?” diye sordu.
    Cevabım yerleşmişti ve otomatikti. “On yedi.”
    “Peki ne kadar zamandır on yedi yaşındasın?”
    Tepeden bakan tonuna gülmemeye çalıştım. “Bir süredir.” diye itiraf ettim.
    “Tamam.” dedi, aniden istekle. Bana gülümsedi. Ruh sağlığıyla ilgili
    endişelenerek ona geri baktığımda daha da genişçe güldü. Yüzümü buruşturdum.
    “Gülme,” diye uyardı. “Ama nasıl gündüzleri dışarı çıkabiliyorsun?”
    İsteğine rağmen güldüm. Araştırmasında alışılmadık hiçbir şey
    yakalayamamıştı anlaşılan. “Efsane.” dedim.
    “Güneşte yanma?”
    “Efsane.”
    “Tabutlarda uyuma?”
    “Efsane.”
    Uyku uzun zamandır hayatımın bir parçası olmamıştı – Bella’nın rüya
    görüşünü izlediğim bu son gecelere kadar.
    “Ben uyuyamam.” diye mırıldandım sorusuna daha geniş cevap vererek.
    Bir anlığına sessizdi.
    “Hiç mi?”
    “Hiç.”
    Gür kirpiklerinin altındaki büyük gözlerine baktım ve uyumaya özlem
    duydum. Daha önceki gibi kayıtsızlık için, sıkıntıdan kaçmak için değil, rüya görmek
    istediğim için. Belki bilinçsiz olabilirsem, rüya görebilirsem, birkaç saatliğine onunla
    beraber olabileceğim bir dünyada yaşayabilirdim. O benimle ilgili düş görüyordu.
    Ben de onunla ilgili görmek istiyordum.
    Bana baktı, ifadesi merakla doluydu. Gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.
    Ben onu düşleyemezdim. O beni düşlememeliydi.
    “Daha en önemli soruyu sormadın.” dedim, sessiz göğsüm öncekinden daha
    soğuk ve sert bir halde. Anlamaya zorlanmak zorundaydı. Bir noktada, şimdi ne
    yapıyor olduğunu anlamak zorundaydı. Bunların hepsinin önemli olduğunu
    anlamaya zorlanmalıydı – diğer her etkenden daha fazla. Onu sevdiğim gerçeği gibi
    etkenlerden.
    “Hangi soru?” diye sordu şaşırarak.
    Bu sadece sesimi daha da sertleştirdi. “Nasıl beslendiğim hakkında endişeli
    değil misin?”
    “Ah. O soru.” Değerlendiremeyeceğim bir tonda konuşmuştu.
    “Evet, o soru. Kan içip içmediğimi öğrenmek istemiyor musun?”
    Sorumdan irkildi. Sonunda. Anlıyordu.
    “Jacob bu konuda bir şey söyledi.” dedi.
    “Jacob ne dedi?”
    “İnsanları avlamadığınızı söyledi. Ailenin tehlikeli olmaması gerektiğini,
    çünkü sadece hayvanları avladığınızı söyledi.”
    “Tehlikeli olmadığımızı mı söyledi?”
    “Tam değil. Tehlikeli olmamanız gerektiğini söyledi; ama Quileute’ler sizi
    hala topraklarında istemiyorlarmış, sadece önlem olarak.”
    Düşüncelerim umutsuz bir hırlama içindeyken ve boğazım tanıdık susuzlukla
    ağrırken yola baktım.
    “Yani haklı mıydı?” diye sordu sakince, sanki hava durumu sunuyormuş gibi.
    “İnsanları avlamama konusunda?”
    “Quileute’lerin hafızaları güçlüdür.”
    Düşünceyle başını salladı.
    “Bu seni rahatlatmasın.” dedim çabucak. “Bizle mesafelerini korumakta
    haklılar. Hala tehlikeliyiz.”
    “Anlamadım.”
    “Deniyoruz.” dedim. “Genelde yaptığımız şeyde iyiyiz. Bazen hatalar
    yapıyoruz. Ben, örneğin, kendime seninle yalnız olma izni vererek.”
    Kokusu hala arabanın içinde bir kuvvetti. Alışmaya başlıyordum, nerdeyse
    görmezden gelebiliyordum; ama vücudumun onu hala yanlış nedenden arzuladığını
    inkar edemezdim. Ağzım zehir içinde yüzüyordu.
    “Bu bir hata mı?” diye sordu, tonunda kalp kırıklığı vardı. Sesi beni silahsız
    bıraktı. O benimle birlikte olmak istiyordu – her şeye rağmen, o benimle olmak
    istiyordu.
    Umut tekrar kabardı ve ben onu geri bastırdım.
    “Çok tehlikeli bir hata.” dedim ona dürüstçe.
    Bir süre cevap vermedi. Soluk alıp verişinin değiştiğini duydum – korku gibi
    gelmeyen garip şekillerde aksadı.
    “Daha çok şey anlatsana.” dedi aniden, sesi ıstırapla bozulmuştu.
    Onu dikkatle inceledim.
    Acı çekiyordu. Buna nasıl izin vermiştim?
    “Ne öğrenmek istiyorsun?” diye sordum, onu acı çekmekten kurtaracak bir
    yol düşünmeye çalışarak. İncinmemeliydi. Onun incinmesine izin veremezdim.
    “Niye insanların yerine hayvanları avladığınızı söyle.” dedi hala ıstırap içinde.
    Besbelli değil miydi? Ya da belki bu da onun için önemli değildi.
    “Canavar olmak istemedim.” diye mırıldandım.
    “Ama hayvanlar yeterli mi?”
    Başka bir karşılaştırma aradım, onun anlayabileceği bir yol. “Emin
    olamıyorum, tabii ki; ama ben bunu tofu ve soya sütüyle yaşamaya benzetiyorum;
    kendimize vejetaryen diyoruz, aramızda yaptığımız bir şaka. Açlığı – daha doğrusu
    susuzluğu – tamamen gidermiyor; ama bize karşı koymak için yetecek kadar güç
    veriyor. Çoğu zaman.” Sesim alçaldı; onun içinde olmasına izin verdiğim tehlikeden
    utanıyordum. İzin vermeye devam ettiğim tehlikeden… “Bazen diğerlerinden daha
    zor oluyor.”
    “Şimdi senin için çok mu zor?”
    İç çektim. Tabii ki benim cevap vermek istemediğim soruyu soracaktı. “Evet.”
    diye itiraf ettim.
    Fiziksel tepkisini bu sefer doğru tahmin ettim: nefes alıp verişi düzenli
    aralıklarlaydı, kalp atışı da düzenini takip ediyordu. Bunu beklemiştim; ama
    anlayamamıştım
    Nasıl olurdu da korkmazdı?
    “Ama şimdi aç değilsin.” diye fikrini belirtti, kendinden tamamen emin bir
    şekilde.
    “Niye böyle düşünüyorsun?”
    “Gözlerin,” dedi, ses tonu laubaliydi. “Bir teorim olduğunu söylemiştim. Fark
    ettim ki, insanlar – özellikle erkekler – aç olduklarında daha aksi oluyorlar.”
    Tanımlamasına güldüm: aksi. Bu hafif kalıyordu; ama her zamanki gibi
    haklıydı.
    “Dikkatlisin değil mi?” Tekrar güldüm.
    Hafifçe gülümsedi, kaşlarının arasındaki kıvrım, sanki bir şeye
    odaklanıyormuş gibi geri döndü.
    “Bu hafta sonu Emmett’le avlanıyor muydunuz?” diye sordu gülüşüm
    kesildiğinde.
    Sıradan şekilde konuşması sinir bozucu olduğu kadar büyüleyiciydi de. Bu
    kadar şeyi kabul edip aşabilir miydi? Ben, şoka girmeye onun gözüktüğünden daha
    yakındım.
    “Evet.” dedim ve sonra burada bırakacakken, restorandaki o garip dürtüyü
    hissettim: Onun beni tanımasını istiyordum. “Gitmek istemedim,” diye devam ettim,
    “ama gerekliydi. Susamış değilken senin etrafında olmak biraz daha kolay.”
    “Niye gitmek istemedin?”
    Derin bir nefes aldım ve gözlerine bakmak için döndüm. Bu çeşit dürüstlük,
    çok farklı bir şekilde zordu.
    “Bu beni… endişelendiriyor.” Sanırım bu kelime yeterliydi, yeterince güçlü
    olmasa da, “Senden uzak olmak. Geçen perşembe okyanusa düşmemeni ya da bir
    şeylere çarpmamanı isterken şaka yapmıyordum. Bu gece olanlardan sonra, bütün
    hafta sonunu bir yerlerine bir şey yapmadan atlatabildiğine şaşırdım.” Sonra
    avuçlarındaki çizikleri hatırladım. “Eh, tamamen atlatamamışsın.” dedim.
    “Ne?”
    “Ellerin,” diye hatırlattım.
    İç çekti ve yüzünü buruşturdu. “Düştüm.”
    Doğru tahmin etmiştim. “Ben de öyle düşünmüştüm.” dedim gülümsememi
    zaptedemeyerek. “Sanırım, sen olunca çok daha kötü olabilirdi – ve bu ihtimal
    uzakta olduğum bütün zaman boyunca bana işkence çektirdi. Çok uzun bir üç
    gündü. Gerçekten Emmett’in sinirlerini bozdum.” Açıkçası, bu geçmiş zamana ait
    değildi. Muhtemelen hala Emmett’i ve ailemin kalanını da rahatsız ediyordum. Alice
    dışında…
    “Üç gün?” diye sordu, sesi aniden keskinleşmişti. “Sen dün gelmedin mi?”
    Tonundan bir anlam çıkaramadım. “Hayır, pazar günü döndük.”
    “O zaman niye hiçbiriniz okulda değildiniz?” diye sordu. Öfkesi kafamı
    karıştırdı. Bu sorunun mitolojiyle ilişkili olduğunu anlamış gözükmüyordu.
    “Güneşin bana zarar verip vermediğini sordun ve vermiyor,” dedim. “ama
    güneş ışığında dışarı çıkamam, en azından, insanların beni görebileceği yerlerde
    değil.”
    Bu gizemli rahatsızlığından dikkatini dağıttı. “Niye?” diye sordu kafasını
    yana eğerek.
    Bu sefer açıklamak için uygun bir benzetme bulabileceğimden şüpheliydim. O
    yüzden ona sadece “Bir ara gösteririm.” dedim ve sonra bunun ileride bozacağım bir
    söz olup olmadığını merak ettim. Onu tekrar görecek miydim, bu geceden sonra?
    Henüz onu, onu bırakmaya katlanacak kadar seviyor muydum?
    “Beni arayabilirdin.” dedi.
    Ne kadar garip bir sonuç. “Ama güvende olduğun biliyordum.”
    “Ama ben, senin nerede olduğunu bilmiyordum. Ben–” Aniden durdu ve
    ellerine baktı.
    “Ne?”
    “Bundan hoşlanmıyorum,” dedi utangaç bir şekilde, yanakları kızararak.
    “Seni görmemekten. Bu beni de endişelendiriyor.”
    Şimdi mutlu musun? diye sordum kendime. Eh, işte umutlanmamın hediyesi
    buydu.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:12 pm

    En çılgın hayallerimin gerçekten çok uzak olmadığını anladığımda,
    sersemlemiştim, sevinmiştim, dehşete düşmüştüm – daha çok dehşete düşmüştüm –
    Bir canavar olmamın onun için önemli olmamasının sebebi buydu. Kuralların artık
    benim için bir önemi olmamasıyla tamamen aynı sebeptendi. Artık doğru ve yanlışın
    bir etki yapmamasıyla, bütün önceliklerimin bir sıra aşağı inip en üstte bu kıza yer
    açmasıyla aynı sebep.
    Bella da bana değer veriyordu.
    Onu nasıl sevdiğimle karşılaştırılamayacağını biliyordum; ama burada
    benimle oturmak için hayatını tehlikeye atmasına yeterliydi, bunu gayet memnun bir
    şekilde yapmasına.
    Eğer doğru şeyi yapıp onu bırakırsam acı çekmesine yetecek kadar.
    Artık onu incitmeden yapabileceğim hiçbir şey yok muydu? Hiçbir şey?
    Uzak durmalıydım. Forks’a hiç geri dönmemeliydim. Ona acıdan başka hiçbir
    şey veremeyecektim.
    Bu şimdi beni kalmaktan alıkoyar mıydı? Daha kötü hale getirmekten?
    Şu anda hissettiklerimle, sıcaklığını tenimde duyarken…
    Hayır. Hiçbir şey beni alıkoyamazdı.
    “Ah,” diye inledim. “Bu yanlış.”
    “Ne dedim?” diye sordu, suçu üzerine almakta hızlı davranarak.
    “Görmüyor musun Bella? Kendimi perişan etmem bir şey; ama senin işe
    karışman tamamen başka bir şey. Böyle hissettiğini duymak istemiyorum.” Bu
    gerçekti, bu bir yalandı. En bencil yanım onu istediğim kadar onun da beni istediği
    bilgisi üzerine şimdi uçuyordu. “Bu yanlış, güvenli değil. Ben tehlikeliyim Bella –
    lütfen bunu kavra.”
    “Hayır.” dudakları huysuzca büküldü.
    “Ciddiyim.” Kelimeler dişlerimin arasından bir homurdanma şeklinde
    çıkarken kendime savaşıyordum.
    “Ben de,” diye ısrar etti. “Sana söyledim, ne olduğun benim için önemli değil.
    Artık çok geç.”
    Çok geç? Dünya, Bella uyurken ona doğru yaklaşan gölgeleri izlediğim
    bitmeyen saniyelerde soğukça siyah ve beyazdı. Kaçınılmaz, durdurulamaz.
    Gölgeler teninin rengini çalıp, onu karanlığın içine saplamışlardı.
    Çok geç? Alice’in görüşü kafamın içinde girdap gibi döndü, Bella’nın kan
    kırmızısı gözlerinin bana ruhsuzca bakışı. İfadesiz – ama bu gelecek için benden
    nefret etmemesinin yolu yoktu. Ondan her şeyi çaldığım için nefret etmemesinin.
    Hayatını ve ruhunu çaldığım için.
    Çok geç olamazdı.
    “Bunu asla söyleme.” diye tısladım.
    Yine dudağını ısırarak pencereden dışarı baktı. Elleri kucağında yumruk
    halindeydi. Soluğu aksadı ve çatladı.
    “Ne düşünüyorsun?” Bilmek zorundaydım.
    Bana bakmadan başını salladı. Yanağında bir şeyin kristal gibi parladığını
    gördüm.
    Istırap. “Ağlıyor musun?” Onu ağlatmıştım. Onu o kadar incitmiştim.
    Elinin arkasıyla yaşları sildi.
    “Hayır,” diye yalan söyledi sesi çatlayarak.
    Çok uzun zaman önce gömülmüş bir içgüdü elimi ona doğru uzattı – o bir
    saniyede hiç hissetmediğim kadar insan hissettim; ama sonra… olmadığımı
    hatırladım ve elimi indirdim.
    “Özür dilerim.” dedim. Ona aslında ne kadar üzgün olduğumu nasıl
    söyleyebilirdim? Yaptığım bütün aptalca hatalar için üzgün olduğumu. Hiç bitmeyen
    bencilliğim nedeniyle üzgün olduğumu. Benim ilk, trajik aşkımın ait olduğu kişi
    olacak kadar şanssız olduğu için ne kadar üzgün olduğumu. Kontrolüm dışında olan
    şeyler için de ne kadar üzgün olduğumu – ilk başta hayatını bitirmek için seçilen
    canavar olduğum için ne kadar üzgün olduğumu.
    Arabadaki kokuya olan berbat tepkimi görmezden gelerek derin bir nefes
    aldım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
    Konuyu değiştirmek, başka bir şey düşünmek istedim. Şansıma, onunla ilgili
    merakım doymak bilmezdi. Her zaman bir sorum vardı.
    “Bana bir şey söyle.”
    “Evet?” dedi içinde hala gözyaşları olan boğuk bir sesle.
    “Bu gece ben köşeye gelmeden önce ne düşünüyordun? İfadeni anlayamadım
    – korkmuş gözükmüyordun, sanki bir şeye çok dikkatle odaklanıyor gibiydin.”
    Yüzünü hatırladım – şimdi baktığım gözleri unutmaya çalışarak – oradaki kararlı
    bakışı hatırladım.
    “Bir saldırganın nasıl etkisiz hale getirileceğini hatırlamaya çalışıyordum.”
    dedi gittikçe toparlanarak. “Bilirsin işte, savunma yöntemleri. Burnunu beynine
    sokacaktım.” Toparlanışı açıklamasının sonuna kadar devam etmedi, sesi nefretle
    dolup taştı. Bu çok abartıydı ve kedi yavrusu öfkesi şimdi komik değildi. Kırılgan
    figürünü – sadece camın üzerindeki ipek – onu incitecek dolgun, ağır yumruklu
    insan canavarların gölgesinde görebiliyordum. Başımın içinde öfke kaynadı.
    “Onlarla kavga mı edecektin?” İnlemek istedim. İçgüdüleri ölümcüldü – kendi
    için.
    “Kaçmayı düşünmedin mi?”
    “Koşarken çok fazla düşerim.” dedi mahcup bir şekilde.
    “Peki ya yardım için bağırmak?”
    “Tam da o kısma geliyordum.”
    Başımı inanmazlıkla salladım. Forks’a gelmeden önce hayatta kalmayı nasıl
    başarmıştı?
    “Haklıydın,” dedim ekşi bir sesle. “Seni hayatta tutmak için kesinlikle kaderle
    savaşıyorum.”
    İç çekti ve pencereden dışarı bir bakış attı. Sonra tekrar bana baktı.
    “Yarın seni görecek miyim?” diye sordu aniden.
    Cehennem yolunda olduğum sürece – en azından yolculuğun tadını
    çıkarabilirdim.
    “Evet – teslim edecek bir ödevim var.” Ona gülümsedim ve bu iyi hissettirdi.
    “Sana öğle yemeğinde yer ayırırım.”
    Kalbi pırpır etti; benim ölü kalbim de birdenbire sıcak hissetti.
    Babasının evinin önünde arabayı durdurdum. Ayrılmak için hiçbir harekette
    bulunmadı.
    “Yarın orada olmaya söz verir misin?
    “Söz.”
    Yanlış şeyi yapmak nasıl bana bu kadar mutluluk verebiliyordu? Bunda
    kesinlikle ters bir şey vardı.
    Tatmin olup başını salladı ve ceketi çıkarmaya başladı.
    “Sende kalabilir.” dedim çabucak. Onu kendimden bir şeyle bırakmayı tercih
    ederdim. Bir hatıra ile, şu anda cebimde olan şişe kapağı gibi… “Yarın için bir
    ceketin yok.”
    Hüzünle gülümseyerek bana verdi. “Charlie’ye açıklama yapmak zorunda
    kalmak istemiyorum.” dedi.
    Bunu hayal edebiliyordum. Ona gülümsedim. “Doğru.”
    Elini kapının koluna koydu ve sonra durdu. Benim gitmesine izin vermek
    istemediğim kadar, o da gitmek istemiyordu.
    Onu korunmasız bırakmak, kısa bir süre bile…
    Peter ve Charlotte yoldaydı, Seattle’ı geçmiş olmalılardı şüphesiz; ama her
    zaman başkaları vardı. Bu dünya hiçbir insan için güvenli değildi ve özellikle onun
    için diğerlerine olduğundan daha tehlikeliydi.
    “Bella?” diye sordum, basitçe ismini konuşabilmenin verdiği memnuniyete
    şaşırarak.
    “Evet?”
    “Bana bir söz verir misin?”
    “Evet.” dedi kolayca; ama sonra karşı çıkmak için bir sebep düşünmüş gibi
    gözleri kısıldı.
    “Ormana yalnız girme,” diye uyardım onu, bu isteğe karşı çıkıp
    çıkmayacağını merak ederek.
    Şaşırdı, gözlerini kırpıştırdı. “Niye?”
    Güvenilmez karanlığa öfkeyle baktım. Işık olmaması benim gözlerim için
    problem değildi; ama başka bir avcı için de değildi. Bu sadece insanları kör ediyordu.
    “Oradaki en tehlikeli şey her zaman ben değilim,” dedim ona. “Burada
    bırakalım.”
    Titredi; ama çabucak toparlandı ve bana cevap verdiğinde gülümsüyordu.
    “Nasıl istersen.”
    Nefesi yüzüme dokundu, çok tatlı ve güzel kokuluydu.
    Bütün gece böyle kalabilirdim; ama uyumaya ihtiyacı vardı. İki arzu, içimde
    savaşmaya devam ederken eşit güçte gözüküyordu: onu istemeye karşı, güvende
    olmasını istemek.
    İhtimallere iç çektim. “Yarın görüşürüz.” dedim onu çok daha yakın bir
    zamanda göreceğimi bilerek. O beni yarına kadar görmeyecekti gerçi.
    “Yarın, o zaman.” dedi kapıyı açarken.
    Gitmesini izlerken, yine ıstırap…
    O çıkarken eğildim, onu orada tutmak isteyerek. “Bella?”
    Döndü ve sonra donakaldı, yüzlerimizi çok yakın bulduğuna şaşırmıştı.
    Ben de, yakınlıktan etkilenmiştim. Sıcaklık dalga dalga gelerek yüzümü
    okşuyordu. Yüzünün ipeksiliğini hissedebiliyordum…
    Kalp atışları hızlandı ve dudakları aralandı.
    “İyi uykular.” diye fısıldadım ve vücudumdaki ısrar – tanıdık susuzluk ve
    birdenbire hissettiğim yeni, garip açlık – bana onu incitecek bir şey yaptırmadan geri
    çekildim.
    Orada bir an gözleri büyük, afallamış ve hareketsiz oturdu. Büyülendiğini
    tahmin ettim.
    Benim gibi.
    Yüzü hala biraz şaşkın olmasına rağmen toparlandı ve arabadan, ayağına
    takılıp kendini doğrultmak için çerçeveye tutunmak zorunda kalarak çıktı.
    Güldüm – onun duyması için çok sessiz olduğunu umuyordum.
    Sendeleyerek ön kapıyı saran ışıklara ulaşmasını izledim. O an için
    güvendeydi ve ben emin olmak için kısa zaman içinde geri dönecektim.
    Arabayı sürerken gözlerini üzerimde hissedebiliyordum. Alıştığımdan çok
    değişik bir duyguydu. Genelde, istersem kendimi başkasının gözlerinden rahatlıkla
    izleyebilirdim. Garip bir şekilde heyecan vericiydi – izleyen gözlerin anlaşılmaz hissi.
    Bunun sadece onun gözleri olduğu için olduğunu biliyordum.
    Milyonlarca düşünce, ben geceye doğru amaçsızca sürerken kafamda birbirini
    kovaladı.
    Uzun bir süre hiçbir yere gitmeden, Bella’yı ve gerçeğin bilinmesinin
    inanılmaz rahatlığını düşünerek sokaklarda dolandım. Artık ne olduğumu bulacak
    diye korkuyla beklememe gerek yoktu. Biliyordu. Onun için önemli değildi. Bu
    açıkça onun için kötü bir şey olduğu halde, benim için şaşırtıcı derecede
    ferahlatıcıydı.
    Bundan çok, Bella’yı ve karşılıklı aşkı düşündüm. Beni, onu sevdiğim şekilde
    sevemezdi – böyle kuvvetli, yakıcı, mahvedici bir aşk muhtemelen onun narin
    vücudunu kırardı; ama yeterince güçlü hissediyordu. İçgüdüsel korkuyu bastırmaya
    yetecek kadar, benimle olmak istemesine yetecek kadar… Ve onunla beraber olmak
    şimdiye kadar yaşadığım en büyük mutluluktu.
    Bir süre – yalnızken ve başka kimseyi incitmiyorken – kendime trajediyi
    düşünmeden mutluluk hissetme izni verdim. Sadece o da bana değer verdiği için
    mutluluk hissetmeye, sadece onun sevgisini kazandığım için sevinmeye, sadece
    günlerce onun yakınında oturmayı, sesini duymayı ve gülümsemelerini kazanmayı
    hayal etmeye…
    O gülümsemeyi kafamda tekrar canlandırdım, dolgun dudaklarının
    köşelerinden yukarı doğru kıvrılışını, çenesinde beliren gamze izini, gözlerinin ısınıp
    eriyişini… Elleri bu gece benim elimin üzerinde çok yumuşak ve sıcak hissetmişti.
    Elmacık kemiklerinin üzerine gerilmiş hassas tenine – ipeksi, sıcak… çok narin.
    Camın üzerindeki ipek… korkutucu derecece kırılgan – dokunmanın nasıl
    hissedeceğini hayal ettim.
    Çok geç olana kadar düşüncelerimin nereye gittiğini görmemiştim. O yıkıcı
    savunmasızlığı üzerine düşünürken, yüzünün başka görüntüleri hayallerime
    izinsizce girdi.
    Gölgelerin içinde, korku yüzünden soluk bir renkle – yine de çenesi gergin ve
    kararlı, gözleri öfkeli, tamamen odaklanmış, ince vücudu üzerine gelen iri kıyım
    şekillere saldırmak üzere destekli, karanlıktaki kabuslar…
    “Ah.” diye inledim, onu sevmenin neşesi içinde unuttuğum kaynayan öfke,
    tekrar bir hiddet cehennemi olarak ortaya çıktı.
    Yalnızdım. Bella, evinin içinde güvendeydi; o an babasının Charlie Swan’ın –
    yasa uygulamasının başkanı, eğitimli ve silahlı – onun babası olmasından şiddetle
    memnun kaldım. Bu da bir şeydi, onun için bir kalkan.
    O güvendeydi. Benim intikam almam uzun süremezdi.
    Hayır. Daha iyisini hak ediyordu. Onun bir katile değer vermesine izin
    veremezdim.
    Ama… peki ya diğerleri?
    Bella güvendeydi, evet. Angela ve Jessica da şüphesiz yataklarında
    güvendeydiler.
    Yine de Port Angeles sokaklarında bir canavar başıboş dolanıyordu. Bir insan
    canavar – bu onu insanların sorunu mu yapardı? İşlemek için yanıp tutuştuğum
    cinayeti işlemek yanlıştı. Bunu biliyordum; ama onu tekrar saldırması için serbest
    bırakmak da doğru şey olamazdı.
    Restorandaki sarışın karşılayıcı. Tam olarak hiç bakmadığım garson. İkisi de
    beni saçma şekilde rahatsız etmişlerdi; ama bu, tehlike içinde olmayı hak ettikleri
    anlamına gelmiyordu.
    İkisi de birilerinin Bella’sı olabilirdi.
    Bu anlayış kararımı vermemi sağladı.
    Arabayı kuzeye çevirdim; bir amacım olduğu için hızlandım. Ne zaman beni
    aşan bir problem olsa – bunun gibi somut bir şey – yardım için nereye gideceğimi
    biliyordum.
    Alice verandada oturmuş beni bekliyordu. Garaja girmek yerine evin önünde
    durdum.
    “Carlisle çalışma odasında.” dedi ben soramadan.
    “Teşekkürler.” dedim geçerken saçını karıştırarak.
    Asıl sana teşekkürler, çağrıma cevap verdiğin için, diye düşündü alayla.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:12 pm

    “Ah.” Kapıda durup telefonu çıkardım ve açtım. “Özür dilerim, kim olduğuna
    bakmak için bile kontrol etmedim. Ben… meşguldüm.”
    “Evet, biliyorum. Ben de özür dilerim. Ne olacağını gördüğümde, sen
    yoldaydın.”
    “Çok yakındı.” dedim mırıldanarak.
    Özür dilerim, diye tekrarladı, kendinden utanarak.
    Bella’nın iyi olduğunu bildiğim için, yüce gönüllü olmak kolaydı. “Üzülme.
    Hepsini yakalayamayacağını biliyorum. Kimse senden her şeyi bilmeni beklemiyor
    Alice.”
    “Teşekkürler.”
    “Bu gece neredeyse seni yemeğe davet edecektim – fikrimi değiştirmeden
    yakaladın mı?”
    Sırıttı. “Hayır, onu da kaçırdım. Keşke bilseydim. Gelirdim.”
    “Böyle çok şey kaçıracak kadar neye odaklanıyordun?”
    Jasper yıldönümümüz hakkında düşünüyor. Güldü. Hediyemde bir karar vermemeye
    çalışıyor; ama sanırım ne olduğuna dair oldukça iyi bir fikrim var…
    “Utanmazın tekisin.”
    “Evvet.”
    Dudaklarını büzdü, ifadesinde bir suçlama iziyle bana baktı. Sonra daha çok
    dikkat ettim. Onlara bildiğini söyleyecek misin?
    İç çektim. “Evet. Sonra.”
    Hiçbir şey söylemeyeceğim. Bana bir iyilik yap ve Rosalie’ye ben ortalarda yokken
    söyle, olur mu?
    Ürktüm. “Tabii.”
    Bella oldukça iyi karşıladı.
    “Fazla iyi.”
    Alice bana sırıttı. Bella’yı küçümseme.
    Görmek istemediğim görüntüyü engellemeye çalıştım – Bella ve Alice, en iyi
    arkadaşlar.
    Sabırsızca iç çektim. Gecenin bir sonraki kısmını geçmek istiyordum; ama
    Forks’u bırakmaya biraz endişeliydim…
    “Alice…” diye başladım. Ne sormayı planladığımı gördü.
    Bu gece iyi olacak. Artık daha iyi bakıyorum. Bir nevi yirmi dört saatlik gözetim
    istiyor, değil mi?
    “En az.”
    “Her neyse, kısa zaman içinde onunla beraber olacaksın.”
    Derin bir nefes aldım. Bu gözler benim için çok güzeldi.
    “Haydi – şu işi bitir, böylece olmak istediğin yerde ol.” dedi bana.
    Başımı salladım ve Carlisle’ın odasına gittim.
    Beni bekliyordu, gözleri masasındaki kalın kitap yerine kapıdaydı.
    “Alice’in sana beni nerede bulacağını söylediğini duydum.” dedi ve
    gülümsedi.
    Onunla olmak, gözlerindeki anlayış ve zekayı görmek ferahlatıcıydı. Carlisle
    ne yapılacağını bilirdi.
    “Yardıma ihtiyacım var.”
    “Ne istersen Edward.” diye söz verdi.
    “Alice bu gece Bella’ya ne olduğunu söyledi mi?”
    Neredeyse ne olacağını, diye düzeltti.
    “Evet, neredeyse. İkilem arasında kaldım Carlisle. Onu… öldürmeyi… çok…
    istedim.” Kelimeler hızla ve hararetle çıkmaya başladı. “Çok fazla; ama bunun yanlış
    olacağını biliyordum, çünkü intikam olur, adalet değil. Sadece öfke, tarafsızlık değil.
    Yine de, bir seri tecavüzcü ve katili Port Angeles’ta dolaşması için bırakmak doğru
    olamaz. Oradaki insanları tanımıyorum; ama Bella’nın yerini bir başkası alabilir.
    Bütün o diğer kadınlar – birileri onlara benim Bella’ya karşı hissettiğim duyguları
    hissediyor olabilir. Eğer ona zarar gelirse acı çekeceğim gibi acı çekebilir. Bu doğru
    değil–”
    Geniş, beklenmedik gülümsemesi beni durdurdu.
    O senin için çok iyi değil mi? Çok fazla merhamet, çok fazla kontrol. Etkilendim.
    “İltifat aranmıyorum Carlisle.”
    “Tabii ki; ama düşüncelerime engel olamam değil mi?” Tekrar gülümsedi.
    “Ben hallederim. Sen dinlenebilirsin. Kimse Bella’nın yerine zarar görmeyecek.”
    Kafasındaki planı gördüm. Bu tamamen benim istediğim şey değildi,
    gaddarlık isteğimi tatmin etmiyordu; ama doğru olanın bu olduğunu
    görebiliyordum.
    “Onu nerede bulacağını göstereyim.” dedim.
    “Gidelim.”
    Yolda siyah çantasını kavradı. Bayıltmak için daha saldırgan bir yol seçerdim
    – çatlamış bir kafatası mesela – ama Carlisle’ın bunu kendi yöntemleriyle yapmasına
    izin verecektim.
    Arabamı aldım. Alice hala basamaklardaydı. Biz uzaklaşırken sırıttı ve el
    salladı. Benim için geleceğe baktığını gördüm; zorluk yaşamayacaktık.
    Karanlık, boş yolda yaptığımız yolculuk çok kısa sürdü. Dikkat çekmemek
    için farları kapalı tuttum. Bella’nın bu hıza nasıl tepki vereceğini düşünmek beni
    gülümsetti. O karşı çıktığında zaten normalden yavaş sürüyordum – onunla olan
    zamanımı uzatmak için.
    Carlisle da Bella’yı düşünüyordu.
    Onun Edward için bu kadar iyi olacağını tahmin etmemiştim. Bu beklenmedik bir şey.
    Belki bu bir şekilde olmalıydı. Belki de daha yüksek bir amacı vardı. Sadece…
    Bella’yı kar soğukluğunda bir ten ve kırmızı gözlerle canlandırdı, sonra
    görüntüden kaçındı.
    Evet. Sadece. Gerçekten. Çünkü böyle saf ve güzel bir şeyi yok etmenin içinde
    nasıl bir iyilik olabilirdi ki?
    Geceye doğru öfkeyle baktım, akşamın bütün neşesi düşünceleriyle
    kaybolmuştu.
    Edward mutluluğu hak ediyor. Alacağı var. Carlisle’ın düşüncelerinin şiddeti beni
    şaşırttı. Mutlaka bir yol olmalı.
    İkisine de inanabilmeyi diledim; ama Bella’ya olanların daha ileri bir amacı
    yoktu. Sadece Bella’nın hak ettiği hayatı yaşamasına katlanamayan, kötü, acımasız,
    çirkin bir kader.
    Port Angeles’ta kalmadım. Carlisle’ı Lonnie denen canavarın arkadaşlarıyla
    beraber hayal kırıklığı yaşadığı yere götürdüm – iki tanesi çoktan sızmıştı. Carlisle
    yakın olmanın benim için ne kadar zor olduğunu görebiliyordu – canavarın
    düşüncelerini ve anılarını, Bella’yla ilgili anıların, onun kadar şanslı olamayan
    kızların yüzleriyle karışmış görüntüleri…
    Soluk alıp verişim hızlandı. Direksiyona kenetlendim.
    Git Edward, dedi bana usulca. Ben diğerlerinin güvende olmasını sağlayacağım.
    Bella’ya geri dön.
    Bu söylenmesi tam olarak doğru şeydi. Onun ismi şu anda bana bir anlam
    ifade edebilecek tek şeydi.
    Onu arabada bıraktım ve Forks’a uyuyan ormanın içinden düz bir çizgi
    üzerinde koştum. Arabadan daha az zaman aldı. Evinin yanına gelip penceresinden
    girdiğimde sadece dakikalar geçmişti.
    Rahatlıkla iç çektim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Bella yatağında
    güvendeydi, rüya görüyordu, ıslak saçı yastığında deniz yosunu gibi
    dalgalanıyordu.
    Ama pek çok gecenin tersine, örtüleri omuzlarına kadar çekilmiş halde
    kıvrılmıştı. Üşümüştü, diye tahmin ettim. Her zamanki yerime yerleşmeden önce
    uykusunda ürperdi ve dudakları titredi.
    Kısa bir süre düşündüm ve sonra evin bu kısmını ilk defa keşfetmek üzere
    koridora çıktım.
    Charlie’nin horlamaları yüksek sesli ve düzenliydi. Neredeyse rüyasının
    konusunu yakalayabiliyordum. Su ve sabırlı bekleyişle ilgili bir şey… balık tutmak
    belki?
    İşte, merdivenlerin üzerinde umut verici bir dolap vardı. Açtım ve aradığım
    şeyi buldum. Küçük dolaptan en kalın battaniyeyi aldım ve odasına götürdüm.
    Uyanmadan önce geri koyacaktım ve kimse fark etmeyecekti.
    Battaniyeyi nefesimi tutarak ve dikkatle üzerine örttüm; eklenen yüke tepki
    vermedi. Sallanan sandalyeye geri döndüm.
    Endişeyle ısınmasını beklerken Carlisle’ı düşündüm, nerede olduğunu merak
    ettim. Planının pürüzsüz işleyeceğini biliyordum – Alice bunu görmüştü.
    Babamı düşünmek iç çekmeme neden oldu – Carlisle bana çok fazla
    inanıyordu. Onun olduğumu düşündüğü kişi olmayı diledim. O kişi, mutluluğu hak
    eden kişi, bu uyuyan kıza layık olmayı umabilirdi. Eğer o Edward olabilseydim her
    şey ne kadar da değişik olurdu.
    Bunu düşünürken, garip, davetsiz bir görüntü kafamın içinde belirdi.
    Bir anlığına, aklımdaki, Bella’nın yok edilmesine uğraşan o cadaloz kaderin
    yerinde meleklerin en aptalı ve umursamazı belirdi. Koruyucu bir melek – Carlisle’ın
    versiyonunda sahip olabileceğim bir şey. Gök renkli gözleri muzurlukla dolu,
    dudaklarında aldırışsız bir gülümsemeyle, melek Bella’yı öyle bir şekillendirmişti ki,
    onu görmezden gelmemin hiçbir yolu kalmamıştı. Dikkatimi çekmek için saçma
    derecede kuvvetli bir koku, merakımı alevlendirmesi için sessiz bir zihin, gözlerimi
    ayıramamam için huzur verici bir güzellik, saygımı kazanması için fedakar bir ruh
    vermiş, kendini koruma içgüdüsünü bırakmıştı – böylece Bella yanımda olmaya
    katlanabilecekti – ve son olarak, kendine çeken geniş bir kötü şans.
    Kayıtsız bir kahkahayla, sorumsuz melek narin eserini direkt olarak yolumun
    üzerine koymuş, Bella’yı hayatta tutmam için kusurlu ahlakıma güvenmişti.
    Bu görüşte, ben Bella’nın cezası değildim; o benim ödülümdü.
    Düşüncesiz meleğin hayaline kafamı salladım. Cadalozdan daha iyi değildi.
    Böyle tehlikeli ve aptalca davranan bir yüksek güç için iyi düşünemezdim. En
    azından çirkin kadere karşı savaşabilirdim.
    Ve benim meleğim yoktu. Onlar iyiler içindi – Bella gibi insanlar için. O
    zaman bütün bunların içinde onun meleği neredeydi? Onu kim koruyordu?
    Sessizce güldüm, o rolü şimdilik benim doldurduğumu fark edince
    şaşırmıştım.
    Bir vampir melek – bu bir abartıydı.
    Yaklaşık yarım saat sonra Bella sıkıca kıvrılmış olduğu şeklinden rahatladı.
    Nefes alıp verişi derinleşti ve mırıldanmaya başladı. Tatmin olarak gülümsedim. Bu
    küçük bir şeydi; ama en azından bu gece ben burada olduğum için daha rahat
    uyuyordu.
    “Edward.” diye iç çekti ve o da gülümsedi.
    O an için trajediyi ittim ve kendime tekrar mutlu olma izni verdim.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:13 pm

    11. Sorular

    CNN haberi ilk olarak verdi.
    Okula gitmeden haberlere rastladığıma memnundum, insanların bu durumu
    nasıl anlatacağını ve ne kadar dikkat çekeceğini duymak için endişeyle beklemiştim.
    Şansıma, bugün fazla haber vardı. Güney Amerika’da bir deprem olmuştu ve Orta
    Doğu’da politik bir kaçırma olayı vardı. Böylece olay, sadece birkaç cümle ve bir tane
    kalitesiz resimle, birkaç saniyede anlatıldı.
    “Alonzo Calderas Wallace, Teksas ve Oklahoma’da aranan seri tecavüzcü ve
    katil, isimsiz bir ihbar üzerine dün gece Portland, Oregon’da yakalandı. Wallace bu
    sabah erken saatlerde, polis istasyonuna sadece birkaç yarda ötede bilinçsiz halde
    bulundu. Yetkililer mahkemeye çıkarılmak için Houston’a mı, yoksa Ohlahoma’ya
    mı iade edileceği konusunda henüz kesin bir şey söylemediler.”
    Resim net değildi ve çekildiği sırada uzun bir sakalı vardı. Bella görse bile,
    muhtemelen onu tanımazdı. Görmemesini umdum; bu onu gereksiz yere
    korkuturdu.
    “Kasabadaki yorumu hafif olacak. Yerel ilgiyi çekmek için çok uzakta.” dedi
    Alice bana. “Carlisle’ın onu eyalet dışına götürmesi iyi olmuş.”
    Başımı salladım. Bella pek televizyon izlemezdi ve babasını da spor kanalı
    dışında bir şey izlerken hiç görmemiştim.
    Yapabileceğimi yapmıştım. Bu canavar artık avlanmıyordu ve ben de bir katil
    değildim. Son zamanlarda en azından. Carlisle’a güvenmekle doğru yapmıştım, her
    ne kadar bu canavarın böyle kolay kurtulamamış olmasını dilesem de. Kendimi
    Teksas’a iade edilmesini dilerken buldum, orada idam cezası bayağı çok
    veriliyordu…
    Hayır. Önemli değildi. Bunu arkamda bırakacak ve en önemli olana
    odaklanacaktım.
    Bella’nın odasından ayrılalı yarım saat olmamıştı. Şimdiden onu tekrar
    görebilmek için yanıp tutuşuyordum.
    “Alice, bir sakıncası–”
    Sözümü kesti. “Rosalie kullanır. Sinirli görünecek; ama biliyorsun ki
    arabasıyla hava atmaya bayılır.” Bir kahkaha attı.
    Sırıttım. “Okulda görüşürüz.”
    İç çekti ve sırıtmam silindi, yüzümü buruşturdum.
    Biliyorum, biliyorum, diye düşündü. Daha değil. Sen Bella’nın beni tanımasına
    hazır olana kadar bekleyeceğim. Bilmelisin gerçi, bencil olan sadece ben değilim. Bella da beni
    sevecek.
    Kendi kendime surat astım. Bella’nın istediği ile, Bella için iyi olan şeyler
    tamamen farklıydı.
    Arabamı evinin önüne park ettiğimde huzursuzluk hissetmeye başladım.
    İnsan atasözleri işlerin göze sabahları daha farklı göründüğünü söylerdi –
    uyuduktan sonra değiştiğini. Bella’ya sisli bir günün zayıf ışığında farklı görünür
    müydüm? Gecenin siyahlığında olduğumdan daha kötü mü yoksa daha iyi mi?
    Gerçek uyurken mi kafasına yerleşmişti? Sonunda korkar mıydı?
    Dün gece rüyaları huzurluydu gerçi. Tekrar tekrar adımı söylediğinde
    gülümsemişti. Birden çok, mırıldanarak kalmam için yalvarmıştı. Bunlar bugün
    hiçbir şey ifade etmez miydi?
    Gerginlikle, evinin içindeki sesleri dinleyerek bekledim – merdivenlerdeki
    hızlı, sendeleyen adımları, bir folyonun sert yırtılışını, kapısı sertçe kapatıldığında
    buzdolabının içindekilerin birbirine çarpışını. Acele ediyormuş gibiydi. Okula
    gitmek için heyecanlı mıydı? Bu düşünce beni tekrar gülümsetti, umutlandırdı.
    Saate baktım. Sanırım – kamyonetinin hız sınırını göze alırsak – biraz geç
    kalıyordu.
    Bella çantası omzundan kayarak, saçları karışık, şimdiden dağılmaya başlamış
    halde toplanmış olarak aceleyle evden çıktı. Giydiği kalın, yeşil kazak soğuk siste
    omuzlarının çökmesini engellemeye yeterli değildi.
    Uzun kazak onun için çok büyüktü. İnce vücut yapısını maskelemiş, bütün
    narin kıvrımları ve yumuşak çizgileri şekilsiz bir hale getirmişti. Buna, neredeyse
    dün giydiği mavi bluza benzer bir şey giymesini dilediğim kadar, minnettar da
    kalmıştım… kumaş dün tenine çok çekici şekilde sarılmıştı, köprücük kemiklerinin
    boğazının altındaki boşluktaki kıvrımının büyüleyiciliğini meydana çıkaracak kadar
    alçak kesimliydi. Mavi renk, narin vücudunun üzerinde su gibi süzülüyordu…
    Düşüncelerimi o şekilden çok çok uzakta tutmam daha iyiydi – zorunluydu –
    o yüzden giydiği, üzerine yakışmayan kazağa minnettardım. Hata yapmayı göze
    alamazdım ve dudakları… teni… vücudu… ile ilgili düşüncelerin yol açtığı garip
    açlıkların üzerinde durmak devasa bir hata olurdu. Yüz yıldır benden kaçan
    açlıkların… ama kendime onu dokunmayı düşünmek için izin veremezdim, çünkü
    bu imkansızdı.
    Onu incitirdim.
    Bella kapıya arkasını dönüp öyle aceleyle koştu ki, neredeyse arabamın
    yanından fark etmeden geçecekti.
    Sonra aniden durdu, çantası kolundan daha aşağı kaydı ve gözleri arabaya
    odaklanırken kocaman açıldı.
    İnsan hızında hareket etmeye hiç uğraşmadan dışarı çıktım ve kapıyı onun
    için açtım. Artık onu kandırmaya çalışmayacaktım – en azından yalnızken, kendim
    olacaktım.
    Sisin içinde birdenbire belirmeme şaşırarak tekrar bana baktı, sonra
    gözlerindeki şaşkınlık başka bir şeye dönüştü ve ben artık dün geceki düşüncelerinin
    değiştiğinden korkmuyordum – ya da değiştiğini ümit etmiyordum. Sıcaklık, merak,
    büyülenme, hepsi gözlerinin erimiş çikolatasında yüzüyordu.
    “Bugün okula benimle gitmek ister misin?” diye sordum. Dün geceki yemeğin
    aksine, seçmesine izin verecektim. Bundan sonra, her şey onun seçimi olmalıydı.
    “Evet, teşekkürler.” diye mırıldandı arabaya tereddütle girerek.
    Evet dediği kişi olmanın bana verdiği heyecan hiç azalacak mıydı? Bundan
    şüpheliydim.
    Ona katılma isteğiyle, hızla arabanın etrafından dolandım. Ani belirişime
    şaşırdığına dair hiçbir işaret göstermedi.
    Yanımda oturduğunda hissettiğim mutluluğun eşi yoktu. Ailemin sevgisi ve
    arkadaşlığından ne kadar keyif alsam da, dünyanın sunduğu çeşitli davetlere ve
    rahatsızlıklara rağmen, hiç bunun kadar mutlu olmamıştım. Bunun yanlış olduğunu
    ve muhtemelen iyi sonlanmayacağını bilmeme rağmen yüzümden gülümsememi
    uzun süre uzak tutamıyordum.
    Ceketim koltuğunun baş kısmında duruyordu. Ona baktığını gördüm.
    “Ceketi senin için getirdim.” dedim ona. Davetsizce ortaya çıkmamın bahanesi
    buydu. Hava soğuktu. Montu yoktu. Şüphesiz, bu kibarlığın kabul edilebilir bir
    şekliydi. “Hasta olmanı istemedim.”
    “O kadar da narin değilim.” dedi, gözlerimle buluşmaya tereddütlüymüş gibi,
    yüzüm yerine göğsüme bakarak; ama ben onu kandırmaya çalışmaya başlamadan
    önce ceketi giydi.
    “Değil misin?” diye mırıldandım kendi kendime.
    Ben okula doğru sürerken yola baktı. Sessizliğe sadece birkaç saniye
    dayanabilirdim. Bu sabah düşüncelerinin ne olduğunu bilmek zorundaydım. Güneş
    son doğduğundan beri çok şey değişmişti.
    “Ne, bugün bir sürü soru yok mu?” diye sordum konuyu tekrar hafif tutarak.
    Konuyu değiştirmeme memnun görünerek gülümsedi. “Sorularım seni
    rahatsız mı ediyor?”
    “Tepkilerin kadar değil.” dedim ona dürüstçe, gülümsemesine karşılık olarak
    gülümseyerek.
    Dudaklarının kenarları aşağı doğru indi. “Kötü tepkiler mi veriyorum?”
    “Hayır, problem de bu. Her şeyi çok sakin karşılıyorsun – bu doğal değil.”
    Nasıl olabilirdi? “Gerçekte ne düşündüğünü merak etmeme yol açıyor.”
    “Ne düşündüğümü sana her zaman söylüyorum.”
    “Değiştiriyorsun.”
    Dişlerini yine dudağına bastırdı. Bunu yaptığını fark ediyormuş gibi
    görünmüyordu – gerilime karşı bilinçsiz bir tepkiydi. “Pek değil.”
    Sadece bu kelimeler merakımı köpürtmeye yeterliydi. Benden ne saklıyordu?
    “Beni delirtmeye yetecek kadar.” dedim.
    Tereddüt etti ve sonra fısıldadı. “Duymak istemiyorsun.”
    Bir an düşünmem, bağlantıyı yakalamadan önce dünkü bütün konuşmayı
    kelime kelime aklımdan geçirmem gerekti. Çok fazla odaklanma gerektirdi, çünkü
    bana söylemesini istemeyeceğim hiçbir şey hayal edemiyordum... Ve sonra – sesinin
    tonu dün gecekiyle aynı olduğu için; yine aniden acı vardı – hatırladım. Bir kere,
    ondan düşüncelerini söylememesini istemiştim. Bunu asla söyleme, demiştim ona
    sinirle. Onu ağlatmıştım…
    Benden sakladığı bu muydu? Benimle ilgili duygularının derinliği miydi?
    Benim bir canavar olmamın onun için önemli olmaması ve fikrini değiştirmesi için
    çok geç olduğu mu?
    Konuşamıyordum; çünkü mutluluk ve acı kelimeler için çok güçlüydü,
    aralarındaki çatışma normal bir cevap verebilmem için çok vahşiydi. Kalbinin ve
    akciğerlerinin düzenli ritmi dışında araba sessizdi.
    “Ailenin geri kalanı nerede?” diye sordu aniden.
    Derin bir nefes aldım – arabanın içindeki kokuyu ilk defa gerçek acıyla içime
    çekerek; tatminle buna alıştığımı fark ettim – ve tekrar normal olabilmek için
    kendimi zorladım.
    “Rosalie’nin arabasını aldılar.” Söz konusu arabanın yanındaki boş yere park
    ettim. Gözlerinin büyümesini izlerken gülümsememi gizledim. “Gösterişli değil mi?”
    “Iı, vay. Eğer buna sahipse, niye seninle geliyor?”
    Rosalie Bella’nın tepkisinden keyif alırdı… eğer onunla ilgili objektif oluyor
    olsaydı, ki bu muhtemelen olmayacaktı.
    “Dediğim gibi, gösterişli. Uyum sağlamaya çalışıyoruz.”
    “Başaramıyorsunuz.” dedi bana ve tasasızca güldü.
    Gülüşünün neşeli, tamamen dertsiz sesi, başımı şüpheyle döndürürken, boş
    göğsümü ısıttı.
    “Eğer göze çarpmanıza neden oluyorsa Rosalie niye bununla geldi?” dedi
    merakla.
    “Fark etmedin mi? Bütün kuralları çiğniyorum.”
    Cevabım biraz korkutucu olmalıydı – o yüzden, tabii ki, Bella gülümsedi.
    Tıpkı dün geceki gibi, kapısını açmamı beklemedi. Okulda normal davranmak
    zorundaydım – bu nedenle engellemek için yeterince hızlı hareket edemedim – ama
    artık kendisine nezaketle davranılmasına alışmak zorundaydı, kısa zaman içinde.
    Ona cesaret edebileceğim kadar yakın yürürken yakınlığımın onu rahatsız
    edip etmediğini anlamak için dikkatlice işaretler aradım. İki kere eli benimkine değdi
    ve geri çekmedi. Bana dokunmak istiyormuş gibi görünüyordu… Soluk alıp verişim
    hızlandı.
    “Niye böyle arabalarınız var, eğer gizlilik arıyorsanız?” diye sordu yürürken.
    “Bir bağımlılık,” diye itiraf ettim. “Hepimiz hızlı sürmeyi seviyoruz.”
    “Belli,” diye mırıldandı ekşi bir sesle.
    Bakmadığı için cevaben sırıtmamı göremedi.
    I-ıh! Buna inanmıyorum! Bella bunu nasıl başardı? Anlamıyorum! Niye?
    Jessica’nın iç paniği düşüncelerimi böldü. Yağmurdan korunmak için
    kafeterya çatısının kenarının altında, kolunda Bella’nın montuyla bekliyordu. Gözleri
    inanmazlıkla büyümüştü.
    Kapıya doğru aceleyle giderken ona cevap vermedim. Bu farklı bir bakış
    açısıydı. Bella Alice’i tanımak ister miydi? Kız arkadaş olarak bir vampir ister miydi?
    Bella’yı düşününce… bu fikir muhtemelen onu hiç rahatsız etmezdi.
    Bella da onu fark etti. Jessica’nın yüz ifadesini gördüğünde yanağına açık
    pembe bir renk dokundu. Jessica’nın kafasındaki düşünceler, yüzünde oldukça
    belirgindi.
    “Selam Jessica. Hatırladığın için teşekkürler.” diye selamladı Bella onu. Monta
    uzandı ve Jessica hiçbir şey söylemeden onu verdi.
    İyi olsunlar ya da olmasınlar, Bella’nın arkadaşlarına kibar davranmalıydım.
    “Günaydın Jessica.”
    Vooa…
    Jessica’nın gözleri daha da açıldı. Garip ve eğlendiriciydi… ve dürüst olmak
    gerekirse… Bella’nın yanında olmanın beni ne kadar yumuşattığını anlamak biraz
    utandırıcıydı… Artık kimse benden korkmuyor gibi görünüyordu. Eğer Emmett
    bunu öğrenirse, bir sonraki yüzyıla kadar gülerdi.
    “Iı… Selam.” diye mırıldandı ve gözleri anlamla Bella’nın yüzüne kaydı.
    “Trigonometri’de görüşürüz.”
    Döküleceksin. Hayırı cevap olarak almayacağım. Ayrıntılar. Ayrıntıları öğrenmem
    gerekli! Edward CULLEN!! Hayat çok adaletsiz.
    “Evet, görüşürüz.” dedi Bella.
    Bütün hikaye. Daha azını kabul etmeyeceğim. Dün gece buluşmayı planlamışlar
    mıydı? Çıkıyorlar mı? Ne kadar zamandır? Bunu nasıl bir sır olarak saklayabilir? Niye böyle
    bir şey istesin? Sıradan bir şey olamaz – onunla cidden ilgili olmalı. Başka bir seçenek var
    mı? Öğreneceğim. Bilmemeye katlanamam. Onunla ilişkiye girip girmediğini merak
    ediyorum? Bayılacağım…
    Jessica’nın düşünceleri aniden dağıldı ve kafasında sözsüz
    fanteziler döndü. Tahminlerinden irkildim; sadece öncekiler gibi kendi yerine Bella’yı
    koyduğu için değil.
    Böyle olamazdı; ama yine de… yine de istiyordum.
    Bunu itiraf etmemek için direndim, kendime bile. Daha kaç yanlış şekilde
    Bella’yı isteyebilirdim? Hangisi onu öldürmemle sonuçlanırdı?
    Kafamı salladım ve konuyu hafifleştirmeye çalıştım.
    “Ona ne söyleyeceksin?” diye sordum Bella’ya.
    “Hey!” dedi öfkeyle fısıldayarak. “Benim aklımı okuyamadığını sanıyordum!”
    “Okuyamıyorum.” Şaşkınlıkla, kelimelerinden bir anlam çıkarmaya çalışarak
    ona baktım. Ah – mutlaka aynı anda aynı şeyleri düşünüyor olmalıydık. Hmm…
    Bundan oldukça hoşlanmıştım. “Ama,” dedim ona, “Onunkini okuyabiliyorum –
    seni sınıfta pusuya yatmış şekilde bekliyor olacak.”
    Bella inledi ve ceketi omuzlarından kaydırdı. Başta geri verdiğini anlamadım
    – bunu istemeyecektim; kalmasını tercih ederdim… bir hatıra olarak – o yüzden çok
    yavaş kaldım. Ceketi bana verdi ve ellerimin yardım etmek için uzandığını
    görmeden kollarını kendi montuna geçirdi. Kaşlarımı çattım; ama sonra o fark
    etmeden ifademi kontrol ettim.
    “Ee, ona ne söyleyeceksin?” diye bastırdım.
    “Biraz yardım? Ne öğrenmek istiyor?”


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:14 pm

    Gülümsedim ve başımı salladım. Ne düşündüğünü duymak istiyordum. “Bu
    adil değil.”
    Gözleri kısıldı. “Hayır, sen bilgini paylaşmıyorsun – asıl bu adil değil.”
    Doğru – çifte standartlardan hoşlanmıyordu.
    Sınıfının kapısına geldik – ondan ayrılmak zorunda kalacağım yere; Bayan
    Cope’un İngilizce dersimin saatlerinde bir değişiklik için bana yardım edip
    edemeyeceğini merak ettim… Odaklandım. Adil olabilirdim.
    “Gizlice çıkıp çıkmadığımızı merak ediyor,” dedim yavaşça. “Ve benim
    hakkımda hislerini.”
    Gözleri büyüdü – şaşkınlıkla değil; ama ustaca. Benim için açıklardı,
    okunabilirlerdi. Masumu oynuyordu.
    “Off,” diye mırıldandı. “Ne söylemeliyim?”
    “Hmm.” Her zaman benim kendisinden daha çok şey ele vermemi sağlamaya
    çalışıyordu. Nasıl cevap vereceğimi düşündüm.
    Saçının sis yüzünden hafifçe nemli, asi bir tutamı, omzundan sarkmış ve
    gülünç kazağı tarafından saklanan köprücük kemiklerinin üzerinde kıvrılmıştı.
    Gözlerimi saklanmış diğer hatlara çekiyordu…
    Tenine dokunmadan, dikkatle uzandım – sabah soğuğu benim dokunuşum
    olmadan da yeterliydi – ve tekrar dikkatimi dağıtmaması için, dağınık topuzuna
    doğru geri attım. Mike Newton’un onun saçına dokunduğu zamanı hatırladım ve
    çenem kasıldı. O zaman ondan kaçınmıştı. Tepkisi şimdi hiç benzer değildi; onun
    yerine gözleri hafifçe büyümüş, teninin altına kan hücum etmiş ve kalbi aniden
    düzensiz atmaya başlamıştı.
    Sorusuna cevap verirken gülümsememi saklamaya çalıştım.
    “Sanırım ilkine evet diyebilirsin… eğer senin için bir sakıncası yoksa–” onun
    seçimi, her zaman onun seçimi, “–başka açıklamalardan daha kolay.”
    “Sakıncası yok,” diye fısıldadı. Kalbi hala normal ritmini bulamamıştı.
    “Ve diğer soruya gelince…” Artık gülümsememi saklayamıyordum. “Bunun
    cevabını ben de dinliyor olacağım.”
    Bella’nın bunu düşünmesine izin ver. Yüzünden şok geçerken kahkahamı
    tuttum. Daha çok cevap için sormadan önce hızlıca döndüm. Ona istediği şeyi
    vermeme konusunda zorluk çekiyordum ve onun düşüncelerini duymak istiyordum,
    kendiminkileri değil.
    “Öğle yemeğinde görüşürüz.” dedim omzumdan doğru geriye göz atarak,
    hala arkamdan büyük gözlerle bakıp bakmadığını kontrol etmek için. Ağzı açılmıştı.
    Tekrar döndüm ve güldüm.
    Uzaklaşırken etrafımdaki şoka girmiş ve şüpheli düşüncelerin hayal meyal
    farkındaydım – gözler Bella’nın yüzü ve benim uzaklaşan figürüm arasında gidip
    geliyordu. Onlara çok az dikkat ettim. Odaklanamadım. Sınıfıma gitmek için ıslak
    çimlerin üzerinde yürürken ayaklarımı kabul edilebilir bir hızda hareket ettirmeye
    çalışmak yeterince zordu. Koşmak istiyordum – gerçekten koşmak, o kadar hızlı ki
    kaybolacaktım, o kadar hızlı ki uçuyormuşum gibi hissedecektim. Bir parçam çoktan
    uçuyordu.
    Sınıfa gittiğimde ceketi giyerek hoş kokusunun etrafımda dönmesine izin
    verdim. Şimdi yanacaktım – kokuya duyarsızlaşacaktım – ve sonra görmezden
    gelmek daha kolay olacaktı, öğle yemeğinde tekrar onunla birlikteyken…
    Öğretmenlerimin artık bana seslenmeye rahmet etmemeleri güzel bir şeydi.
    Bugün, onların beni hazırlıksız ve cevapsız yakalayacağı gün olabilirdi. Zihnim bu
    sabah aynı anda çok fazla yerdeydi; sadece vücudum sınıftaydı.
    Tabii ki, Bella’yı izliyordum. Bu doğal gelmeye başlıyordu – nefes almak
    kadar istemsiz. Morali bozuk bir Mike Newton’la konuşmasını duydum. Diyalogu
    hızlıca Jessica’ya yönlendirdi ve ben o kadar genişçe sırıttım ki, sağımda oturan Rob
    Sawyer görünür şekilde irkilip sırasında benden uzağa kaydı.
    Of. Tüyler ürpertici.
    Eh, tamamen kaybetmemiştim.
    Gevşek biçimde Jessica’nın da Bella için sorularını elemesini izliyordum.
    Dördüncü dersi, bu insan kızın taze dedikodu için meraklı olduğundan on kat daha
    istekli ve heyecanlı halde, zorlukla bekleyebildim.
    Angela Weber'i de dinliyordum.
    Ona duyduğum minnettarlığı unutmamıştım – ilk olarak Bella ile ilgili her
    zaman iyi şeyler düşündüğü için ve ikinci olarak dünkü yardımı için. O yüzden
    sabah istediği bir şeyi duymak için bekledim. Bunun kolay olacağını tahmin
    etmiştim; diğer insanlar gibi, mutlaka özellikle istediği bir şey olmalıydı. Birkaç tane
    belki. İsimsiz olarak yollayacaktım ve ödeşmiş olacaktık.
    Ve Angela düşünceleriyle neredeyse Bella kadar yardımcı olmayan biri
    olduğunu kanıtladı. Bir ergen için garip bir şekilde hayatından memnundu.
    Mutluydu. Belki de alışılmadık iyiliğinin sebebi buydu – istediği her şeye sahip olan
    ve sahip olduğu her şeyi isteyen nadir insanlardandı. Eğer öğretmenlerine ve
    notlarına dikkatini vermemişse, bu hafta sonu kumsala götüreceği ikiz kardeşlerini
    düşünüyordu – heyecanlarını neredeyse anne gibi bir hoşnutlukla bekliyordu.
    Genellikle onlara o bakıyordu; ama bu durumdan rahatsız değildi… Bu çok tatlıydı.
    Ama benim için pek yardımcı değildi.
    İstediği bir şey olmalıydı. Sadece bakmaya devam etmem gerekliydi; ama
    sonra. Bella’nın Jessica ile olan Trigonometri dersi gelip çatmıştı.
    İngilizce’ye giderken, nereye gittiğime bakmıyordum. Jessica çoktan yerine
    geçmişti. Bella’ın gelişini beklerken ayaklarını sabırsızca yere vuruyordu.
    Diğer taraftan, sınıftaki sırama oturduğumda, tamamen hareketsiz hale
    geldim. Arada sırada kıpırdanmayı kendime hatırlatmam gerekliydi, rolümü devam
    ettirmek için. Bu zordu, düşüncelerim Jessica’nınkilere odaklanmıştı. Dikkat
    edeceğini, Bella’nın yüzünü benim için okumaya çalışacağını umuyordum.
    Jessica’nın ayaklarını yere vuruşu, Bella içeri girdiğinde şiddetlendi.
    Suratı asık görünüyor. Niye? Belki de Edward Cullen’la aralarında hiçbir şey yoktur.
    Bu bir hayal kırıklığı olur. Ama… o zaman hala uygun demektir… Eğer aniden birileriyle
    çıkmakla ilgilenmeye başlamışsa, yardımcı olmanın benim için bir sakıncası yok…
    Bella’nın suratı asık değildi, isteksizdi. Endişelenmişti – bunların hepsini
    duyacağımı biliyordu. Kendi kendime gülümsedim.
    “Bana her şeyi anlat!” dedi Jessica, Bella hala montunu sırasının arkasına
    yerleştirirken. İsteksizce ve ihtiyatla hareket ediyordu.
    Öff, çok yavaş. Hadi çekici kısma geçelim!
    “Ne öğrenmek istiyorsun?” dedi Bella vakit kazanmaya çalışarak.
    “Dün gece ne oldu?”
    “Bana yemek ısmarladı ve sonra eve bıraktı.”
    Ve sonra? Hadi ama, bundan daha çok şey olmalı! Yalan söylüyor zaten, biliyorum.
    Bunu öğreneceğim.
    “Eve nasıl o kadar hızlı gelebildin?”
    Bella’nın şüpheli olan Jessica’ya gözlerini devirişini izledim.
    “Arabayı manyak gibi kullanıyor. Korkunçtu.”
    Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi ve ben Bay Mason’ın duyurularını
    bölerek sesli şekilde güldüm. Kahkahayı öksürüğe çevirmeye çalıştım; ama kimse
    kanmadı. Bay Mason bana sinirli bir bakış attı; fakat arkasındaki düşünceyi
    dinlemeye uğraşmadım bile. Jessica’yı dinliyordum.
    Hah. Gerçeği söylüyormuş gibi görünüyor. Niye beni bütün bunları kelime kelime
    ağzından almaya zorluyor? Eğer ben olsaydım hava atıyor olurdum.
    “Randevu gibi miydi – orada seninle buluşmasını mı söyledin?”
    Jessica Bella’nın ifadesinden şok geçerken onu izledi ve ne kadar hakiki
    gözüktüğünü görünce hayal kırıklığına uğradı.
    “Hayır – onu orada gördüğümde çok şaşırdım.” dedi Bella ona.
    Neler oluyor?? “Ama bugün seni okula bıraktı?” Hikayenin daha fazlası olmalı.
    “Evet – o da bir sürprizdi. Dün gece bir montum olmadığını fark etmiş.”
    Bu o kadar da eğlenceli değil, diye düşündü Jessica, yine hayal kırıklığına
    uğrayarak.
    Sorgulayışından sıkılmıştım – bilmediğim bir şey duymak istiyordum.
    “O zaman, yine çıkacak mısınız?” diye sordu Jessica.
    “Cumartesi günü beni Seattle’a götürmeyi teklif etti, çünkü kamyonetimin bunu
    başaramayacağını düşünüyor – bu sayılır mı?”
    Hmm. Şüphesiz… onunla ilgilenmek, ona dikkat etmek için, bir nevi. Onun tarafında
    mutlaka bir şeyler olmalı, eğer Bella’da yoksa bile. BU nasıl olabilir ki? Bella delinin teki.
    “Evet.”
    “Peki o zaman,” diye bitirdi Bella. “Evet.”
    “Vay… Edward Cullen.” Ondan hoşlanıyor ya da hoşlanmıyor, bu yine de büyük bir
    şey.
    “Biliyorum.” dedi iç çekerek Bella.
    Ses tonu Jessica’yı cesaretlendirdi. Sonunda – anlıyor gibi konuşuyor!
    Bekle!” dedi Jessica aniden en hayati sorusunu hatırlayarak. “Seni öptü mü?”
    Lütfen evet de ve sonra her saniyeyi anlat!
    “Hayır.” diye mırıldandı Bella ve sonra yüzü asılarak ellerine baktı. “Öyle değil.”
    Lanet olsun. Keşke… Ha. O da bunu dilermiş gibi.
    Suratımı astım. Bella bir şeye üzülmüş gibi görünüyordu; ama bu Jessica’nın
    tahmin ettiği gibi hayal kırıklığı olamazdı. Bunu isteyemezdi. Öğrendiklerinden
    sonra değil. Dişlerime yakın olmak istemezdi. Bildiğine göre, sivri dişlerim vardı.
    Titredim.
    “Belki cumartesi…” diye kışkırttı Jessica.
    Bella “Gerçekten şüpheliyim.” dediğinde daha da rahatsız gözüktü.
    Evet, gerçekten istiyor. Bu onun için berbat bir durum.
    Jessica’nın haklı gibi görünmesinin sebebi bütün bunları onun bakış açısından
    izlemem miydi?
    Yarım saniyeliğine, bu fikir dikkatimi dağıtmıştı, imkansızlığı, onu öpmenin
    nasıl bir şey olacağı. Benim dudaklarıma karşı onun dudakları, soğuk taşa karşı
    sıcak, yumuşak ipek…
    Ve sonra o ölürdü.
    Ürpererek kafamı salladım ve kendimi dikkatimi vermeye zorladım.
    “Ne konuştunuz?” Onunla konuştun mu yoksa şimdi yaptığın gibi ağzından her şeyi
    zorla çekip almak zorunda mı kaldı?
    Acıklı bir şekilde güldüm. Jessica’nın tahmini çok uzak değildi.
    “Bilmiyorum Jess, pek çok şeyden. İngilizce kompozisyonundan biraz konuştuk.”
    Çok az. Daha da geniş gülümsedim.
    Ah, hadi AMA! “Lütfen Bella! Bana biraz detay ver.”
    Bella bir an tereddüt etti.
    “Peki… tamam. Bir tane var. Garsonun onunla nasıl flört etmeye çalıştığını
    görmeliydin; ama o, ona hiç dikkat etmedi bile.”
    Paylaşmak için ne kadar garip bir ayrıntı. Bella’nın fark etmesine şaşırmıştım.
    Çok önemsiz bir şey gibi görünüyordu.
    İlginç… “Bu iyi bir işaret. Güzel miydi?”
    Hmm. Jessica bunun üzerine benim tahmin ettiğimden daha çok düşünmüştü.
    Mutlaka bir kız işi olmalıydı.
    “Çok.” dedi Bella ona. “Ve muhtemelen on dokuz ya da yirmi yaşındaydı.”
    Jessica’nın dikkati bir anlığına pazartesi günü Mike’la olan anısıyla dağılmıştı
    – Mike Jessica’nın güzel olduğunu bile düşünmediği bir garsona çok arkadaş canlısı
    davranmıştı. Anıyı itti ve sinirini bastırarak ayrıntılarla ilgili sorusuna geri döndü.
    “Daha iyi. Senden mutlaka hoşlanıyor olmalı.”
    “Öyle sanıyorum.” dedi Bella yavaşça ve ben sıramın kenarındaydım,
    vücudum hareketsiz ve sertti. “Ama söylemek zor. Her zaman çok gizemli.”
    Düşündüğüm kadar şeffaf ve kontrol dışı olmamalıydım. Yine de…
    dikkatliliğiyle… nasıl ona aşık olduğumu anlayamazdı? Konuşmamızı kafamdan
    tekrar geçirdim ve kelimeleri sesli söylemediğime neredeyse şaşırdım. Bu bilgi her
    sözümüzde alt metin olarak yer alıyormuş gibiydi.
    Vay. Bir erkek modelin karşısında nasıl oturur da konuşabilirsin? “Nasıl oluyor da
    onunla yalnız kalabilecek kadar cesur olabiliyorsun bilmiyorum.” dedi Jessica.
    Bella’nın yüzünde birdenbire şok belirdi. “Niye?”
    Garip bir tepki. Ne kastettiğimi düşündü? “O çok…” Doğru kelime ne? “Korkunç.
    Onunla konuşurken ne söyleyeceğimi bilemiyorum.”
    Bella gülümsedi. “Ben de onun etrafındayken tutarlı olma konusunda problem
    yaşıyorum.”
    Mutlaka Jessica’ya kendini iyi hissettirmeye çalışıyor olmalıydı. Biz
    beraberken neredeyse doğal olmayacak kadar soğukkanlıydı.
    “Pekala.” dedi Jessica iç çekerek. “O inanılmaz derecede göz kamaştırıcı.”
    Bella’nın yüzü birdenbire soğudu. Gözlerinde bir ortada bir adaletsizlik
    olduğu ve buna gücendiği zamanlarda olduğu gibi şimşekler çaktı. Jessica onun yüz
    ifadesindeki değişikliği fark etmedi.
    “Onunla ilgili bundan daha çok şey var.” dedi.
    Ooo. Şimdi bir yere geliyoruz. “Gerçekten mi? Ne gibi?”
    Bella bir süre dudağını ısırdı. “Doğru anlatamam,” dedi sonunda. “Ama
    yüzünün arkasında çok daha inanılmaz.” Jessica’dan uzağa baktı, gözleri hafifçe
    odağını kaybetmişti, sanki çok çok uzaktaki bir şeye bakıyormuş gibi.
    Şimdi hissettiğim duygu, Carlise ve Esme bani hak ettiğimden fazla
    övdüklerinde hissettiğime biraz benziyordu. Benzer; ama daha şiddetli, daha yakıcı.
    Bu saçmalıklarını başka bir yerde sat – o yüzden daha iyi hiçbir şey yok. Tabii söz
    konusu vücudu değilse. Bayılacağım. “Bu mümkün mü?” Jessica kıkırdadı.
    Bella dönmedi. Jessica’yı görmezden gelerek uzaklara bakmaya devam etti.
    Normal bir insan zevk alıyor olurdu. Belki soruları basit tutarsam. Ha ha. Bir
    anaokulu çocuğuyla konuşuyormuşum gibi. “O zaman, ondan hoşlanıyor musun?”
    Yine dimdik duruyordum.
    Bella Jessica’ya bakmadı. “Evet.”
    “Yani, ondan gerçekten hoşlanıyor musun?”
    “Evet.”
    Şu kızarmaya bak!
    Bakıyordum.
    “Ondan ne kadar hoşlanıyorsun?” diye sordu Jessica.
    İngilizce sınıfı alevler içinde kalabilirdi ve ben fark etmezdim bile.
    Bella’nın yüzü şimdi parlak kırmızıydı – sıcaklığı zihinsel resimden neredeyse
    hissedebiliyordum.
    “Çok.” diye fısıldadı. “Onun benden hoşlandığından daha çok; ama bununla ilgili
    ne yapabilirim bilmiyorum.”
    Kahretsin! Bay Varner ne sordu? “Iı – hangi sayı Bay Warner?”
    Jessica’nın artık Bella’yı sorgulayamaması iyiydi. Bir dakikaya ihtiyacım vardı.
    Bu kız ne düşünüyordu şimdi? Benden hoşlandığından daha çok? Nasıl bu sonuca
    varabilmişti? Ama bununla ilgili ne yapabilirim bilmiyorum? Bu ne anlama geliyordu?
    Bu sözlere mantıklı bir açıklama bulamıyordum. Neredeyse anlamsızlardı.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:15 pm

    Açık şeyler, mantıklı şeyler onun o garip beyninde bir şekilde bükülüp geriye
    gidiyordu. Benden hoşlandığından daha çok? Belki de henüz gelenekleri
    reddetmemeliydim.
    Dişlerimi gıcırdatarak saate öfkeyle baktım. Dakikalar bir ölümsüze nasıl bu
    kadar inanılmaz derecede uzun gelebilirdi? Bakış açım neredeydi?
    Bay Varner’ın bütün trigonometri dersi boyunca çenem kasılıydı. Ondan
    kendi sınıfımdaki dersten daha çok şey duydum. Bella ve Jessica tekrar konuşmadı;
    ama Jessica Bella’ya birkaç kere baktı ve bir kere yüzü görünmeyen bir sebeple
    parlak kırmızıydı.
    Öğle yemeği yeterince hızlı gelemedi.
    Jessica’nın ders bittiğinde benim beklediğim cevaplardan bazılarını
    alabileceğinden emin değildim; ama Bella ondan daha hızlıydı.
    Zil çalar çalmaz Jessica’ya döndü.
    “İngilizce’de, Mike bana senin pazartesi akşamıyla ilgili bir şey söyleyip söylemediğini
    sordu.” dedi Bella, bir gülümseme dudaklarının kenarlarını yukarı kaldırırken.
    Bunun ne olduğunu anladım – saldırı en iyi savunmadır.
    Mike beni mi sordu? Mutluluk Jessica’nın zihnini alışıldık sahteliğinden aniden
    korunmasız, yumuşak bir hale getirdi. “Şaka yapıyorsun! Ne dedin?”
    “Çok eğlendiğini anlattığını söyledim – ve memnun olmuş göründü.”
    “Onun tam olarak ne söylediğini ve senin tam cevabını söyle!”
    Belli ki bugün Jessica’dan alacağım bu kadardı. Bella da sanki aynı şeyi
    düşünüyormuş gibi gülümsüyordu. Kazanmış gibi.
    Öğle yemeği ayrı bir hikaye olacaktı. Ondan cevap almakta Jessica’dan daha
    başarılı olacaktım, bunu mutlaka başaracaktım.
    Dördüncü derste Jessica’yı arada kontrol etmeye zorlukla dayanabildim.
    Onun Mike Newton’la ilgili takıntılı düşüncelerine sabrım yoktu. Son iki haftadır
    ondan yeterince çekmiştim. Canlı olduğu için şanslıydı.
    Cansızca Alice ile beden dersine yürüdüm, insanlarla fiziksel aktivite yapma
    zamanı geldiğinde her zaman yaptığımız gibi. Benim takım arkadaşımdı doğal
    olarak. Badminton’ın ilk günüydü. Sıkıntıyla iç çektim ve raketi yavaş çekimle kuşa
    vurup karşı tarafa gönderdim. Lauren Mallory diğer takımdaydı; kaçırdı. Alice
    tavana bakarak raketini sopa gibi döndürüyordu.
    Hepimiz bedenden nefret ederdik, özellikle Emmett. Oyunlarda şike yapmak
    onun kişisel felsefesine göre bir hakaretti. Beden bugün normalden daha kötü
    göründü – Emmett’in her zaman hissettiği gibi sinirliydim.
    Kafam sabırsızlıktan patlamadan önce, Koç Clapp oyunları bitirdi ve bizi
    erken gönderdi. Kahvaltıyı atladığı için gülünç derecede minnettardım – yeni bir
    diyet denemesi – ve bunu izleyen açlığı onu kampüsü terk edip yağlı yemek yeme
    konusunda acele ettirmişti. Yarın tekrar başlayacağına kendi kendine söz verdi…
    Bu bana Bella’nın dersi bitmeden matematik binasına gitmek için yeterince zaman
    verdi.
    İyi eğlenceler, diye düşündü Alice Jasper’la buluşmaya giderken. Sadece birkaç
    gün daha sabredeceğim. Sanırım Bella’ya benden selam söylemezsin, değil mi?
    Sinirlenerek kafamı salladım. Bütün psişikler böyle kendini beğenmiş miydi?
    Bu haftasonu güneşli olacak. Planlarını tekrar gözden geçirmek isteyebilirsin.
    Ters istikamete doğru ilerlerken iç çektim. Kendini beğenmiş; ama kesinlikle
    yararlı.
    Kapının yanındaki duvara yaslanıp bekledim. Jessica’nın sesini tuğlaların
    arasından düşünceleri gibi duyabilecek kadar yakındım.
    “Bugün bizimle oturmuyorsun değil mi?” Sarhoş gibi duruyor… Bahse girerim ki
    bana söylemediği tonlarca şey var.
    “Sanmıyorum.” diye cevapladı Bella, garip şekilde emin olamayarak.
    Ona öğle yemeğini beraber geçireceğimize dair söz vermemiş miydim? Ne
    düşünüyordu?
    Sınıftan beraber çıktılar ve beni gördüklerinde ikisinin de gözleri büyüdü; ama
    sadece Jessica’yı duyabildim.
    Hoş. Vay. Ah, evet, bana söylediğinden daha fazlası dönüyor burada. Belki bu gece
    onu ararım… ya da belki onu cesaretlendirmemeliyim. Hah. Umarım onu aceleyle geçer.
    Mike tatlı ama… vay.
    “Görüşürüz Bella.”
    Bella bana doğru yürüyüp bir adım geride durakladı, hala emin değildi.
    Yanakları pembeydi.
    Onu, tereddüdünün arkasında korku olmadığını anlayacak kadar iyi
    tanıyordum. Belli ki, bu kendi hisleriyle benimkiler arasında hayal ettiği uçurumla
    alakalıydı. Benden hoşlandığından daha çok. Gülünç!
    “Merhaba,” dedim, sesim sertti.
    Yüzü daha da parladı. “Selam.”
    Başka bir şey söylemeye meyilli gözükmüyordu, o yüzden kafeteryaya doğru
    yöneldim ve sessizce yanımda yürüdü.
    Ceket işe yaramıştı – kokusu her zaman olduğu gibi darbe vurmamıştı.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:15 pm

    Sadece
    zaten hissettiğim acıyı biraz şiddetlendirmişti. Yapabileceğime inandığımda bunu
    daha kolay görmezden gelebiliyordum.
    Bella sıradayken huzursuzdu, dalgınlıkla montunun fermuarıyla oynuyor ve
    ağırlığını gerginlikle bir ayağından diğerine veriyordu. Bana sık sık bakıyordu; ama
    gözlerimiz buluştuğunda utanmış gibi aşağı bakıyordu. Bu pek çok insan bize
    baktığı için miydi? Belki yüksek sesli fısıltıları duyabiliyordu – dedikodu iç seslerde
    olduğu kadar konuşmalarda da mevcuttu.
    Ya da belki, yüz ifademden başının belada olduğunu anlamıştı.
    Yemeğini almaya başlayana kadar hiçbir şey söylemedi. Ne sevdiğini
    bilmiyordum – daha değil – o yüzden her şeyden birer tane aldım.
    “Ne yapıyorsun?” diye tısladı alçak bir sesle. “Bunların hepsini benim için
    almıyorsun değil mi?”
    Kafamı salladım ve tepsiyi kasaya götürdüm. “Yarısı benim için tabii ki.”
    Şüpheyle kaşını kaldırdı; ama ben yemeği öderken ve onunla geçen haftaki
    kan grubu ölçümünde yaşadığı feci deneyimden önce oturduğumuz masaya
    yürürken başka hiçbir şey söylemedi. Birkaç günden daha fazla zaman geçmiş gibi
    geliyordu. Şimdi her şey farklıydı.
    Yine karşıma oturdu. Tepsiyi ona ittim.
    “Ne istersen al.”
    Bir elma aldı ve yüzünde şüpheli bir bakışla elinde döndürdü.
    “Merak ediyorum…”
    Ne büyük sürpriz.
    “Biri sana yemek yeme konusunda meydan okursa ne yaparsın?” diye devam
    etti insan kulaklarının yakalayamayacağı bir sesle. Ölümsüz kulakları ayrı bir
    konuydu, eğer dikkat ediyorlarsa. Muhtemelen onlara daha önce bahsetmeliydim…
    “Her zaman meraklısın,” diye şikayet ettim. Ah pekala. Daha önce yapmamış
    değildim. Rolün bir parçasıydı. Hoş olmayan bir parçası.
    En yakın şeye uzandım ve her neyse ondan bir ısırık alırken gözlerine baktım.
    Bakmadan ne olduğunu söyleyemezdim. Her insan yiyeceği gibi çamurumsu ve
    iğrençti. Hıza çiğnedim ve yüzümü buruşturmamaya çalışarak yuttum. Yiyecek
    kütlesi boğazımdan yavaşça ve rahatsız edici şekilde indi. Daha sonra nasıl kusmak
    zorunda kalacağımı düşününce iç çektim. İğrenç.
    Bella’nın yüzünde şok vardı. Etkilenmişti.
    Gözlerimi devirmek istedim. Tabii ki böyle kandırmalarda iyi olacaktık.
    “Biri sana çamur yemek için meydan okusa yapabilirsin, değil mi?”
    Burnunu buruşturdu ve gülümsedi. “Bir kere yapmıştım… bir iddiada. O
    kadar da kötü değildi.”
    Güldüm. “Sanırım şaşırmadım.”
    Samimi görünüyorlar değil mi? İyi beden dili. Bella’ya incelemelerimi sonra
    anlatırım. Eğer ilgileniyor olsa olacağı gibi ona doğru eğiliyor. İlgili görünüyor. Muhteşem
    görünüyor. Jessica iç çekti. Mmm.
    Jessica’ya baktım ve gerginlikle gözlerini kaçırıp yanındaki kıza kıkırdadı.
    Hmm. Mike’ta kalmak muhtemelen daha iyi. Gerçeklik, hayal dünyası değil…
    “Jessica yaptığım her şeyi analiz ediyor.” diye bilgilendirdim Bella’yı. “Sana
    sonra anlatacak.”
    Tabağı ona doğru geri ittim – pizza olduğunu fark ettim – en iyi nasıl
    başlayabileceğimi düşünerek. Önceki sinirim, sözler kafamda tekrar ederken tekrar
    alevlendi: Benden hoşlandığından daha çok; ama bununla ilgili ne yapabilirim bilmiyorum.
    Aynı pizza diliminden bir ısırık aldı. Ne kadar güven dolu olduğunu görmek beni
    hayrete düşürdü. Tabii ki, zehirli olduğumu bilmiyordu – bu ona zarar vereceğinden
    değil tabii. Yine de bana farklı davranmasını beklerdim. Başka bir şekilde. Bunu hiç
    yapmadı – en azından olumsuz yönde…
    Nazikçe başlayacaktım.
    “Yani garson güzeldi öyle mi?”
    Tekrar kaşını kaldırdı. “Gerçekten fark etmedin mi?”
    Sanki herhangi bir kadın benim dikkatimi Bella’dan alabilirmiş gibi. Gülünç,
    yine.
    “Hayır, dikkat etmiyordum. Aklımda çok şey vardı.”
    “Zavallı kız.” dedi Bella gülümseyerek.
    Garsonu herhangi bir şekilde ilginç bulmamamdan memnun olmuştu. Bunu
    anlayabilirdim. Mike Newton’ı Biyoloji sınıfında sakatlamayı kaç kere hayal
    etmiştim?
    Gerçekten insan duygularının, on yedi kısa ölümlü yılının birikiminin,
    yüzyıldır içimde büyüyen ölümsüz tutkulardan daha güçlü olduğuna inanamazdı.
    “Jessica’ya söylediğin bir şey…” Sesimi sıradan tutamamıştım. “Beni rahatsız
    etti.”
    Anında savunmaya geçti. “Hoşlanmadığın bir şey duymana şaşırmadım.
    Gizlice dinleyenler hakkında ne derler bilirsin.”
    “Dinleyeceğime dair seni uyarmıştım.” diye hatırlattım ona.
    “Ve ben de düşündüğüm her şeyi bilmek istemeyeceğine dair seni
    uyarmıştım.”
    Ah, onu ağlattığım zamanı düşünüyordu. Vicdan azabı sesimi boğuklaştırdı.
    “Uyardın. Tamamen haklı değilsin gerçi. Ne düşündüğünü bilmek istiyorum
    – her şeyi. Sadece… bazı şeyleri düşünüyor olmamanı dilerdim.”
    Daha fazla yarı-yalanlar. Onun beni önemsemesini istememem gerektiğini
    biliyordum; ama istiyordum. Tabii ki istiyordum.
    “Bu oldukça farklı bir şey.” diye homurdandı bana kaşlarını çatarak.
    “Ama konumuz tam olarak bu değil.”
    “O zaman ne?”
    Bana doğru eğildi, eli boğazını hafifçe kavradı. Bu gözümü aldı – dikkatimi
    dağıttı. Ne kadar yumuşak olmalıydı…
    Odaklan, diye emrettim kendime.
    “Gerçekten, senin bana, benim sana verdiğimden daha çok değer verdiğine mi
    inanıyorsun?” diye sordum. Soru kulağıma gülünç geldi, kelimeler mücadele
    veriyormuş gibi.
    Gözleri büyüdü, soluk alıp verişi durdu. Sonra gözlerini kırpıştırarak uzağa
    baktı. Zorlukla nefes aldı.
    “Yine yapıyorsun.” diye mırıldandı.
    “Neyi?”
    “Beni büyülüyorsun.” diye itiraf etti gözlerime ihtiyatla bakarak.
    “Ah.” Hmm. Bunu nasıl yapmayacağımdan pek emin değildim, onu
    büyülemeyi istemediğimden de. Hala yapabildiğim için büyük heyecan
    duyuyordum; ama bu konuşmanın ilerlemesine katkıda bulunmuyordu.
    “Senin hatan değil.” İç çekti. “Elinde değil.”
    “Soruma cevap verecek misin?” diye sordum.
    Masaya baktı. “Evet.”
    Söylediği tek şey buydu.
    “Evet, cevap vereceksin ya da evet, gerçekten böyle düşünüyorsun?” diye
    sordum sabırsızca.
    “Evet, gerçekten böyle düşünüyorum.” dedi yukarı bakmadan. Sesinde hafif
    bir hüzün vardı. Tekrar kızardı ve bilinçsizce dudağını ısırdı.
    Aniden, hakikaten inandığı için bunu itiraf etmenin ona göre ne kadar zor
    olduğunu anladım ve Mike ödleğinden daha iyi olmadığımı fark ettim;
    kendiminkileri onaylamadan önce, onun hislerini sormuştum. Tarafımı oldukça açık
    belli ettiğimi düşünmem önemli değildi. Ona ulaşamamıştım ve bu yüzden
    mazeretim yoktu.
    “Yanılıyorsun.” dedim. Sesimdeki şefkati mutlaka duymuş olmalıydı.
    Bella bana baktı, gözleri anlaşılmazdı, hiçbir şey ele vermiyorlardı. “Bunu
    bilemezsin.” diye fısıldadı.
    Düşüncelerini duyamadığım için duygularını küçümsediğimi düşünüyordu;
    ama gerçekte, problem onun benim hislerimi küçümsemesiydi.
    “Sana böyle düşündüren ne?”
    Kaşlarının arasında bir kıvrım belirerek ve dudağını ısırarak bana baktı.
    Milyonuncu kere, çaresizce onu duyabilmeyi diledim.
    Hangi düşünceyle boğuştuğunu söylemesi için yalvarmak üzereydim; ama
    konuşmamı engellemek için bir parmağını kaldırdı.
    “Düşünmeme izin ver.” dedi.
    Düşüncelerini düzenlediği sürece sabırlı olabilirdim.
    Ya da oluyormuş gibi davranabilirdim.
    Ellerini birbirine bastırdı, narin parmaklarını birbirine geçirip ayırmaya
    başladı. Konuşurken, ellerini sanki başkalarına aitlermiş gibi izliyordu.
    “Pekala, açık olan sebebin dışında,” diye mırıldandı. “Bazen… Emin
    olamıyorum – nasıl akıl okunacağını bilmiyorum – ama bazen başka bir şey
    söylerken veda etmeye çalışıyorsun gibi geliyor.” Yukarı bakmadı.
    Bunu yakalamıştı değil mi? Beni burada sadece zayıflık ve bencilliğin
    tuttuğunu da anlamış mıydı?
    “Akıllıca.” diye fısıldadım ve acı yüz ifadesini değiştirirken dehşetle izledim.
    Tahminini yalanlamak için acele ettim. “Aslında bu tam olarak yanıldığın yer–” diye
    başladım; ama açıklamasının ilk sözlerini hatırlayarak durakladım. Doğru
    anladığımdan emin olmasam da beni rahatsız etti. “’Açık olan sebep’ derken ne
    demek istiyorsun?”
    “Eh, bana bir bak.” dedi.
    Bakıyordum. Her zaman yaptığım şey ona bakmaktı. Ne demek istemişti?
    “Ben tamamen sıradanım.” diye açıkladı. “Tabii, ölümün kıyısından
    döndüğüm deneyimlerim ve sakarlığım dışında. Ve bir de kendine bak.” Bana doğru
    elini salladı, sanki sesli söylenmeye değmeyecek kadar açık bir şeyi gösteriyormuş
    gibi.
    Sıradan olduğunu mu düşünüyordu? Bir şekilde ondan daha iyi olduğumu
    mu düşünüyordu? Kime göre? Jessica ya da Bayan Cope gibi aptal, dar görüşlü, kör
    insanlara göre mi? Nasıl oluyordu da anlamıyordu kendinin en güzel… en
    mükemmel… olduğunu… Bu kelimeler bile yeterli değildi.
    Ve onun hiçbir fikri yoktu.
    “Kendini tam olarak göremiyorsun biliyor musun?” dedim ona. “Kötü şeyler
    konusunda dermansız olduğunu itiraf ediyorum…” Neşesizce güldüm. Peşini
    bırakmayan kötü kaderi komik bulmuyordum; ama sakarlığı bir nevi komikti.
    Sevimli. Ona hem içinin hem de dışının güzel olduğunu söylesem bana inanır mıydı?
    Muhtemelen onaylamayı daha ikna edici bulurdu. “Ama ilk gününde okuldaki
    bütün erkeklerin ne düşündüğünü duymadın.”
    Ah, o düşüncelerin umudu, heyecanı, istekliliği. İmkansız fantezilere dönüş
    hızları. İmkansız, çünkü o, onlardan hiçbirini istememişti.
    Evet dediği kişi bendim.
    Gülümsemem mutlaka kendini beğenmiş olmalıydı.
    Yüzü şaşkınlıkla boştu. “Buna inanmıyorum.” diye mırıldandı.
    “Bana sadece bir kere güven – sen sıradan tanımlamasının tam tersisin.”
    Varlığı bile tek başına bütün dünyanın yaratılışını haklı çıkarmaya yeterdi.
    İltifatlara alışık değildi, bunu görebiliyordum. Alışmak zorunda kalacağı
    başka bir şey de buydu. Kızardı ve konuyu değiştirdi. “Ama ben veda etmiyorum.”
    “Görmüyor musun? Bu benim haklı olduğumu kanıtlıyor. En çok ben değer
    veriyorum, çünkü eğer yapabilirsem…” Doğru şeyi yapabilmek için hiç yeterince
    fedakar olabilecek miydim? Çaresizce kafamı salladım. Yeterli gücü bulmak
    zorundaydım. O bir hayatı hak ediyordu. Alice’in onun için geldiğini gördüğü şeyi
    değil. “Eğer gitmek doğru şeyse…” Ve doğru şey olmalıydı, değil mi? Umursamaz
    bir melek yoktu. Bella bana ait değildi. “O zaman senin incinmemen için, güvende
    olman için ben kendimi incitirim.”
    Kelimeler ağzımdan çıkarken, doğru olmalarını diledim.
    Bana öfkeyle baktı. Bir şekilde sözlerim onu sinirlendirmişti. “Ve benim aynı
    şeyi yapmayacağımı mı düşünüyorsun?” diye sordu öfkeyle.
    Çok öfkeli – çok yumuşak ve çok kırılgan. O birini nasıl incitebilirdi ki?
    “Hiçbir zaman bu kararı vermek zorunda kalmayacaksın.” dedim ona, aramızdaki
    büyük fark yüzünden üzülerek.
    Gözlerindeki öfkenin yerini endişe alır ve kaşlarının arasındaki ufak kıvrımı
    ortaya çıkarırken, bana baktı.
    Eğer bu kadar iyi ve kırılgan birinin, onu beladan uzak tutacak bir koruyucu
    meleği yoksa, evrenin düzeninde büyük bir sorun var demekti.
    Eh, diye düşündüm kara mizahla, en azından bir koruyucu vampiri var.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:16 pm

    Gülümsedim. Kalmak için olan bahanemi ne kadar çok seviyordum. “Tabii,
    seni güvende tutmak sürekli yanında olmamı gerektiren tam zamanlı bir iş gibi
    gelmeye başladı.”
    O da gülümsedi. “Bugün kimse beni öldürmeye çalışmadı,” dedi kaygısızca
    ve sonra gözleri tekrar anlaşılmaz hale gelmeden önce yüzü yarım saniyeliğine
    şüpheli göründü.
    “Henüz.” diye ekledim.
    “Henüz.” dedi beni şaşırtarak. Korunmaya ihtiyacı olduğunu inkar etmesini
    beklemiştim.
    Nasıl yapar? Bencil budala! Bize bunu nasıl yapar? Rosalie’nin delici iç çığlıkları
    konsantrasyonumu bozdu.
    Kafeteryanın karşısında Emmett’in “Sakin ol Rose.” diye fısıldadığını
    duydum. Kolu omzundaydı, onu yanında tutuyordu – alıkoyuyordu.
    Özür dilerim Edward, diye düşündü Alice suçlu suçlu. Bella’nın çok şey bildiğini
    konuşmanızdan anladı… ve eğer ona gerçeği anında söylemeseydim çok daha kötü olacaktı.
    Bana güven.
    Bana, eğer Rosalie’ye Bella’nın benim bir vampir olduğumu bildiğini evde, rol
    yapmak zorunda kalmayacağı bir yerde söyleseydim ne olacağını gösterdiğinde
    irkildim. Okul bitene kadar sakinleşmezse Aston Martin’imi şehir dışında bir yere
    saklamak zorunda kalacaktım. En sevdiğim arabamın ezilmiş ve yanan görüntüsü
    üzücüydü – bir ceza hak ettiğimi bilmeme rağmen.
    Jasper da daha mutlu değildi.
    Onlarla sonra yüzleşirdim. Bella’yla beraber olmak için çok az vaktim vardı ve
    bunu harcamayacaktım. Ayrıca Alice’i duymak bana yapacak işlerim olduğunu
    hatırlatmıştı.
    “Sana başka bir sorum var.” dedim Rosalie’nin iç histerilerinin sesini
    bastırarak.
    “Sor.” diyerek gülümsedi Bella.
    “Cumartesi Seattle’a gerçekten gitmen gerekli mi, yoksa bu sadece
    hayranlarından kurtulmak için kullandığın bir bahane miydi?”
    Yüzünü buruşturdu. “Biliyorsun, seni Tyler olayında hala affetmedim. Onunla
    baloya gideceğimi düşünmesi senin suçun.”
    “Ben olmadan da sana sormanın bir yolunu bulurdu – sadece yüzünü görmek
    istedim.”
    Dehşet içindeki yüz ifadesini hatırlayınca güldüm. Kendi karanlık hikayemle
    ilgili söylediğim hiçbir şey yüzünü o hale getirmemişti. Gerçek onu korkutmamıştı.
    O benimle olmak istemişti.
    “Eğer sana teklif etseydim, beni reddeder miydin?”
    “Muhtemelen hayır,” dedi. “ama sonra iptal ederdim – hastalık ya da bilek
    burkulması numarası yapardım.”
    Ne kadar garip. “Niye böyle bir şey yapardın ki?”
    Anında anlamadığım için hayal kırıklığına uğramışçasına kafasını salladı.
    “Sanırım beni beden dersinde hiç görmedin; ama senin anlayacağını düşünmüştüm.”
    Ah. “Dümdüz bir zeminde, üzerinde takılacak bir şey bulmadan
    yürüyememenden mi bahsediyorsun?”
    “Belli ki.”
    “Sorun olmazdı. Her şey yönetimde bitiyor.”
    Saniyenin kısa bir kesitinde bir dans sırasında – şüphesiz, bu kazak yerine
    daha güzel ve zarif bir şey giyeceği bir yerde – onun kollarımda olması fikriyle
    kendimden geçmiştim.
    Kusursuz bir netlikle, onu üzerine gelen minibüsün önünden ittiğimde
    vücudunun kendiminkinin altında nasıl hissettiğini hatırladım. Bu hissi, panikten ya
    da üzüntüden ya da çaresizlikten daha güçlü olarak hatırlayabiliyordum. Çok sıcak
    ve çok yumuşaktı, kendi kaya şeklime kolaylıkla uymuştu…
    Kendimi anıdan zorla geri çektim.
    “Ama bana cevap vermedin–” dedim, benimle sakarlığı konusunda
    tartışacağını tahmin ederek. “Seattle’a gitmeye kararlı mısın yoksa başka bir şey
    yapmamızın bir sakıncası var mı?”
    Çapraşık – o gün benden uzaklaşma şansı vermeden, seçenek sunuyordum.
    Adil değildim; ama dün gece ona bir söz vermiştim… ve onu tutma fikrinden
    hoşlanmıştım – neredeyse beni korkuttuğu kadar.
    Cumartesi günü güneş ışıyor olacaktı. Ona gerçek beni gösterebilirdim, eğer
    dehşetine ve tiksinmesine katlanabilecek kadar cesursam. Bu riski alabileceğim bir
    yer biliyordum.
    “Başka seçeneklere açığım,” dedi Bella. “ama isteyeceğim bir iyilik var.”
    “Ne?”
    “Arabayı ben kullanabilir miyim?”
    “Niye?”
    “Charlie’ye Seattle’a gideceğimi söylediğimde, özellikle yalnız gidip
    gitmeyeceğimi sordu ve o sırada durum öyleydi. Eğer tekrar sorarsa, muhtemelen
    yalan söylemem; ama yine soracağını sanmıyorum ve kamyonetimi evde bırakmak
    sadece konuyu gereksiz yere açar. Ayrıca, araba sürüşün beni korkutuyor.”
    Gözlerimi devirdim. “Benimle ilgili seni korkutabilecek o kadar şey varken,
    sen araba sürüşümden korkuyorsun.” Hakikaten beyni ters çalışıyordu. Rahatsız bir
    şekilde kafamı salladım.
    Edward, diye seslendi Alice aceleyle.
    Aniden, Alice’in görüşlerinden birinde parlak bir güneş ışığı dairesine
    bakıyordum.
    Bu iyi bildiğim, Bella’yı götürmeyi düşündüğüm yerdi – benden başka
    kimsenin gitmediği küçük bir çayırlık. Yalnız kalmaya güvenebileceğim sessiz, güzel
    bir yer – herhangi bir patika ya da insan yerleşkesinden yeterince uzaktı, zihnim bile
    huzur bulabiliyordu.
    Alice de tanıdı, çünkü beni kısa zaman önce başka bir görüşünde orada
    görmüştü – Alice’in Bella’yı minibüsten kurtardığım sabah gösterdiği değişken, uzak
    görüntülerden biriydi.
    O bulanık görüşte, yalnız değildim; ama şimdi netti – Bella orada benimleydi.
    O zaman, yeterince cesurdum. Yüzünde gökkuşakları dans ediyordu, gözleri
    anlaşılmazdı ve bana bakıyordu.
    Burası aynı yer, diye düşündü Alice, zihni görüntüyle eşleştiremediğim bir
    dehşetle doluyken. Gerginlik belki; ama dehşet? Ne demek istemişti, aynı yer derken?
    Ve sonra gördüm.
    Edward! diye haykırdı Alice, tiz bir sesle. Onu seviyorum Edward!
    Sesini haince kestim.
    Bella’yı benim sevdiğim gibi sevmiyordu. Görüşü imkansızdı. Yanlıştı. Bir
    şekilde kör olmuştu, imkansızlıkları görüyordu.
    Yarım saniye bile geçmemişti. Bella yüzüme merakla ve isteğini kabul etmemi
    bekleyerek bakıyordu. Yüzümden geçen korkuyu görmüş müydü, yoksa onun için
    çok mu hızlıydı?
    Alice’i ve kusurlu, yalancı görüşlerini iterek Bella’ya, bitmemiş konuşmamıza
    odaklandım. Dikkatimi hak etmiyorlardı.
    “Babana günü benimle geçirdiğini söylemek istemez misin?” diye sordum,
    sesimden karanlık sızarak.
    Daha uzağa göndermeye, kafamın içinde belirmelerini engellemeye çalışarak,
    görüntüleri tekrar ittim.
    “Charlie ile ne kadar az, o kadar iyi.” dedi Bella, bu durumdan emin olarak.
    “Nereye gidiyoruz bu arada?”
    Alice yanılıyordu. Tamamen yanılıyordu. Bunun ihtimali yoktu ve bu sadece
    eski bir görüştü, artık geçersizdi. İşler değişmişti.
    “Hava güzel olacak.” dedim yumuşakça, panik ve kararsızlıkla savaşırken.
    Alice yanılıyordu. Bir şey duymamış ya da görmemiş gibi devam edecektim. “O
    yüzden insanların arasında olmayacağım… ve eğer istersen sen de benimle
    kalabilirsin.”
    Bella hemen anladı ve gözleri istekle parladı. “Ve bana güneşle ilgili
    kastettiğin şeyi mi göstereceksin?”
    Belki, daha önce pek çok kere olduğu gibi, tepkisi beklediğimin tersi olurdu.
    İhtimale gülümsedim ve ana geri dönmek için çabaladım. “Evet; ama…” Evet
    dememişti. “Eğer benimle… yalnız kalmak istemezsen, yine de Seattle’a tek başına
    gitmemeni tercih ederim. O kadar büyük bir şehirde başına alabileceğin belayı
    düşününce ürperiyorum.”
    Dudaklarını birbirine bastırdı; alınmıştı.
    “Phoenix Seattle’dan üç kat daha büyük –sadece nüfus olarak. Fiziksel
    büyüklükte-“
    “Ama belli ki Phoenix’teyken başına bu kötü şans dadanmamıştı, dedim
    savunmasını keserek. “O yüzden benimle kalmanı tercih ederim.”
    Sonsuza kadar kalabilirdi; ama yeterince uzun olmazdı.
    Böyle düşünmemeliydim. Sonsuza kadar vaktimiz yoktu. Geçen saniyeler
    öncekinden çok daha fazla sayılıyordu; ben olduğum gibi kalırken, her saniye onu
    değiştiriyordu.
    “Seninle yalnız kalmanın benim için bir sakıncası yok.” dedi.
    Hayır – çünkü içgüdüleri tersti.
    “Biliyorum.” dedim iç çekerek. “Charlie’ye söylemelisin ama.”
    “Niye böyle bir şey yapayım?” diye sordu dehşete düşmüş görünerek.
    Ona baktım, tamamen bastırmayı başaramadığım görüntüler kafamın içinde
    hastalıklı şekilde dönüyordu.
    “Bana, seni geri getirmeme teşvik edici bir sebep vermek için.” diye tısladım.
    Bana bu kadarını verebilirdi – beni dikkatli olmaya zorlayacak bir tanık.
    Alice niye bu bilgiyi bana şimdi vermişti?
    Bella sesli bir şekilde yutkundu ve uzun bir süre bana baktı. Ne görmüştü?
    “Sanırım şansımı deneyeceğim.” dedi.
    Öff! Hayatını riske atmaktan bir heyecan mı duyuyordu? Adrenaline bayılıyor
    muydu?
    Uyaran bakışlarla bana bakan Alice’e kaşlarımı çattım. Onun yanında, Rosalie
    öfkeyle bakıyordu; ama çok da umurumda değildi. Arabayı mahvetsin, ne olacak?
    Sadece bir oyuncaktı.
    “Başka bir şey hakkında konuşalım.” diye önerdi Bella aniden.
    Asıl önemli olana nasıl bu kadar kayıtsız olabileceğini merak ederek Bella’ya
    baktım. Niye beni olduğum canavar olarak görmüyordu?
    “Ne hakkında konuşmak istiyorsun?”
    Gözleri kulak misafiri olabilecek biri olup olmadığını kontrol eder gibi önce
    sağa, sonra sola kaydı. Mutlaka efsanelerle alakalı başka bir konu açacak olmalıydı.
    Gözleri bir saniyeliğine dondu, vücudu dikeldi ve sonra tekrar bana baktı.
    “Geçen hafta niye Keçi Kayalıkları’na gittiniz… avlanmak için? Charlie
    yürümek için iyi bir yer olmadığını söyledi, ayılar yüzünden.”
    Çok unutkan. Kaşımı kaldırarak ona baktım.
    “Ayılar?” dedi soluğu kesilerek.
    Yerleşmesini beklerken alayla güldüm. Bu beni ciddiye almasını sağlar mıydı?
    Herhangi bir şey bunu sağlar mıydı?
    İfadesini toparladı. “Biliyorsun, ayı avlama sezonunda değiliz.” dedi gözlerini
    kısarak.
    “Eğer dikkatle okursan, yasalar sadece silahlarla avlamayı yasaklıyor.”
    Yüzündeki kontrolünü bir anlığına tekrar kaybetti. Dudakları açıldı.
    “Ayılar?” dedi tekrar, bu sefer şok yerine tereddütle.
    “Boz ayı Emmett’ın en sevdiği.”
    Yerleşmesini izleyerek gözlerine baktım.
    “Hmm” diye mırıldandı. Aşağı bakarak pizzadan bir ısırık daha aldı.
    Düşünceli bir şekilde çiğnedi, sonra içeceğinden bir yudum aldı.
    “O zaman,” dedi sonunda bana bakarak. “Senin en sevdiğin ne?”
    Sanırım böyle bir şey beklemeliydim; ama beklemiyordum. Bella her zaman
    ilginçti.
    “Dağ aslanı.” dedim düşünmeden.
    “Ah.” dedi sıradan bir tonla. Kalbi, sanki en sevdiğim restoranı söylemişim
    gibi düzenli olarak atmaya devam etti.
    İyi o zaman. Eğer alışılmadık bir şey yokmuş gibi davranmak istiyorsa…
    “Tabii ki, mantıksızca avlanarak doğaya zarar vermemek için dikkatli olmak
    zorundayız. Yırtıcı hayvanların fazla olduğu yerlere odaklanmaya çalışıyoruz.
    Burada her zaman geyik var; ama eğlencesi nerede?”
    Sanki ders veren bir öğretmenmişim gibi kibarca ilgili bir ifadeyle dinledi.
    Gülmek zorunda kaldım.
    “Gerçekten.” diye mırıldandı sakince, pizzadan başka bir ısırık alarak.
    “Bahar başlangıcı Emmett’ın favori ayı sezonu.” dedim derse devam ederek.
    “Kış uykusundan yeni çıkmış oluyorlar, o yüzden daha asabiler.”
    Yetmiş yıl geçmişti ve hala ilk maçı kaybetmeyi atlatamamıştı.
    “Asabi bir boz ayıdan daha eğlenceli bir şey olamaz.” diye katıldı Bella ciddi
    bir şekilde.
    Mantıksız sakinliğine kafamı sallarken kendimi gülmekten alıkoyamadım.
    Abartı olmalıydı. “Şimdi gerçekten ne düşündüğünü söyle lütfen.”
    “Resmetmeye çalışıyorum – ama yapamıyorum.” dedi, kaşlarının arasında bir
    kıvrım belirerek. “Bir ayıyı silahsız nasıl avlayabiliyorsunuz?”
    “Ah, silahlarımız var.” dedim ona ve genişçe gülümsedim. Ürkmesini
    beklemiştim; ama beni hareketsizce izlemeye devam etti. “Sadece, yasaları
    hazırlarken düşünmedikleri çeşitten. Eğer televizyonda bir ayının saldırısını
    gördüysen, Emmett’i avlanırken hayal edebilirsin.”
    Diğerlerinin oturduğu masaya baktı ve titredi.
    Sonunda. Ancak sonra kendime gülmek zorunda kaldım, çünkü bir yanımın
    kayıtsız kalmasını dilediğini biliyordum.
    Şimdi bana bakarken koyu renk gözleri büyük ve derindi. “Sen de mi bir ayı
    gibisin?” diye sordu neredeyse fısıldayarak.
    “Daha çok aslan, öyle söylüyorlar.” dedim ona, sesimin normal çıkması için
    çabalayarak. “Belki de tercihlerimiz belirliyordur.”
    Dudakları köşelerinden yukarı doğru hafifçe kıvrıldı. “Belki de.” diye
    tekrarladı ve sonra başını yana doğru eğdi, merak gözlerinde açıktı. “Bu ileride
    görebileceğim bir şey mi?”
    Dehşeti görmek için Alice’in görüntülerine ihtiyacım yoktu – hayal gücüm
    yeterliydi.
    “Kesinlikle hayır.” dedim öfkeyle.
    Benden geri çekildi, gözleri sersemlemiş ve korkmuştu.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:17 pm

    12. Karışıklıklar

    Bella’yla sessizce Biyoloji sınıfına yürüdük. O sırada kendimi yanımdaki kıza,
    gerçek ve somut olana, Alice’in yalancı, anlamsız görüşlerini kafamdan uzak tutacak
    herhangi bir şeye odaklamaya çalışıyordum.
    Kaldırımda Trigonometri sınıfından bir çocukla bir ödevi tartışan Angela
    Weber’in önünden geçtik. Yine hayal kırıklığı bekleyerek düşüncelerini dikkatsizce
    taradım; ama bu sefer arzulu anlamlarıyla şaşırdım.
    Ah, Angela’nın istediği bir şey vardı. Maalesef, kolaylıkla hediye paketi
    yapılamazdı.
    Angela’nın umutsuz sevgisiyle, bir anlığına garip şekilde rahatlamıştım. Onun
    asla bilmeyeceği bir yakınlık duygusu beni sardı ve o saniyede, bu iyi insan kızıyla
    aynı noktadaydım.
    Trajik bir aşk hikayesi yaşayan tek kişinin ben olmadığımı görmek garip
    şekilde avutucuydu. Kalp kırıklığı her yerdeydi.
    Takip eden saniyede, aniden sinirlenmiştim, çünkü Angela’nın hikayesi trajik
    olmak zorunda değildi. O insandı, karşısındaki insandı ve kafasında aşılamaz
    gözüken farklılık saçmaydı, benim durumumla karşılaştırıldığında tamamen
    saçmaydı. Kalbinin kırık olması için bir neden yoktu. İstediğiyle olmamasına hiçbir
    geçerli sebep yokken ne kadar da gereksiz bir üzüntü yaşıyordu. Niye istediğine
    sahip olmasın ki? Niye bu hikayenin mutlu bir sonu olmasın?
    Ona bir hediye vermek istiyordum… Pekala, ona istediğini verecektim. İnsan
    doğasıyla ilgili bildiklerimle, muhtemelen zor bile olmayacaktı. Sevgisinin öznesinin,
    yanında duran çocuğun hislerini taradım. İsteksiz görünmüyordu, sadece Angela’yla
    aynı zorluk yüzünden engellenmişti. Umutsuz ve kaderine boyun eğmiş, onun gibi.
    Yapmam gereken tek şey fikri aşılamaktı…
    Plan kolaylıkla hazırlandı, senaryo çabalamama gerek kalmadan kendini
    yazdı. Emmett’ın yardımına ihtiyacım olacaktı – asıl zorluk ona bunu kabul
    ettirmekti. İnsan doğasını idare etmek vampir doğasını idare etmekten çok daha
    kolaydı.
    Çözümümde, Angela’ya hediyemden memnun kalmıştım. Dikkatimi kendi
    problemlerimden uzaklaştırmak için iyiydi. Benimki de böyle kolay
    çözülemeyeceğine göre.
    Bella ile yerlerimize oturduğumuzda ruh halim biraz iyileşti. Belki daha
    olumlu olmalıydım. Belki Angela’nın açık çözümünün farkında olmaması gibi, bir
    yerlerde gözümden kaçan bir çözüm vardı bizim için. Pek mümkün değil… ama niye
    umutsuzlukla vakit harcamalıydı ki? Konu Bella olunca boşa harcayacak zamanım
    yoktu. Her saniye önemliydi.
    Bay Banner eski bir televizyon getiriyordu. Özel olarak ilgilenmediği bir
    bölümü – genetik bozukluklar – önümüzdeki üç gün boyunca bir film göstererek
    geçecekti. Lorenzo’s Oil pek eğlenceli değildi; ama bu, odadaki heyecanı durdurmadı.
    Notlar yok, test materyalleri yok. Üç boş gün. İnsanlar havalara uçmuştu.
    Benim için fark etmezdi. Bella’dan başka hiçbir şeye dikkat etmeyi zaten
    düşünmüyordum.
    Bugün kendime nefes almak için yer bırakmak amacıyla sandalyemi
    onunkinden uzaklaştırmadım. Onun yerine, normal bir insanın oturacağı kadar
    yakın oturdum. Arabadakinden daha yakın, vücudumun sol tarafının onun teninden
    gelen sıcaklıkla kaplanmasına yetecek kadar.
    Bu garip bir deneyimdi, hem keyif hem de gerginlik vericiydi; ama bunu bir
    masada karşısında oturmaya tercih ederdim. Alıştığımdan fazlaydı; ama anında
    anladım ki yeterli değildi. Tatmin olmamıştım. Ona bu kadar yakın olmak sadece
    daha da yakınlaşmak istememe neden oluyordu. Çekim, yaklaştıkça güçleniyordu.
    Onu tehlike mıknatısı olmakla suçlamıştım. Þu anda bu, kelimenin tam
    anlamıyla gerçek gibiydi. Ben tehlikeydim ve kendime ona yaklaşmak için izin
    verdiğim her santim ile çekimi kuvvetleniyordu.
    Ve sonra Bay Banner ışıkları kapattı.
    Işıksızlığın gözlerim için çok az şey ifade ettiği düşünülürse bunun böyle
    farklılık yaratması garipti. Hala önceki kadar kusursuz görebiliyordum. Odanın her
    ayrıntısı netti.
    O zaman bana göre karanlık olmayan bu karanlıktaki ani elektrik şoku
    niyeydi? Böyle net görebilen tek kişi olduğumu bildiğim için miydi? Benim ve
    Bella’nın diğerlerine görünmez olduğumuzu bildiğim için? Sanki yalnızmışız gibi,
    sadece ikimiz, karanlık odada saklanmış, birbirimize çok yakın otururken…
    Elim iznim olmaksızın ona doğru hareket etti. Sadece eline dokunmak için,
    onu karanlıkta tutmak için. Bu çok dehşet verici bir hata mı olurdu? Eğer tenim onu
    rahatsız ederse sadece elini çekerdi…
    Onu anında geri çektim, kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturdum ve ellerimi
    sıktım. Hata yapmak yok. Kendime hiç hata yapmayacağıma dair söz vermiştim, ne
    kadar küçük görünürlerse görünsünler. Eğer elini tutarsam sadece daha fazlasını
    isterdim – başka bir önemsiz dokunuş, ona doğru başka bir hareket. Bunu
    hissedebiliyordum. İçimde yeni bir arzu büyüyor, öz kontrolümü ezmeye
    çalışıyordu.
    Hata yapmak yok.
    Bella kollarını güvenle göğsünde kavuşturdu ve ellerini yumruk yaptı, tıpkı
    benim gibi.
    Ne düşünüyorsun? Bu kelimeleri ona fısıldamak için ölüyordum; ama oda o
    kadar sessizdi ki fısıltı bile duyulabilirdi.
    Film başladı ve karanlığı sadece biraz aydınlattı. Bella bana bir bakış attı.
    Vücudumu tuttuğum katı pozisyonu – onunki gibi – fark etti ve gülümsedi.
    Dudakları hafifçe ayrıldı ve gözleri samimi davetlerle dolu gibi göründü.
    Ya da belki, görmek istediğimi görüyordum.
    Ben de ona gülümsedim; soluğu kesildi ve hızla gözlerini kaçırdı.
    Bu daha da kötü hale getirdi. Düşüncelerini bilmiyordum; ama aniden daha
    önce haklı olduğuma, ona dokunmamı istediğine emindim. Benim gibi, bu tehlikeli
    arzuyu o da hissediyordu.
    Vücudu ile vücudum arasında, elektrik vızıldamaya başladı.
    Bir saat boyunca hareket etmedi, benim gibi o da katı, kontrollü pozisyonunu
    tuttu. Arada sırada bana baktı ve o anlarda vızıldayan akım beni ani bir şokla sarstı.
    Ders geçti – yavaşça; ama yine de yeterince yavaş değil. Bu çok yeniydi,
    onunla birlikte günlerce böyle oturabilirdim, sadece hissi tamamen yaşamak için.
    Dakikalar ilerler, mantık, ben ona dokunmayı haklı çıkarmaya çalıştığım
    sırada, arzuyla savaşırken kendimle farklı farklı bir düzine tartışma yaşadım.
    Sonunda, Bay Banner ışıkları tekrar açtı.
    Parlak florasan ışığında, odadaki hava normale döndü. Bella iç çekti ve
    gerindi, parmaklarını esnetti. O pozisyonda uzun süre kalmak onun için mutlaka zor
    olmalıydı. Benim için daha kolaydı – hareketsizlik doğaldı.
    Yüzündeki rahatlamış ifadeye güldüm. “Eh, bu ilginçti.”
    “Hmm.” diye mırıldandı açıkça neyden bahsettiğimi anlayarak; ama yorum
    yapmayarak. Þu anda ne düşündüğünü bilmek için neler vermezdim.
    İç çektim. Dilemek hiçbir işe yaramazdı.
    “Gidelim mi?” diye sordum kalkarak.
    Yüzünü buruşturdu ve sallanarak ayağa kalktı, elleri düşmekten
    korkuyormuş gibi dışa dönüktü.
    Ona elimi verebilirdim ya da o eli dirseğinin altına koyup – sadece hafifçe –
    dengesini sağlamasına yarım edebilirdim. Þüphesiz bu o kadar da dehşet verici bir
    kural ihlali olmazdı…
    Hata yapmak yok.
    Spor salonuna yürürken çok sessizdi. Kaşları arasındaki kıvrım oradaydı,
    derin derin düşündüğünün bir işareti. Ben de düşüncelere dalmıştım.
    Tenine bir dokunuş onu incitmez, diye iddia etti bencil tarafım.
    Elimdeki basıncı kolaylıkla hafifletebilirdim. Kendimi sıkı kontrol edebilirsem
    çok zor değildi. Dokunma duyum insanlarınkinden daha gelişmişti; kristal kupaları
    hiçbirini kırmadan atıp tutabilir, bir sabun köpüğünü patlatmadan okşayabilirdim.
    Sıkı kontrol altında olduğum sürece…
    Bella bir sabun köpüğü gibiydi – narin ve kısa ömürlü. Geçici.
    Onun hayatındaki varlığımı ne kadar süre haklı çıkarabilecektim? Ne kadar
    vaktim vardı? Þimdiki gibi bir şansım olacak mıydı, bu an gibi, bu saniye gibi? Her
    zaman erişebileceğim bir yerde olmayacaktı…
    Bella spor salonunun kapısında yüzünü bana döndü ve gözleri ifadem üzerine
    büyüdü. Konuşmadı. Gözlerindeki yansımadan kendime baktım ve içimde
    yaşadığım çatışmayı gördüm. Daha iyi olan yanım tartışmayı kaybettiğinde
    yüzümün değişimini izledim.
    Elim ben bilinçli bir emir vermeksizin kalktı. En ince camdan yapılmış gibi, bir
    köpük kadar narinmiş gibi, parmaklarım elmacık kemiklerini örten deriyi okşadı.
    Dokunuşumun altında ısındı ve saydam teninin altında kan akışının hızlandığını
    hissettim.
    Yeter, diye emrettim, elim kendini yüzünün yanına biçimlendirmek için yanıp
    tutuşmasına rağmen. Yeter.
    Elimi geri çekmek, kendimi ona doğru daha da yaklaşmaktan alıkoymak çok
    zordu. Bir anda binlerce farklı ihtimal kafamın içinde belirdi – ona dokunmanın
    binlerce farklı yolu. Parmak ucumla dudaklarının şeklini izlemek, avucumu
    çenesinin altına yerleştirmek, tokasını çıkarıp saçlarının elime doğru dökülmesine
    izin vermek, kollarımı beline dolamak, onu vücudumun önünde tutmak…
    Yeter.
    Kendimi dönmek için, ondan uzaklaşmak için zorladım. Vücudum katı bir
    şekilde hareket etti – isteksizce.
    Hızla yürürken – ayartıdan neredeyse koşarak kaçarken – zihnimin onu
    izlemek için kalmasına izin verdim. Mike Newton’ın düşüncelerini yakaladım – en
    seslileriydi – Bella’nın gözleri odağını kaybetmiş ve yanakları kırmızı halde onu fark
    etmeden yanından geçişini izliyordu. Öfkeyle baktı ve ismim kafasında hakaretlerle
    karıştı; kendimi hafifçe sırıtmaktan alıkoyamadım.
    Elim sızlıyordu. Esnetip yumruk yaptım; ama acısızca batmaya devam etti.
    Hayır, onu incitmemiştim – ama ona dokunmak yine de bir hataydı.
    Ateş gibiydi – boğazımdaki susatıcı yangın bütün vücuduma yayılmış gibi.
    Bir daha ona yakın olduğumda, kendimi ona dokunmaktan tekrar
    alıkoyabilecek miydim? Ve ona bir kere dokunduğumda, orada durabilecek miydim?
    Daha fazla hata yapmak yok. Bu kadar. Anının tadını çıkar Edward, dedim
    kendime ümitsizce, ve ellerini kendine sakla. Ya bu, ya da kendimi gitmeye zorlamam
    gerekecekti… bir şekilde, çünkü hata yapmakta ısrar edersem, onun yanında kalmak
    için kendime izin veremezdim.
    Derin bir nefes aldım ve düşüncelerimi düzenlemeye çalıştım.
    Emmett beni İngilizce binasının dışında yakaladı.
    “Selam Edward.” Daha iyi görünüyor. Garip; ama daha iyi. Mutlu.
    “Selam Em.” Mutlu mu görünüyordum? Sanırım, kafamdaki karmaşaya
    rağmen, öyle hissediyordum.
    Çeneni kapatsan iyi olur çocuk. Rosalie dilini koparmak istiyor.
    İç çektim. “Seni onunla uğraşmak zorunda bıraktığım için özür dilerim. Bana
    kızgın mısın?”
    “Hayır. Rose atlatır. Önünde sonunda olacaktı zaten.” Alice’in gördükleriyle…
    Alice’in görüşleri şu anda düşünmek istediğim şey değildi. Dişlerim birbirine
    kenetlenerek önüme baktım.
    Dikkat dağıtıcı bir şeyler için aranırken, Ben Cheney’nin önümüzdeki
    İspanyolca sınıfına girdiğini gördüm. Ah – işte Angela Weber’e hediyesini vermek
    için şansım.
    Durdum ve Emmett’ın kolunu yakaladım. “Bir saniye dur.”
    Ne oldu?


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:20 pm

    “Hak etmediğimi biliyorum; ama yine de benim için bir iyilik yapar mısın?”
    “Ne?” diye sordu merakla.
    Fısıldayarak – ve ne kadar sesli konuşulurlarsa konuşulsunlar insanların
    duyamayacağı bir hızla – ona isteğimi açıkladım.
    Bitirdiğimde bana boş bir ifadeyle baktı, düşünceleri de yüzü kadar boştu.
    “Yani?” dedim. “Bana yardım edecek misin?”
    Cevap vermesi bir dakika aldı. “Ama, niye?”
    “Hadi ama, Emmett. Niye olmasın?”
    Sen kimsin ve kardeşime ne yaptın?
    “Okulun hep aynı olduğundan şikayet eden sen değil miydin? Bu farklı bir
    şey, değil mi? Bir deney olarak düşün – insan doğası üzerine bir deney.”
    Boyun eğmeden önce bana bir süre daha baktı. “Pekala, bu farklı, haklısın…
    Tamam, iyi.” Emmett homurdandı ve sonra omuz silkti. “Sana yardım edeceğim.”
    Ona sırıttım, şimdi işin içinde o da olduğu için daha hevesliydim. Rosalie bir
    dertti; ama ona her zaman Emmett’ı seçtiği için borçlu olacaktım. Kimsenin benden
    daha iyi bir erkek kardeşi yoktu.
    Emmett’ın pratik yapmaya ihtiyacı yoktu. Sınıfa yürürken ona repliklerini
    fısıldadım.
    Ben çoktan arkamdaki sırasına yerleşmişti, teslim etmek için ödevini
    toparlıyordu. Emmett ile oturduk ve aynı şeyi yaptık. Sınıf henüz sessiz değildi;
    bastırılmış konuşmaların mırıltısı Bayan Goff dikkatlerini isteyene kadar devam
    ederdi. Þu anda acele etmiyordu, son dersin kısa sınavlarını değerlendiriyordu.
    “Ee,” dedi Emmett, sesi gerekenden daha yüksek olarak – eğer gerçekten
    sadece bana konuşuyor olsaydı. “Angela Weber’e çıkma teklif ettin mi?”
    Arkamdaki kağıt hışırtıları, Ben donakaldığında ve dikkati anında bizim
    konuşmamıza çekildiğinde, aniden durdu.
    Angela? Angela hakkında mı konuşuyorlar?
    İyi. Dikkatini çekmiştim.
    “Hayır.” dedim başımı açık bir pişmanlıkla yavaşça sallayarak.
    “Niye?” dedi Emmett doğaçlama yaparak. “Tavuk musun?”
    Yüzümü buruşturdum. “Hayır. Onun başka biriyle ilgilendiğini duydum.”
    Edward Cullen Angela’ya çıkma mı teklif edecekti? Ama… Hayır. Bundan hiç
    hoşlanmadım. Onu, Angela’nın yakınında görmek istemiyorum. O… onun için doğru değil.
    Güvenli… değil.
    Cesareti, koruyucu içgüdüyü beklemiyordum. Kıskançlık üzerinden
    çalışıyordum; ama her ne işlerse…
    “Bunun seni durdurmasına izin mi vereceksin?” diye sordu Emmett hakaret
    edercesine, tekrar doğaçlama yaparak. “Rekabete yok musun?”
    Ona öfkeyle baktım; ama bana verdiği şeyi kullandım. “Bak, sanırım o Ben
    denen çocuktan gerçekten hoşlanıyor. Onu ikna etmeye çalışmayacağım. Başka kızlar
    da var.”
    Arkamda bulunan sandalyedeki tepki gergindi.
    “Kim?” diye sordu Emmett, senaryoya dönerek.
    “Labaratuvar partnerim Cheney soyadlı biri olduğunu söyledi. Kim
    olduğundan emin değilim.”
    Gülümsememi engelledim. Sadece mağrur Cullen’lar bu küçük okuldaki
    herkesi tanımıyor gibi yapıp inandırıcı olabilirdi.
    “Edward.” diye mırıldandı Emmett daha alçak bir sesle, çocuğa doğru
    gözlerini devirerek. “Tam arkanda.” dedi ağız hareketleriyle, öyle açıktı ki o insan
    rahatlıkla okuyabilirdi.
    “Ah.” diye mırıldandım.
    Sandalyemi döndürdüm ve arkamdaki çocuğa bir bakış attım. Bir
    saniyeliğine, gözlüklerin arkasındaki siyah gözler korku doluydu; ama sonra açıkça
    aşağılayıcı değerlendirmemden gücenerek dar omuzlarını dikleştirdi. Çenesi kasıldı
    ve altın-kahverengi teni öfkeyle kızardı.
    “Hah.” dedim kibirle Emmett’e dönerken.
    Benden daha iyi olduğunu düşünüyor; ama Angela öyle düşünmüyor. Ona
    göstereceğim…
    Mükemmel.
    “Dansa Yorkie’yle gideceğini söylememiş miydin ama?” diye sordu Emmett.
    “Bu bir grup kararıydı belli ki.” Ben’in bundan emin olmasını istiyordum.
    “Angela utangaç bir kız. Eğer B–eh, eğer bir oğlanın ona çıkma teklif edecek cesareti
    yoksa, o da ona asla sormaz.”
    “Sen utangaç kızları seviyorsun.” dedi Emmett, doğaçlamaya dönerek. Sessiz
    kızları. Hmmm, bilmiyorum… Belki Bella Swan?
    Ona sırıttım. “Kesinlikle.” Sonra rolüme geri döndüm. “Belki Angela
    beklemekten bıkmıştır. Belki ona baloya beraber gitmeyi teklif ederim.”
    Hayır, etmeyeceksin, diye düşündü Ben sandalyesinde doğrularak. Ne var o
    benden uzunsa? Eğer o önemsemiyorsa, ben de önemsemem. O bu okuldaki en iyi, en zeki, en
    güzel kız… ve o beni istiyor.
    Bu Ben’i sevmiştim. Parlak ve iyi niyetli gözüküyordu. Belki de Angela gibi
    bir kıza layıktı.
    Bayan Goff sınıfı selamlarken, sıranın altından Emmett’e doğru başparmağımı
    kaldırdım.
    Tamam, itiraf etmeliyim – bu biraz eğlenceliydi. diye düşündü.
    Bir aşk hikayesini mutlu sona bağlamaktan memnun olarak kendi kendime
    gülümsedim. Ben’in takip edeceğinden ve bu imzasız hediyemin Angela’ya
    ulaşacağından emindim.
    Bu insanlar altı inç uzunluğun mutluluklarını etkilemesine izin vererek ne
    kadar da aptalca davranıyorlardı…
    Başarım beni iyi bir ruh haline soktu. Yerime yerleşir ve eğlenmeye
    hazırlanırken tekrar gülümsedim. Sonuçta, Bella’nın öğle yemeğinde söylediği gibi,
    onu Beden dersinde hiç görmemiştim.
    Mike’ın düşünceleri spor salonunun etrafındaki çağıltıda bulunması en kolay
    olanıydı. Son birkaç haftada zihni tanıdıklaşmıştı. İç çekerek kendimi onu dinlemeye
    verdim. En azından Bella’ya dikkat edeceğine emin olabilirdim.
    Tam ona badminton eşi olmayı önerirken yetiştim; bunu söylerken diğer
    ortaklıkları kafasından geçti. Gülümsemem soldu, dişlerim birbirine kenetlendi ve
    kendime Mike Newton’ı öldürmenin hoşgörülebilir bir seçenek olmadığını
    hatırlatmam gerekti.
    “Teşekkürler Mike – bunu yapmak zorunda değilsin, biliyorsun.”
    “Endişelenme, yolundan uzak tutarım.”
    Birbirlerine sırıttılar ve sayısız kazalar – her zaman bir şekilde Bella’ya bağlı –
    Mike’ın kafasında belirdi.
    Bella raketini sanki bir çeşit silahmış gibi temkinle tutar ve kortun gerisinde
    duraklarken Mike başta tek başına oynadı. Sonra Koç Clapp oraya geldi ve Mike’a
    Bella’nın oynamasına izin vermesini söyledi.
    Eyvah, diye düşündü Mike, Bella iç çekip raketini garip bir açıyla tutarak ileri
    yürüdüğünde.
    Jennifer Ford kuşu düşünceleri kendini beğenmiş hale gelirken direkt olarak
    Bella’ya gönderdi. Mike Bella’nın raketini hedefinin çok uzağında sallayarak
    sendelediğini gördü ve atışı kazanmak için atıldı.
    Bella’nın raketinin yörüngesini korkuyla izledim. Elbette, gergin fileye çarptı
    ve tekrar ona doğru gelip alnına indi, ardından çınlayan bir küt sesiyle Mike’ın
    koluna çarptı.
    Of. Of. Ah. Bu iz bırakacak.
    Bella alnını ovuyordu. İncindiğini bile bile oturduğum yerde kalmak zordu;
    ama ne yapabilirdim, eğer orada olsaydım? Ve ciddi gibi görünmüyordu… İzleyerek
    durakladım. Eğer tekrar denemeye çalışma gibi bir niyeti varsa, onu dersten
    çıkarmak için bir bahane bulmam gerekecekti.
    Koç güldü. “Kusura bakma Newton.” Bu kız gördüğüm en uğursuz kişi.
    Diğerlerinin başına sarmamalı…
    Bella eski izleyici rolüne geri dönebilsin diye kasten arkasını döndü ve başka
    bir oyun izlemeye gitti.
    Of, diye düşündü Mike tekrar kolunu ovarak. Bella’ya döndü. “İyi misin?”
    “Evet, sen?” dedi mehcup bir şekilde kızararak.
    “Sanırım sorun yok.” Mızmız gibi görünmek istemiyorum; ama acıyor!
    Mike kolunu döndürdü ve irkildi.
    “Ben burada bekleyeceğim.” dedi Bella yüzünde acıdan çok utanç ve
    üzüntüyle. Belki en kötüsü Mike’a olmuştu. Kesinlike durumun bu olmasını
    umuyordum. En azından Bella artık oynamıyordu. Raketini arkasında çok dikkatle
    tutuyordu, gözleri vicdan azabıyla büyümüştü… Kahkahamı öksürükle gizlemek
    zorunda kaldım.
    Bu kadar komik olan ne? Emmett öğrenmek istedi.
    “Sonra anlatırım.” diye mırıldandım.
    Bella tekrar oyuna girmedi. Koç onu görmezden geldi ve Mike’ın tek başına
    oynamasına izin verdi.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:22 pm

    Sınavı dersin sonunda çabucak bitirdim ve Bayan Goff erken çıkmama izin
    verdi. Kampuste yürürken Mike’ı dikkatle dinliyordum. Bella’yla benimle ilgili
    konuşmaya karar vermişti.
    Jessica çıktıklarına yemin ediyor. Niye? Niye Bella’yı seçmek zorundaydı?
    Mike buradaki asıl olağanüstülüğü anlamamıştı – onun beni seçtiğini.
    “Ee.”
    “Ne ee’si?”
    “Sen ve Cullen, ha?” Sen ve ucube. Sanırım, eğer zengin biri senin için bu kadar
    önemliyse…
    Aşağılayıcı sanısına dişlerimi gıcırdattım.
    “Seni ilgilendirmez Mike.”
    Savunmacı. O zaman doğru. Kahretsin. “Bundan hoşlanmıyorum.”
    “Hoşlanmak zorunda değilsin.” diye çıkıştı.
    Niye onun nasıl bir sirk şovu olduğunu göremiyor? Diğerleri gibi. Ona bakışı.
    İzlerken beni ürpertiyor. “Sana sanki… sanki yiyecek bir şeymişsin gibi bakıyor.”
    Korkuyla sinerek cevabını bekledim.
    Yüzü parlak kırmızıya dönüştü ve dudaklarını nefesini tutuyormuş gibi
    birbirine bastırdı. Sonra aniden, dudaklarının arasından bir gülüş çıktı.
    Þimdi de bana gülüyor. Harika.
    Mike döndü, aksi düşüncelerle üzerini değişmek için soyunma odasına girdi.
    Spor salonunun duvarına yaslandım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
    Nasıl olurdu da Mike’ın suçlamasına gülebilirdi – tam isabetti, öyle ki,
    Forks’un her şeyin farkına varmaya başladığını düşünmüştüm… Niye onu
    öldürebileceğim fikrine gülmüştü, bunun tamamen doğru olduğunu bile bile?
    Burada mizah neredeydi?
    Onun sorunu neydi?
    Hastalıklı bir mizah anlayışı mı vardı? Bu karakteriyle uyuşmuyordu; ama
    nasıl emin olabilirdim? Ya da belki uçarı melekle ilgili hayalim bir açıdan doğruydu,
    hiç korku hissi olmaması konusunda. Cesur – kelime buydu. Başkaları aptal
    diyebilirdi; ama ben onun ne kadar zeki olduğunu biliyordum. Ancak sebebi her ne
    olursa olsun, bu korkusuzluk ya da çarpık mizah anlayışı onun için iyi değildi. Onu
    daima tehlikeye atan bu garip yoksunluk muydu? Belki de bana burada her zaman
    ihtiyacı olurdu…
    Ruh halim düzelmeye başlamıştı.
    Eğer kendimi disipline sokabilir, güvenli hale getirebilirsem, o zaman belki de
    onunla kalmam doğru olurdu.
    Spor salonunun kapılarından yürüdüğünde, omuzları katıydı ve alt dudağı
    yine dişlerinin arasındaydı – bir sıkıntı işareti. Ancak gözleri benimkilerle buluştuğu
    anda, katı omuzları rahatladı ve geniş bir gülümseme yüzüne yayıldı. Bu garip
    şekilde huzurlu bir ifadeydi. Tereddüt etmeden yanıma geldi, vücudunun sıcaklığı
    bana bir medcezir dalgası gibi çarpana kadar durmadı.
    “Selam.” diye fısıldadı.
    O anda hissettiğim mutluluk, yine, eşsizdi.
    “Merhaba.” dedim ve sonra – çünkü ruh halim aniden öyle düzelmişti ki
    onunla alay etme dürtüsüne direnemedim – ekledim, “Beden dersi nasıldı?”
    Gülümsemesi bocaladı. “İyi.”
    Kötü bir yalancıydı.
    “Gerçekten mi?” diye sordum, üzerine gitmek üzereydim – başıyla ilgili hala
    endişeliydim; acı çekiyor muydu? – ama Mike Newton’ın düşünceleri o kadar
    yüksek sesliydi ki konsantrasyonumu bozdu.
    Ondan nefret ediyorum. Keşke ölse. Umarım o gösterişli arabasını bir uçurumdan
    aşağı sürer. Niye onu yalnız bırakamıyor? Kendi türüyle ilgilensin – ucubelerle.
    “Ne?” diye sordu Bella.
    Gözlerim tekrar yüzüne odaklandı. Mike’ın geri giden sırtına ve sonra tekrar
    bana baktı.
    “Newton sinirlerimi bozuyor.” diyerek itiraf ettim.
    Ağzı açıldı ve gülümsemesi yok oldu. Belalı son saatini izleme gücümün
    olduğunu unutmuş ya da kullanmadığımı ummuş olmalıydı. “Tekrar
    dinlemiyordun?”
    “Başın nasıl?”
    “İnanılmazsın!” dedi dişlerinin arasından ve sonra arkasını dönüp sinirle park
    yerine doğru ilerledi. Teni koyu kırmızı renge büründü – utanmıştı.
    Sinirinin çabuk geçeceğini umarak adımlarımı ona uydurdum. Genellikle beni
    çabuk affederdi.
    “Seni Beden’de daha önce hiç görmediğimden bahseden sendin.” diye
    açıkladım. “Meraklandım.”
    Cevap vermedi; kaşları birleşti.
    Arabama giden yolun erkek öğrencilerden oluşan bir kalabalık tarafından
    kesildiğini görünce aniden durdu.
    Acaba bu şeyle ne kadar hızlandılar…
    Þu SMG vites pedallarına bak. Bunları dergiler dışında hiç görmemiştim…
    Güzel ızgaralar…
    Keşke öylece duran altmış bin dolarım olsa…
    İşte bu Rosalie’nin arabasını sadece kasaba dışında kullanmasının daha iyi
    olmasının nedeniydi.
    Kalabalık ve hevesli oğlanların arasından arabama doğru yol açtım; bir saniye
    tereddüt ettikten sonra Bella beni takip etti.
    “Gösterişli.” diye mırıldandım içeri girerken.
    “Ne tür bir araba bu?”
    “Bir M3”
    Suratını astı. “Arabaların dilinden anlamıyorum.”
    “Bir BMW” Gözlerimi devirdim ve sonra birilerini ezmeden çıkmaya
    odaklandım. Yolumdan çıkmak istemeyen birkaç çocukla göz göze gelmek zorunda
    kaldım. Bakşımla yarım saniyelik buluşma onları ikna etmeye yetmiş gibi göründü.
    “Hala sinirli misin?” diye sordum ona. Hoşnutsuzluk bildiren bakışı
    rahatlamıştı.
    “Kesinlikle,” dedi sertçe.
    İç çektim. Belki konuyu hiç açmamalıydım. Ah peki. Sanırım özür dilemeyi
    deneyebilirdim. “Eğer özür dilersem beni affeder misin?”
    Bir süre düşündü. “Belki… eğer gerçekten kastedersen,” diye karar verdi. “Ve
    bir daha yapmamaya söz verirsen.”
    Ona yalan söylemeyecektim ve bunu kabul etmemin imkanı yoktu. Belki ona
    başka bir değiş tokuş önerirsem…
    “Peki ya kastedersem ve bu cumartesi senin sürmene izin verirsem?” Bu
    düşünceye içimden irkildim.
    Kaşlarının arasındaki kıvrım yeni pazarlığı kafasında tartarken tekrar geri
    geldi. “Anlaştık.” dedi bir süre düşündükten sonra.
    Özrüme gelince… Daha önce Bella’yı özellikle büyülemeyi hiç denememiştim;
    ama şimdi iyi bir zaman gibi görünüyordu. Doğru yapıp yapmadığımı merak ederek
    gözlerine derin derin baktım. En inandırıcı tonumu kullandım.
    “O zaman, seni üzdüğüm için çok üzgünüm.”
    Kalp atışının sesi yükseldi ve ritmi aniden kesik kesik hale geldi. Gözleri
    büyüdü, biraz sersemlemiş göründü.
    Yarım gülümsedim. Doğru yapmışım gibi gözüküyordu. Tabii ki, ben de onun
    gözlerinden uzağa bakmakta zorluk yaşıyordum. Eşit büyülenme. Yolu ezbere
    bilmem iyi bir şeydi.
    “Ve cumartesi sabahı erkenden kapında olacağım.” diye ekledim.
    Gözlerini hızla kırpıştırdı, kafasını sanki boşaltmak istermiş gibi salladı. “Iı,”
    dedi, “eğer yolda açıklanamaz bir Volvo belirirse Charlie konusunda yardımcı
    olmaz.”
    Ah, beni hala ne kadar az tanıyordu. “Arabayla gelmeye niyetim yok.”
    “Nasıl–” diye sormaya başladı.
    Onu böldüm. Cevaplamak kanıt olmadan zor olacaktı ve şimdi zamanı
    değildi. “Merak etme. Orada olacağım, arabasız.”
    Başını yana eğdi, bir saniyeliğine cevap için bastıracak gibi gözüktü; ama
    sonra fikrini değiştirmiş göründü.
    “’Sonra’ oldu mu?” diye sordu bugün kafetaryadaki bitmemiş diyalogumuzu
    hatırlatarak; zor bir soruyu sadece daha da zoru için bırakmıştı.
    “Sanırım oldu.” diye kabul ettim isteksizce.
    Evinin önüne park ettim, nasıl açıklayacağımı düşünürken gerildim… canavar
    yanımı çok belli etmeden, onu tekrar korkutmadan. Yoksa bu yanlış mıydı?
    Karanlığımı az göstermek?
    Öğle yemeğinde takındığı kibarca ilgili maskeyle bekledi. Eğer daha az gergin
    olsaydım, mantıksız sakinliği beni güldürürdü.
    “Hala niye beni avlanırken göremeceğini mi merak ediyorsun?” diye sordum.
    “Eh, çoğunlukla tepkini merak ediyordum.” dedi.
    “Seni korkuttum mu?” diye sordum yalanlayacağından emin olarak.
    “Hayır.”
    Gülmemeye çalıştım ve başaramadım. “Seni korkuttuğum için özür dilerim.”
    Sonra gülümsemem silindi. “Sadece senin orada olman fikri… biz avlanırken.”
    “Kötü mü olur?”
    İç görüntü çok fazlaydı – Bella, boş karanlıkta çok savunmasız; ben,
    kontrolden çıkmış halde… Kafamdan atmaya çalıştım. “Fazlasıyla.”
    “Çünkü…?”
    Derin bir nefes alıp bir anlığına yakıcı susuzluğa odaklandım. Onu hissettim,
    idare ettim, üzerindeki hakimiyetimi kanıtladım. Beni bir daha asla kontrol
    edemeyecekti – bunun doğru olmasını istedim. Onun için güvenli olacaktım. Onun
    kokusuyla karşılaştığımda kararlılığımın bir fark yaratacağına inanmayı dileyerek
    görmeksizin gelen bulutlara baktım.
    “Avlanırken… kendimizi duyularımıza veririz.” dedim ona her sözcük
    üzerine düşünerek. “Mantığımızı daha az kullanırız. Özellikle koku duyumuza. Eğer
    sen, kontrolümü kaybettiğimde yakınlarda olursan…”
    O zaman şüphesiz olacakların – olabileceklerin değil, olacakların – düşüncesinin
    ıstırabıyla kafamı salladım.
    Kalp atışındaki zıplamayı dinledim ve sonra huzursuzca gözlerini okumak
    için döndüm.
    Bella’nın yüzü sakin, gözleri ciddiydi. Dudakları endişe olduğunu tahmin
    ettiğim bir duyguyla büzülmüştü; ama neyin endişesi? Kendi güvenliği? Yoksa
    benim ıstırabım? Belirsiz ifadesini kesin bir şekilde anlayabilmek için ona bakmaya
    devam ettim.
    O da bana baktı. Bir süre sonra gözleri büyüdü ve ışık değişmediği halde
    gözbebekleri genişledi.
    Nefes alıp verişim hızlandı, sessiz araba aniden vızıldıyor gibiydi, tıpkı bu
    öğleden sonra karanlık Biyoloji sınıfında olduğu gibi. Nabız gibi atan akım yine
    aramızda yarıştı ve kısa bir süre için, ona dokunma arzum susuzluğumun
    isteklerinden bile daha güçlüydü.
    Çarpan elektrik tekrar bir nabzım varmış gibi hissetmemi sağladı. Vücudum
    onunla şakıyordu. Sanki insanmışım gibi. Dünyadaki her şeyden çok, dudaklarının
    sıcaklığını benimkilerde hissetmek istedim. Bir saniyeliğine o gücü, o kontrolü
    bulabilmek için çaresizce çabaladım, ağzımı onun tenine o kadar yaklaştırabilmek
    için…
    Düzensizce bir nefes aldı ve ancak o zaman benim daha hızlı soluk almaya
    başladığımı ve onun nefes almayı tamamen kestiğini fark ettim.
    Aramızdaki bağı koparmaya çalışarak gözlerimi kapattım.
    Daha fazla hata yok.
    Bella’nın varlığı narin bir dengeye sahip binlerce kimyasal işleme bağlıydı,
    hepsi çok kolay bozulabilirdi. Akciğerlerinin ritmik çalışması, oksijen akışı onun için
    hayat ya da ölümdü. Narin kalbinin titrek temposu durdurulabilirdi, pek çok aptal
    kaza ya da hastalık ya da… benim tarafımdan.
    Ailemin hiçbir ferdinin bir geri dönüş şansı önerildiğinde tereddüt edeceğine
    inanmıyordum – eğer ölümsüzlüğü tekrar ölümlülüğe değişebilirse. Hepimiz bunun
    için ateşin içinde dururduk. Gerekirse günlerce ya da yüzyıllarca yanardık.
    Türümüzün çoğu ölümsüzlüğü her şeyin ötesinde bir hediye olarak görürdü.
    Bunun için yalvaran insanlar bile vardı, onlara hediyelerin en karanlığını verebilecek
    kişileri bulmak için karanlık yerleri arayanlar…
    Biz değil. Benim ailem değil. Biz insan olabilmek için her şeyi verirdik.
    Ama hiçbirimiz bir geri dönüş yolu için şu anda benim olduğum kadar çaresiz
    olmamıştı.
    Ön camdaki mikroskobik oyuklara baktım, sanki camın içinde saklı bir çözüm
    varmış gibi. Elektrik gitmemişti ve ellerimi direksiyonda tutmak için odaklanmam
    gerekiyordu
    Elim ona dokunduğum yerden tekrar acısız olarak iğnelenmeye başladı.
    “Bella, bence artık içeri girmelisin.”
    Yorum yapmadan uydu, arabandan çıktı ve arkasından kapıyı kapattı. Felaket
    potansiyelini benim hissettiğim netlikle hissetmiş miydi?
    Gitmek onu incitmiş miydi, gitmesine izin vermenin beni incittiği kadar? Tek
    avuntum onu kısa zaman içinde tekrar görecek olmamdı. Onun beni göreceğinden
    daha kısa süre içinde. Gülümsedim ve onunla bir kere daha konuşmak için pencereyi
    indirdim – vücudunun sıcaklığı arabanın dışındayken daha güvenliydi.
    Ne istediğimi görmek için döndü, meraklıydı.
    Hala meraklıydı, bugün çok fazla soru sormuş olmasına rağmen. Kendi
    merakım hiçbir şekilde tatmin olmamıştı; sorularını cevaplamak sadece benim
    sırlarımı ele vermişti – tahminlerim dışında ondan çok az şey almıştım. Bu adil
    değildi.
    “Ah, Bella?”
    “Evet?”
    “Yarın sıra bende.”
    Alnı kırıştı. “Ne sırası?”
    “Soruları sorma sırası.” Yarın, görgü tanıklarıyla dolu, daha güvenli bir
    yerdeyken kendi cevaplarımı alacaktım. Arabanın dışında bile elektriğin yansıması
    havada vınladı. Ben de dışarı çıkmak istedim, yanında durabilmek için bir bahane
    olarak onu kapıya kadar geçirmek…
    Daha fazla hata yapmak yok. Gaza bastım ve arkamda kaybolduğunda iç
    çektim. Her zaman ya Bella’ya doğru yaklaşıyor ya da Bella’dan uzağa kaçıyor gibi
    görünüyordum, hiçbir zaman olduğum yerde kalamıyordum. Eğer biraz huzur
    bulacaksak kendimi yerde tutmanın bir yolunu bulmak zorundaydım.


    Evet, millet. Midnight Sun macerasının sonu...


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:24 pm

    arkadaşlar bunu alabilmek için neler çektim arkın sitesinde vardı ama koyalanmıyodu sadece benim için 15 dk kopyalanabilir yaptı ve 15 dk içinde nefes nefes kopyaladım yetişemicem die çok korktum ama kopyaladım hepsini ve tamda 15 dk sonunda


    _________________


    bbuussrraa
    Moderator
    Moderator

    Yay Horoz

    Mesaj Sayısı : 456
    Kayıt tarihi : 27/06/09
    Yaş : 22
    Doğum tarihi : 08/12/93
    Nerden : İzmir
    İş/Hobiler : Öğrenci
    Lakap : VesTa*

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından bbuussrraa Bir Çarş. Ağus. 05, 2009 6:16 am

    çok sağolda aralarda bölüm isimleri varmı

    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Ağus. 05, 2009 6:14 pm

    evet canım hepsi yazıyo


    _________________


    BeLLs_dyq_éd*
    Bağımlı Üye _seviye 2
    Bağımlı Üye   _seviye 2

    Mesaj Sayısı : 1128
    Kayıt tarihi : 27/05/09
    Nerden : ForKsTann xD
    İş/Hobiler : TwiLiqhT (:
    Lakap : Duyi xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından BeLLs_dyq_éd* Bir Salı Ağus. 11, 2009 5:44 pm

    çk saol cnm =)


    _________________




    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Salı Ağus. 11, 2009 11:31 pm

    ö.d


    _________________


    Sponsored content

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından Sponsored content Bugün 6:27 pm


      Forum Saati Ptsi Ara. 05, 2016 6:27 pm