Twilight - Fan Forum

Daha Kaliteli Hizmet İçin Üye Olunuz
Twilight - Fan Forum

Üç şeyden kesinlikle emindim. Birincisi Edward kesinlikle bir vampirdi. İkincisi onun ne kadar güçlü olduğunu bilmediğim bu vampir yanı benim kanıma susamıştı.Üçüncüsü, koşulsuz ve geri dönülemez bir şekilde ona aşıktım!


    Midnight Sun 12 Bölüm

    Paylaş

    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:46 pm

    1. İlk Bakış

    Bu, günün uyuyabilmeyi dilediğim zamanıydı.
    Lise.
    Ya da doğru sözcük Araf mıydı? Eğer günahlarımı telafi etmenin bir yolu
    olsaydı, bu bir ölçütte çeteleye yazılmalıydı. Can sıkıntısı alışabildiğim bir şey değildi;
    her gün, inanılmaz şekilde bir öncekinden daha tekdüze geliyordu.
    Sanırım benim uyuma biçimim buydu – eğer uyku aktif dönemler arasındaki
    hareketsiz durum olarak tanımlanırsa.
    Kafeteryanın uzak köşesindeki alçıdan geçen çatlaklara, orada olmayan
    şekiller hayal ederek baktım. Bu, kafamın içinde fışkıran ve bir nehir gibi çağıldayan
    sesleri bastırmanın tek yoluydu.
    Bu seslerden birkaç yüz tanesini sıkıntı yüzünden duymazdan geliyordum.
    Konu insan zihnine gelince, hepsini daha önceden duymuştum. Bugün bütün
    düşünceler, buradaki küçük öğrenci grubuna eklenen yeni kişiyle ilgili gülünç bir
    heyecanla doluydu. Hepsinde ilgi uyandırmak çok kısa zaman almıştı. Yeni yüzü her
    açıdan düşünce üzerine düşüncede görmüştüm. Sadece sıradan bir insan kızı.
    Gelişinden doğan coşku bıktırıcı şekilde tahmin edilebilirdi – bir çocuğa parlak bir
    cisim göstermek gibi. Koyuna benzeyen erkeklerin yarısı şimdiden kendilerini ona
    aşık olarak hayal ediyorlardı, sırf bakılacak yeni bir şey olduğu için. Onları bastırmak
    için daha çok uğraştım.
    Sadece dört sesi tiksindiğim için değil, nezaketten engelliyordum: yanlarında
    olduğum zamanlardaki mahremiyet yoksunluğuna alışan ve bununla ilgili artık pek
    düşünmeyen ailem, iki kız ve iki erkek kardeşim. Onlara verebildiğim kadar gizlilik
    veriyordum. Eğer yapabilirsem dinlememeye çalışıyordum.
    Denediğim halde, yine de… biliyordum.
    Rosalie’nin aklında, her zamanki gibi, kendisi vardı. Birilerinin bardaklarında
    profilinin görüntüsünü yakalamıştı ve mükemmelliği üzerine düşünüyordu. Onun
    zihni birkaç sürprizi olan sığ bir göletti.
    Emmett dün gece Jasper’a karşı kaybettiği güreş maçı yüzünden
    köpürüyordu. Rövanş ayarlamak için okulun bitimini getirmek, sınırlı olan bütün
    sabrını alacaktı. Emmett’in düşüncelerini dinlerken kendimi hiçbir zaman davetsiz
    misafir gibi hissetmezdim, çünkü asla sesli söylemeyeceği ya da eyleme
    geçirmeyeceği bir şey düşünmezdi. Muhtemelen diğerlerinin aklını okumaktan
    suçluluk duymamın sebebi, orada benim duymamı istemeyecekleri şeyler olduğunu
    bilmemdi. Eğer Rosalie’nin zihni sığ bir göletse, Emmett’inki de cam berraklığında,
    karartısız bir göldü.
    Ve Jasper… acı çekiyordu. Bir iç çekişi bastırdım.
    Edward. Alice kafasının içinde ismimi söyledi ve dikkatimi anında çekti.
    Bu, adımın sesli söylenmesiyle aynı şeydi. İsmimin modasının son zamanlarda
    geçmiş olmasından memnundum – sinir bozucu oluyordu; herhangi bir zaman,
    herhangi biri, herhangi bir Edward’ı düşündüğünde, başım istemsizce dönüyordu…
    Þimdi başım dönmemişti. Alice ve ben bu gizli konuşmalarda iyiydik. Birileri
    bizi çok ender yakalayabiliyordu. Gözlerimi alçının çizgilerinde tuttum.
    Nasıl direniyor? diye sordu bana.
    Somurttum, ağzımın sabit şeklinde sadece ufak bir değişiklik oldu. Diğerlerini
    uyaracak hiçbir şey yoktu. Kolaylıkla sıkıntıdan da somurtuyor olabilirdim.
    Alice’in iç sesi şimdi panik doluydu, zihninde çevresel görüşüyle Jasper’ı
    izlediğini gördüm. Bir tehlike var mı? Yakın geleceği taradı, surat asmamın altındaki
    sebebi bulmak için tekdüze görüntüleri gözden geçirdi.
    Başımı sanki duvarın tuğlalarına bakıyormuş gibi yavaşça sola çevirip iç
    çektim, sonra sağa, tavandaki çatlaklara bakmaya geri döndüm. Sadece Alice kafamı
    salladığımı biliyordu.
    Rahatladı. Eğer kötüye giderse bana haber ver.
    Sadece gözlerimi hareket ettirdim, önce tavana sonra tekrar aşağıya.
    Bunu yaptığın için teşekkürler.
    Sesli cevap veremediğim için hoşnuttum. Ne söylerdim ki? ‘Benim için bir
    zevk’? Hiç değildi. Jasper’ın mücadelelerini dinlemekten keyif almıyordum. Onu
    böyle sınamak gerçekten gerekli miydi? Belki de susuzlukla hiçbir zaman kalanımız
    gibi başa çıkamayacağını itiraf etmek, sınırları zorlamamak daha güvenli olmaz
    mıydı? Niye tehlikeyle flört etmeliydi ki?
    Son avlanma seyahatimizin üzerinden iki hafta geçmişti. Bu kalanımız için çok
    uzun bir zaman değildi. Bazen biraz rahatsız ediyordu – eğer bir insan çok yakından
    yürürse, eğer rüzgar yanlış yönden eserse… ama insanlar çok ender yakınımızdan
    yürüyorlardı. İçgüdüleri onlara bilinçlerinin asla anlayamayacağı şeyi söylüyordu:
    biz tehlikeliydik.
    Jasper şu anda çok tehlikeliydi.
    O anda, küçük bir kız bir arkadaşıyla konuşmak için bizimkine en yakın
    masanın sonunda durdu. Sarımsı kızıl, kısa saçlarını, parmaklarını içinden geçirerek
    salladı. Isıtıcı, kokusunu bizim yönümüze doğru üfledi. Bu kokunun bana
    hissettirdiklerine alışıktım – boğazımda susatıcı bir ağrı, midemde boş bir arzu,
    kaslarımın istemsizce kasılışı, ağzımdaki zehrin aşırı akışı…
    Bunların hepsi oldukça normaldi, genellikle görmezden gelinmesi kolaydı.
    Sadece şimdi daha zordu; Jasper’ın tepkisini izlerken hisler daha güçlüydü, iki
    misliydi. Sadece benimki yerine çifte susuzluk vardı.
    Jasper hayal gücünün kendisinden kurtulmasına izin verdi. Kafasında
    resmediyordu – kendini Alice’in yanındaki yerinden kalkıp küçük kızın yanına
    giderken canlandırıyordu. Kulağına fısıldıyormuş gibi eğilip dudaklarını kızın
    boğazına değdirmeyi düşünüyordu. İnce teninin altındaki nabzının sıcak atışının
    ağzının altında nasıl hissedeceğini düşlüyordu…
    Sandalyesini tekmeledim.
    Bir dakikalığına bakışımla buluştu ve sonra aşağı baktı. Kafasının içindeki
    utanç ve isyan savaşını duyabiliyordum.
    “Özür dilerim.” diye mırıldandı.
    Omuzlarımı silktim.
    “Hiçbir şey yapmayacaktın.” dedi Alice üzüntüsünü yatıştırmak için. “Bunu
    görebiliyordum.”
    Yalanını ele vermemek için suratımı ekşitmemeye uğraştım. Birbirimize
    destek olmalıydık, Alice ve ben. Sesler duymak ya da gelecekten görüntüler görmek
    kolay değildi. Zaten ucube olanların arasında ikimiz de ucubeydik. Birbirimizin
    sırlarını korurduk.
    “Eğer onları insan olarak düşünürsen biraz yardımcı olur.” diye önerdi Alice,
    yüksek, müzikal sesi eğer yeterince yakında olan varsa, onların duyabilmesi için çok
    hızlıydı. “Adı Whitney. Çok sevdiği bir kız kardeşi var. Annesi Esme’yi o bahçe
    partisine davet etmişti, hatırladın mı?”
    “Onun kim olduğunu biliyorum.” dedi Jasper tersçe. Uzun odanın etrafındaki
    saçakların altında yer alan pencerelerin birinden bakmak için döndü.
    Bu gece avlanmak zorunda kalacaktı. Böyle riskler alarak, gücünü test etmeye,
    direncini artırmaya çalışmak saçmaydı. Jasper sınırlarını kabul etmeli ve onlara göre
    davranmalıydı. Eski alışkanlıklarının, seçilmiş yaşam şeklimize faydası olmuyordu;
    kendini böyle zorlamamalıydı.
    Alice sessizce iç çekti ve yemek tepsisini alıp kalkarak onu yalnız bıraktı.
    Jasper’ın ne zaman yeterli desteği aldığını bilirdi. Rosalie ve Emmett ilişkileriyle
    daha çok göze batsalar da, birbirlerinin ruh hallerini kendilerininki kadar iyi bilenler
    Alice ve Jasper’dı. Sanki onlar da akıl okuyabiliyorlarmış gibi – sadece
    birbirlerininkini.
    Edward Cullen.
    Refleks olarak, adımı çağıran sese doğru döndüm; ama seslenilmemişti sadece
    bir düşünceydi.
    Gözlerim saniyenin küçük bir kısmında kalp şekilli, soluk renkli bir yüzdeki
    bir çift büyük, çikolata renkli göze kilitlendi. Þimdiye kadar kendim görmüş
    olmasam da, yüzü tanıyordum. Bugün buradaki her insanın aklında en ön
    plandaydı. Yeni öğrenci, Isabella Swan. Buraya yeni bir gözetim durumuyla yaşamak
    için gelmiş, kasaba polis şefinin kızı. Bella. Tam ismini söyleyen herkesi
    düzeltmişti…
    Sıkılıp başka yere baktım. Onun, ismimi düşünen kişi olmadığını anlamam bir
    saniye sürmüştü.
    İlk düşüncenin Tabii ki, şimdiden Cullen’lara çarpılıyor, diye devam ettiğini
    duydum.
    Þimdi ‘sesi’ tanımıştım. Jessica Stanley – iç gevezelikleriyle beni rahatsız edeli
    bir süre geçmişti. Yanlış kişiye olan hayranlığını sonunda atlatmış olması büyük
    rahatlıktı. Eskiden, daimi, gülünç hayallerinden kaçmak neredeyse imkansızdı. O
    zamanlar, eğer dudaklarım ve arkalarındaki dişlerim onun yakınlarına gelirse tam
    olarak ne olacağını ona açıklayabilmeyi dilemiştim. Bu, o rahatsız edici fantezilerini
    sustururdu. Tepkisinin düşüncesi beni neredeyse gülümsetti.
    Ona çok da yararı olacak sanki, diye devam etti Jessica. Gerçekten güzel bile değil.
    Niye Eric’in ona bu kadar çok baktığını bilmiyorum… ya da Mike’ın.
    Son isimde irkildi. Yeni platoniği, popüler Mike Newton ona tamamen
    kayıtsızdı. Belli ki, yeni kıza o kadar kayıtsız değildi. Yine parlak cisimle çocuk gibi.
    Kıza ailemle ilgili bilgi verirken dışarıdan samimi görünüyordu. Yeni öğrenci
    mutlaka bizi sormuş olmalıydı.
    Bugün herkes bana da bakıyor, diye düşündü Jessica kendini beğenmiş şekilde.
    Bella’nın benimle iki dersi olması büyük şans… Bahse girerim ki Mike bana–
    Dar kafalılığı ve abesliği beni delirtmeden önce bu anlamsız gevezeliği
    kafamdan atmaya çalıştım.
    “Jessica Stanley yeni Swan kızına Cullen’ların bütün kirli çamaşırlarını
    anlatıyor.” diye mırıldandım Emmett’a dikkatimi dağıtmak için.
    Alçak sesle kıkırdadı. Umarım iyi anlatıyordur, diye düşündü.
    “Hiç yaratıcı değil aslında. Sadece ufak skandal dokundurmaları, korku
    hikayeleri değil. Biraz hayal kırıklığına uğradım.”
    Peki yeni kız? O da dedikoduda umduğunu bulamamış mı?
    Yeni kızın, Bella’nın, Jessica’nın hikayesi üzerine ne düşündüğünü duymak
    için dinledim. Herkesçe görmezden gelinen garip, kireç tenli aileye baktığında ne
    görmüştü?
    Tepkisini bilmek benim bir nevi sorumluluğumdu. Ailem için bir gözcüydüm,
    bizi korumak için. Eğer birileri şüphelenmeye başlarsa, erken bir uyarı ve kolay geri
    çekilme şansı verebiliyordum. Bu sık sık oluyordu – aktif hayal gücüne sahip bazı
    insanlar bizi bir kitap ya da film karakteri olarak görüyorlardı. Genellikle yanlış
    sonuca varıyorlardı; ama riske girmektense başka bir yere taşınmak daha iyiydi. Çok
    çok ender, birileri doğru tahmin ediyordu. Onlara hipotezlerini test etme şansı
    vermiyorduk. Korkutucu bir anıdan başka bir şey olmamak için sadece
    kayboluyorduk…
    Jessica’nın anlamsız iç monologunun devam ettiği yerin yakınını dinlememe
    rağmen hiçbir şey duymadım. Sanki orada kimse oturmuyor gibiydi. Ne tuhaf. Kız
    gitmiş miydi? Jessica ona hala gevezelik ettiğine göre, bu pek mümkün değildi.
    Dengesiz hissederek kontrol etmek için baktım, ekstra ‘duyu’mun bana ne
    söyleyebileceğini kontrol etmek için – bu daha önce yapmak zorunda kaldığım bir
    şey değildi.
    Bakışım yine aynı, büyük ve kahverengi gözlere kilitlendi. Daha önce
    oturduğu yerde oturuyor ve Jessica ona hala Cullen’larla ilgili yerel dedikoduları
    anlattığı için, doğal olarak, bize bakıyordu.
    Bizi düşünmek de doğal olurdu.
    Ama bir fısıltı bile duyamadım.
    Bir yabancıya bakarken yakalanmanın utancından kaçmak için aşağıya
    bakarken, davet edici sıcak bir kırmızı, yanaklarını renklendirdi. Jasper’ın hala
    pencereden dışarı bakıyor olması iyiydi. Bu serbest kanın, onun kontrolüne ne
    yapacağını hayal etmek istemiyordum.
    Duyguları yüzünde sanki alnında yazılmış gibi açıktı: kendi türü ve benim
    türüm arasındaki hemen göze çarpmayan farkları bilmeden algıladığında şaşkınlık,
    Jessica’nın hikayesini dinlediğinde merak ve başka bir şey daha… hayranlık? Bu ilk
    olmazdı. Avlarımıza göre güzeldik. Ve son olarak, onu bana bakarken
    yakaladığımda utanç.
    Yine de, düşünceleri garip gözlerinde – garip, çünkü çok derinlerdi;
    kahverengi gözler genelde koyuluklarıyla düz görünürlerdi – çok açık olsa da,
    oturduğu yerden sessizlikten başka hiçbir şey duyamıyordum. Hiçbir şey.
    Bir an huzursuz hissettim.
    Bu daha önce karşılaştığım bir şey değildi. Bende mi bir sorun vardı? Her
    zaman hissettiğim gibi hissediyordum. Endişelenerek daha güçlü dinledim.
    …ne tür müzik seviyor acaba… belki ona şu yeni CD’den bahsedebilirim… diye
    düşünüyordu iki masa ötedeki Mike Newton – Bella Swan’a gözlerini dikerek.
    Onu izleyişine bak. Okuldaki kızların yarısının onu beklemesi yetmiyor mu… Eric
    Yorkie, kızın etrafında dönen hararetli düşünceler içindeydi.
    …çok iğrenç. Ünlü falan olduğunu sanırsın… Edward Cullen bile ona
    bakıyor…Lauren Mallory o kadar kıskançlık içindeydi ki, yüzü koyu yeşil olmalıydı.
    Ve Jessica yeni en iyi arkadaşıyla hava atıyor. Ne şaka…Asit gibi sözler kızın
    düşüncelerinde dönmeye devam etti.
    …Bahse girerim ki herkes ona bunu sormuştur; ama onunla konuşmak isterim. Daha
    özgün bir soru düşüneyim… düşünceleri içindeydi Ashley Dowling.
    …belki İspanyolca sınıfımdadır… diye ümitlendi June Richardson.
    …bu akşam yapacak bir sürü şey var! Trigonometri ve İngilizce sınavı. Umarım
    annem… Düşünceleri alışılmadık şekilde iyi olan, sessiz kız Angela Weber, masada
    bu Bella’yı takıntı haline getirmemiş tek kişiydi.
    Hepsini duyabiliyordum, düşündükleri her önemsiz şeyi akıllarından geçtiği
    sırada duyabiliyordum; ama aldatıcı şekilde açık görünen gözlere sahip kızdan
    hiçbir şey yoktu.
    Ve tabii ki, kızın Jessica’yla konuşurken ne söylediğini duyabiliyordum.
    Alçak, duru sesini odanın uzak tarafından duyabilmek için akıl okumam
    gerekmiyordu.
    “Kırmızı-kahverengi saçlı çocuk hangisi?” diye sorduğunu duydum, bana
    gözünün kenarından gizlice bakıp, hala onu izlediğimi gördüğünde gözlerini
    kaçırarak.
    Eğer sesini duymanın ulaşamadığım bir yerde kaybolmuş düşüncelerinin
    tonunu saptamama yardım edeceğini ummak için vaktim olsaydı, anında hayal
    kırıklığına uğrayacaktım. Genellikle, insanların düşünceleri fiziksel sesleriyle yakın
    perdede olurdu; ama bu alçak, utangaç ses yabancıydı, odanın içindeki yüzlerce
    düşünceden biri değildi, bundan emindim. Tamamen yeniydi.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:47 pm

    İlk bakış devamı

    Ah, iyi şanslar geri zekalı! diye düşündü Jessica, kızın sorusunu cevaplamadan
    önce. “O Edward. Harika tabii ki; ama zamanını boşa harcama. Kimseyle çıkmaz.
    Belli ki buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel değil.” Burnunu kıvırdı.
    Gülüşümü saklamak için kafamı çevirdim. Jessica ve sınıf arkadaşlarının,
    hiçbiri bana özellikle çekici gelmediği için ne kadar şanslı olduklarından haberleri
    yoktu.
    Geçici neşenin altında, tam olarak anlayamadığım garip bir dürtü hissettim.
    Jessica’nın düşüncelerindeki, kızın farkında olmadığı fenalıkla bir ilgisi vardı…
    Garip şekilde onların arasında girip, bu Bella Swan’ı Jessica’nın aklının karanlık
    işleyişinden koruma isteği hissettim. Ne kadar sıra dışı bir duygu. Bu dürtünün
    altındaki sebepleri ortaya çıkarmaya çalışarak yeni kızı bir kere daha inceledim.
    Muhtemelen sadece uzun zaman önce gömülmüş zayıfı güçlüye karşı koruma
    içgüdüsüydü. Kız sınıf arkadaşlarından daha kırılgan görünüyordu. Teni öyle
    şeffaftı ki, onu dış dünyadan koruduğuna inanmak güçtü. Soluk, berrak zarın
    altındaki damarlarında kanın ritmik akışını görebiliyordum… ama buna
    odaklanmamalıydım. Seçtiğim hayatta iyiydim; fakat Jasper kadar susamıştım ve bir
    ayartıyı davet etmenin anlamı yoktu.
    Kaşlarının arasında, farkında olmadığı hafif bir kıvrım vardı.
    Bu inanılmaz derecede sinir bozucuydu! Orada oturmanın, yabancılarla
    konuşmanın, ilgi odağı olmanın onun için bir gerilim olduğunu net bir şekilde
    görebiliyordum. Utangaçlığını, narin görünümlü omuzlarını tutuşundan – sanki her
    an bir saldırı bekliyormuş gibi hafifçe kambur – hissedebiliyordum. Yine de sadece
    hissedebiliyor, görebiliyor, hayal edebiliyordum. Bu sıradan insan kızından
    sessizlikten başka bir şey gelmiyordu. Hiçbir şey duyamıyordum. Niye?
    “Kalkalım mı?” diye mırıldandı Rosalie, konsantrasyonumu bozarak.
    Bir ferahlama hissiyle kızdan uzağa baktım. Başarısız olmaya devam etmek
    istemiyordum, bu beni rahatsız ediyordu. Ayrıca saklanmış düşüncelerine sadece
    benden gizli oldukları için ilgi duymaya başlamak istemiyordum. Þüphesiz,
    düşüncelerine ulaştığımda – ve bunu yapmak için bir yol bulacaktım – bütün insan
    düşünceleri gibi boş ve değersiz olacaklardı. Onlara ulaşmak için harcadığım çabaya
    değmeyeceklerdi.
    “Ee, yeni kız henüz birden korkuyor mu?” diye sordu Emmett, hala önceki
    sorusuna cevabımı bekleyerek.
    Omuz silktim. Daha çok bilgi için bastıracak kadar ilgili değildi. Ben de
    olmamalıydım.
    Masadan kalktık ve kafeteryadan dışarı çıktık.
    Emmett, Rosalie ve Jasper son sınıf rolü yapıyorlardı; dersleri için ayrıldılar.
    Ben onlardan daha genç bir rol oynuyordum. Sondan bir önceki sınıf düzeyindeki
    Biyoloji sınıfıma doğru ilerledim ve zihnimi sıkıntıya hazırladım. Ortalama bir
    zekadan fazlasına sahip olmayan Bay Banner’ın, dersine iki tıp diplomasına sahip
    birini şaşırtacak bir şey ekleyebileceğinden şüpheliydim.
    Sınıfta sırama yerleştim ve kitaplarımı – rol malzemeleri; içlerinde bilmediğim
    hiçbir şey yoktu – masaya saçtım. Kendine ait bir masası olan tek öğrenci bendim.
    İnsanlar benden kaçmaları gerektiğini bilecek kadar zeki değildi; ama hayatta kalma
    içgüdüleri uzakta durmaları için yeterliydi.
    Oda, öğrenciler yemekten döndükçe yavaşça doldu. Arkama yaslandım ve
    zamanın geçmesini bekledim. Tekrar, uyuyabilmeyi diledim.
    Angela Weber yeni kızla beraber kapıdan içeri girdiğinde, onu düşündüğüm
    için ismi dikkatimi çekti.
    Bella benim kadar utangaç görünüyor. Bugünün onun için zor olduğuna bahse
    girerim. Keşke bir şey söyleyebilseydim… ama muhtemelen sadece kulağa aptal gelir…
    Evet! diye düşündü Mike Newton ve kızın girişini izlemek için sırasında
    döndü.
    Hala, Bella Swan’ın durduğu yerden hiçbir şey yoktu. Düşüncelerinin olması
    gereken boşluk beni sinirlendirip cesaretimi kırmıştı.
    Öğretmen kürsüsüne gidebilmek için yanımdaki yoldan geçerken yaklaştı.
    Zavallı kız; tek boş sıra yanımdaki sıraydı. Otomatik olarak onun tarafındaki
    kitaplarımı bir yığın haline getirdim. Burada rahat hissedeceğinden şüpheliydim.
    Uzun bir dönem için buradaydı – bu sınıfta en azından. Belki, yanında otururken
    sırlarını ortaya çıkarabilirdim… daha önce bu kadar yakınlığa ihtiyacım olduğundan
    değil… dinlemeye değecek bir şey bulacağımdan değil…
    Bella Swan havalandırmadan bana doğru gelen sıcak havanın içine yürüdü.
    Kokusu bana harap edici bir mermi, dövücü bir mancınık gibi çarptı. O zaman
    bana ne olduğunu açıklayacak yeterince vahşi bir simge yoktu.
    O anda, bir zamanlar olduğum insana hiçbir şekilde yakın değildim; kendimi
    gerisinde tuttuğum insanlık maskesinin parçalarından eser yoktu.
    Ben bir avcıydım. O benim avımdı. Dünyada bu gerçekten başka hiçbir şey
    yoktu.
    Görgü tanıklarıyla dolu bir oda yoktu – onlar çoktan kafamdaki paralel
    hasarlardı. Düşüncelerinin gizemi unutulmuştu. Bir anlam ifade etmiyorlardı, çünkü
    onları düşünmeye uzun süre devam edemeyecekti.
    Ben bir vampirdim ve o seksen yıldır kokladığım en tatlı kana sahipti.
    Böyle bir kokunun var olabileceğini hiç hayal etmemiştim. Eğer bilseydim,
    onu yıllar önce aramaya çıkardım. Onun için bütün gezegeni tarardım. Tadını hayal
    edebiliyordum…
    Susuzluk boğazımı bir ateş gibi yaktı. Ağzım kurumuş ve kızarmıştı. Taze
    zehir akıntısı bu hissi gideremedi. Midem susuzluğun bir yankısı olan açlıkla
    büküldü. Kaslarım sıçramak üzere gerildi.
    Tam bir saniye geçmemişti. Hala onu rüzgar yönüne getiren adımı atıyordu.
    Ayağı yere değdiğinde gözleri bana kaydı, gizlice bakmak istediği belliydi.
    Bakışımla buluştu ve gözlerinin büyük aynalarında kendimi gördüm.
    Orada gördüğüm yüzün şoku, hayatını birkaç sıkıntılı an kadar uzattı.
    Bunu kolaylaştırmadı. Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde, kan yine yanaklarına
    hücum edip, tenini gördüğüm en nefis renge boyadı. Koku, beynimde yoğun bir
    sisti. İçinden zorlukla düşünebiliyordum. Düşüncelerim köpürmüştü, kontrole
    direniyorlardı, tutarsızlardı.
    Kaçması gerektiğini anlamış gibi, şimdi daha hızlı yürüyordu. Acelesi onu
    sakarlaştırmıştı – ayağı takıldı ve sendeledi, neredeyse önümde oturan kızın üzerine
    düşüyordu. Savunmasız, zayıf. Bir insana göre normal olandan bile daha fazla.
    Gözlerinde gördüğüm yüze odaklanmaya çalıştım, tiksinerek hatırladığım
    yüze, içimdeki canavarın yüzüne – yıllarca çaba gösterip, katı disiplinle yendiğim
    yüze. Þimdi ne kadar da kolayca yüzeye sıçramıştı!
    Koku yine düşüncelerimi dağıtarak ve beni neredeyse sıramdan iterek
    etrafımda döndü.
    Hayır.
    Kendimi sandalyede tutmaya çalışırken elim masanın kenarını kavradı. Tahta
    yeteri kadar dayanıklı değildi. Elim desteği ezdi ve bir avuç dolusu kıymıkla geri
    geldi, kalan tahtada parmaklarımın şeklini bıraktı.
    Delili yok et. Bu esas kuraldı. Þeklin kenarlarını parmaklarımla çabucak toz
    haline getirdim, masada düzensiz bir delik ile yerde ayaklarımla dağıttığım bir yığın
    talaş dışında hiçbir şey bırakmadım.
    Delili yok et. Tamamlayıcı hasar…
    Þimdi ne olacağını biliyordum. Gelip yanıma oturmak zorunda kalacaktı ve
    ben onu öldürmek zorunda kalacaktım.
    Sınıftaki masum izleyicilerin, on sekiz başka çocuk ve bir adamın, yakında
    görecekleri şeyi gördükten sonra odadan çıkmalarına izin verilemezdi.
    Yapmak zorunda olduğum şeyin düşüncesinden korktum. En kötü
    zamanımda bile, hiç böyle bir vahşet işlememiştim. Seksen yıl içinde asla masumları
    öldürmemiştim ve şimdi yirmi tanesini aynı anda katletmeyi planlıyordum.
    Aynadaki canavarın yüzü benimle alay etti.
    Bir yarım canavardan ürküp kaçarken bile, diğer yarım plan yapıyordu.
    Eğer ilk önce kızı öldürürsem odadaki insanlar tepki vermeden on beş – yirmi
    saniyem olacaktı. Belki biraz daha uzun, eğer başta ne yaptığımı anlamazlarsa. Çığlık
    atmaya ya da acı hissetmeye vakti olmayacaktı; onu zalimce öldürmeyecektim.
    Korkunç derecede çekici kana sahip bu yabancıya verebileceğimin en fazlası buydu.
    Ama sonra kalanların kaçmasını engellemem gerekecekti. Pencereler kimsenin
    kaçamayacağı kadar küçük ve yüksekti. Sadece kapı – onu tut ve hepsi kapana
    kısılsın.
    Panikle mücadele eder ve karmaşa içinde hareket ederlerken hepsini birden
    öldürmek daha yavaş ve zor olacaktı. İmkansız değildi; ama çok fazla ses çıkacaktı.
    Bir sürü çığlığa vakit olacaktı. Birileri duyacaktı… ve ben bu kara saatte daha çok
    masumu öldürmeye zorlanacaktım.
    Ayrıca ben diğerlerini öldürürken, onun kanı soğuyacaktı.
    Koku, boğazımı susatıcı acıyla keserek beni cezalandırdı.
    O zaman görgü tanıklarından başlayacaktım.
    Aklımda haritasını yaptım. Odanın ortasında, arkadaki en uzak sıradaydım.
    Sağ yanımı önce hallederdim. Saniyede dört ya da beş tanesinin boynunu
    kırabileceğimi tahmin ediyordum. Sesli olmazdı. Sağ kısım şanslı olan taraftı; benim
    geldiğimi görmezlerdi. Öne doğru hareket edip sol tarafa dönerek, bu odadaki her
    hayatı sonlandırmam en fazla beş saniyemi alırdı.
    Bella Swan’ın onun için neyin geldiğini görmesine yetecek kadar uzundu.
    Korkmasına yetecek kadar uzundu. Belki, eğer şok onu olduğu yerde dondurmazsa
    bir çığlık atmasına yetecek kadar uzundu. Bir yumuşak çığlık kimseyi koşturmazdı.
    Derin bir nefes aldım. Koku, kuru damarlarımda yarışan bir alevdi. Göğsümü
    sahip olduğum daha iyi her dürtüyü kül ederek yakıyordu.
    Þimdi yeni dönüyordu. Birkaç saniye içinde benden santimler öteye
    oturacaktı.
    Kafamdaki canavar beklentiyle gülümsedi.
    Solumda, biri bir dosyayı sertçe kapattı. Ölüme mahkum hangi insan
    olduğunu görmek için bakmadım; ama bu hareket yüzüme doğru normal, kokusuz
    hava gelmesini sağladı.
    Kısa bir saniye için, net şekilde düşünebilmiştim. Bu değerli saniyede, kafamın
    içinde yan yana iki yüz gördüm.
    Biri benimdi, ya da eskiden benimdi: Çok insan öldüren, öyle ki sayısını
    saymayı bıraktığım kırmızı gözlü canavar. Mantıklı kılınan, dayanağa sahip
    cinayetler. Bir katil katili, daha güçsüz canavarların katili. Bir ilah karışımıydı, bunu
    kabul ediyordum – kimin idam cezası hak ettiğine karar veriyordu. Ödün vererek
    kendimle yaptığım bir anlaşmaydı bu. İnsan kanıyla beslenmiştim; ama sadece en
    gevşek tanımla. Kurbanlarım, çeşitli karanlık zevkleriyle, benden daha fazla insan
    değillerdi.
    Diğer yüz Carlisle’ındı.
    İki surat arasında hiçbir benzerlik yoktu. Biri parlak gündü ve diğeri en
    karanlık geceydi.
    Bir benzerlik olması için sebep yoktu. Carlisle benim biyolojik olarak babam
    değildi. Ortak hatlar paylaşmıyorduk. Rengimizdeki benzerlik, olduğumuz şeyin bir
    sonucuydu; bütün vampirler aynı buz beyazı tene sahipti. Gözlerimizin rengindeki
    benzerlik ayrı bir şeydi – ortak seçimin bir yansıması.
    Ve yine de bir benzerlik için kaynak olmasa da, seçimini benimsediğim ve
    adımlarını takip ettiğim son yetmiş yılda, yüzümün onunkini yansıtmaya başladığını
    düşünmüştüm. Hatlarım değişmemişti; ama bana, bilgeliğinin birazı ifademi
    işaretlemiş, merhameti ağzımın şeklinde izlenebiliyormuş ve sabrının işaretleri
    kaşlarımda belirgin gibi gelmişti.
    Bütün bu küçük gelişmeler, canavarın yüzünde kaybolmuştu. Kısa bir süre
    içinde, yaratıcımla, sayılan her şekilde babam olan akıl hocamla geçirdiğim yılları
    yansıtacak hiçbir şey kalmayacaktı. Gözlerim şeytanınki gibi kırmızı parlayacaktı;
    bütün benzerlik sonsuza dek kaybolacaktı.
    Kafamda, Carlisle’ın gözleri beni yargılamıyordu. Yapacağım bu korkunç
    davranış için beni affedeceğini biliyordum, çünkü beni seviyordu, çünkü aslında
    olduğumdan daha iyi olduğumu düşünüyordu ve ona yanıldığını kanıtladığımda
    bile, beni yine sevecekti.
    Bella Swan yanımdaki sandalyeye oturdu, hareketleri tutuk ve sakardı
    – korkuyla mı? – ve kanının kokusu, etrafımda acımasız bir bulut haline geldi.
    Babama benim hakkımda yanıldığını kanıtlayacaktım. Bu durumun ıstırabı
    neredeyse boğazımdaki ateş kadar acıttı.
    Tiksinerek kızdan uzaklaştım – onun için sızlanan canavar isyan etti.
    Niye buraya gelmek zorundaydı? Niye var olmak zorundaydı? Niye aslında
    hayat olmayan bu şeyde bulduğum küçücük huzuru bozmak zorundaydı? Bu
    çileden çıkartıcı insan niye doğmuştu? Beni mahvedecekti.
    Ani bir şiddetle, mantıksız nefret beni baştan aşağı sararken yüzümü
    çevirdim.
    Bu yaratık kimdi? Niye ben, niye şimdi? Sadece o, ortaya çıkmak için bu
    ihtimali düşük kasabayı seçti diye niye ben her şeyi kaybetmek zorundaydım?
    Niye buraya gelmişti!
    Bir canavar olmak istemiyordum! Bir oda dolusu zararsız çocuğu öldürmek
    istemiyordum! Ömür boyu fedakarlık ve inkarla kazandığım her şeyi kaybetmek
    istemiyordum!
    Yapmayacaktım. Bana bunu yaptıramayacaktı.
    Problem kokuydu, kanının korkunç derecede çekici kokusuydu. Eğer karşı
    koymanın sadece bir yolu olsaydı… keşke başka bir temiz hava dalgası zihnimi
    berraklaştırabilseydi.
    Bella Swan, uzun, gür, kızıl kahverengi saçlarını benim yönüme doğru salladı.
    Delirmiş miydi? Canavarı kışkırtıyor gibiydi, onunla alay ediyor gibi.
    Kokuyu benden uzağa üfleyecek hiçbir yardımsever esinti yoktu. Hepsi kısa
    sürede yok olacaktı.
    Hayır, hiç yardımcı esinti yoktu; ama nefes almak zorunda değildim.
    Ciğerlerime dolan havayı durdurdum. Rahatlık aniydi; ama yarımdı.
    Kokunun anısı hala kafamdaydı ve tadı dilimdeydi. Böyle bile, çok uzun süre karşı
    koyamayacaktım; ama belki bir saatliğine yapabilirdim. Bir saat. Belki kurban olmak
    zorunda olmayan kurbanlarla dolu bu odadan çıkmaya yetecek kadar zaman.
    Nefes almamak rahatsız edici bir histi. Vücudumun oksijene ihtiyacı yoktu;
    ama bu içgüdülerime ters düşüyordu. Gerginlik anlarında koku alma duyuma
    diğerlerinden daha çok güvenirdim. Avda yolu gösterirdi, tehlike durumunda ilk
    uyarıydı. Benim kadar tehlikeli bir şeye sık sık rastlamazdım; ama kendini koruma
    içgüdüsü, benim türümde sıradan bir insanınki kadar güçlüydü.
    Rahatsız edici; ama idare edilebilir. Onun kokusunu alıp, dişlerimi ince,
    saydam ve nefis teninden, sıcak, ıslak, nabzı atan–
    Bir saat! Sadece bir saat. O kokuyu, o tadı kesinlikle düşünmemeliydim.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:48 pm

    ilk bakışın devamı 2

    Sessiz kız saçlarını aramıza koydu, dosyasına doğru dökülmesi için öne eğildi.
    Yüzünü göremiyordum, berrak, derin gözlerindeki duyguları okumaya
    çalışamıyordum. Buklelerini aramıza yaymasının sebebi bu muydu? O gözleri
    benden saklamak mı? Korkudan? Utançtan? Sırlarını benden gizli tutmak için?
    Sessiz düşüncelerinden doğan eski rahatsızlığım, şimdi beni ele geçiren
    ihtiyaçtan – ayrıca nefretten – çok daha zayıftı. Yanımdaki narin kadın-çocuktan
    nefret ediyordum, ondan eski halime sarılışımın, aileme olan sevgimin, olduğumdan
    daha iyi biri olmaya dair hayallerimin bütün hararetiyle nefret ediyordum. Ondan
    nefret etmek, bana hissettirdiklerinden nefret etmek – bu biraz yardımcı oldu. Evet,
    daha önce hissettiğim rahatsızlık zayıftı; ama o da biraz yardım etti. Beni onun tadını
    hayal etmekten alıkoyacak her türlü duyguya sarıldım.
    Nefret ve rahatsızlık. Sabırsızlık. Şu saat hiç geçmeyecek miydi?
    Ve sonra ders bittiğinde… bu odadan çıkardı… ve ben ne yapardım?
    Kendimi tanıtırdım. Merhaba, benim adım Edward Cullen. Sana bir sonraki sınıfına
    kadar eşlik edebilir miyim?
    Evet derdi. Yapılacak nazik hareket buydu. Benden şimdiden korkar ve
    şüphelenirken bile, adete uyarak yanımda yürürdü. Onu yanlış tarafa yönlendirmek
    kolay olmalıydı. Park yerinin arkasına oraya dokunmak için uzanan bir parmak gibi
    yakın olan ormana. Ona kitabımı arabamda unuttuğumu söyleyebilirdim…
    Birileri son kez birlikte görüldüğü insanın ben olduğumu fark eder miydi?
    Her zamanki gibi yağmur yağıyordu; yanlış yöne giden yağmurluklu iki kişi çok
    fazla dikkat çekmez ya da beni ele vermezdi.
    Tabii bugün onun farkında olan tek öğrencinin ben olmadığımı saymazsak –
    kimse benim kadar olmasa da. Özellikle Mike Newton, o sandalyesinde huzursuzca
    kıpırdanırken – bana yakın olmaktan rahatsızdı, tıpkı herkesin olacağı gibi, tıpkı
    kokusu bütün merhametli endişemi yok etmeden önce beklediğim gibi – her
    hareketinin bilincindeydi. Eğer kız sınıftan benimle çıkarsa Mike Newton bunu fark
    ederdi.
    Eğer bir saat dayanabilirsem, iki saat dayanabilir miydim?
    Yanmanın acısından korktum.
    Boş bir eve gidecekti. Polis Şefi Swan tüm gün çalışıyordu. Bu küçük
    kasabadaki bütün evleri bildiğim gibi gibi, onun evini de biliyordum. Ormanın
    hemen yanındaydı, yakın komşu yoktu. Çığlık atmaya vakti olsa bile, ki olmayacaktı,
    duyacak kimse olmazdı.
    Bu işle ilgilenmenin sorumlu yolu buydu. İnsan kanı olmaksızın yetmiş yıl
    idare etmiştim. Eğer nefesimi tutarsam, iki saat daha dayanabilirdim. Onu yalnız
    yakaladığımda, başka kimsenin incinme riski olmayacaktı. Ve deneyim sırasında acele
    etmek için de hiçbir sebep yok, diye katıldı kafamın içindeki canavar.
    Bu odadaki on dokuz insanı çaba ve sabırla kurtararak, bu masum kızı
    öldürdüğümde daha az canavar olacağımı düşünmek saçmaydı.
    Ondan nefret etsem de, bunun adaletsiz olduğunu biliyordum. Aslında
    kendimden nefret ettiğimi biliyordum ve o öldüğünde ikimizden de çok daha fazla
    nefret edecektim.
    Bir saati bu şekilde geçirdim – onu öldürmenin en iyi yollarını hayal ederek.
    Asıl eylemi düşlememeye çalıştım. Bana fazla gelebilirdi; bu savaşı kaybedip
    görüşümdeki herkesi öldürebilirdim. O yüzden stratejiden başka hiçbir şey
    planlamadım.
    Bir kere, sona doğru, saçlarıyla ördüğü duvardan bana baktı. Bakışıyla
    buluştuğumda benden yayılan adaletsiz nefreti hissedebiliyordum – onun korkmuş
    gözlerinde bunun yansımasını görebiliyordum. Kan, o yüzünü tekrar saklayamadan
    önce yanağını renklendirdi ve ben neredeyse mahvolmuştum.
    Ama zil çaldı. Zil kurtardı – ne kadar da klişe. İkimiz de kurtulduk. O
    ölümden kurtuldu. Bense sadece kısa bir süreliğine korktuğum ve nefret ettiğim o
    kabus gibi yaratığa dönüşmekten kurtuldum.
    Odadan dışarı fırlarken, gerektiği kadar yavaş yürüyemedim. Eğer biri bana
    bakıyor olsaydı, hareket edişimde bir yanlışlık olduğundan şüphelenebilirlerdi.
    Kimse bana dikkat etmiyordu. Bütün insan düşünceleri, bir saatten biraz kısa bir
    süre içinde ölmeye hükümlü kızın etrafında dönüyordu.
    Arabama saklandım.
    Kendimi saklanmak zorunda kalmış olarak düşünmekten hoşlanmazdım.
    Kulağa ne kadar ödlekçe geliyordu… ama şüphesiz, şimdi durum buydu.
    Şu anda insanların arasında olmama yetecek kadar disipline sahip değildim.
    Birini öldürmemek için bu kadar odaklanmam, diğerlerine karşı gelmem için bana
    kaynak bırakmıyordu. Bu ne büyük bir israf olurdu. Eğer canavara boyun
    eğeceksem, yenilgiye değecek hale getirebilirdim.
    Genelde beni sakinleştiren bir CD çaldım; ama çok az işe yaradı. Hayır, en çok
    yardım eden, açık pencerelerimden hafif yağmurla birlikte giren serin, ıslak ve temiz
    havaydı. Bella Swan’ın kanını kusursuz netlikle hatırlamama rağmen, temiz havayı
    içime çekmek, bunun enfeksiyonunu vücudumdan yıkamak gibiydi.
    Aklım yine başımdaydı. Tekrar düşünebilirdim ve tekrar savaşabilirdim.
    Olmak istemediğim şeye karşı savaşabilirdim.
    Evine gitmek zorunda değildim. Onu öldürmek zorunda değildim. Açıkça,
    mantıklı, düşünebilen bir yaratıktım ve seçeneğim vardı. Her zaman bir seçenek
    vardı.
    Sınıftaki gibi hissettirmiyordu… ama şimdi ondan uzaktaydım. Belki, eğer
    ondan çok çok dikkatle kaçarsam hayatımın değişmesine gerek kalmazdı. İşler
    istediğim şekilde düzenliydi. Niye böle çileden çıkarıcı ve leziz birinin bunu
    mahvetmesine izin verecektim ki?
    Babamı hayal kırıklığına uğratmak zorunda değildim. Annemin gerginlik,
    endişe… acı çekmesine sebep olmak zorunda değildim. Evet, bu beni evlat edinmiş
    annemi de incitirdi ve Esme çok nazik, çok duygusal ve yumuşaktı. Onun gibi birine
    acı çektirmek kesinlikle affedilemezdi.
    Bu insan kızını Jessica Stanley’nin art niyetli düşüncelerinin küçük, dişsiz
    tehdidinden korumak istemem ne kadar ironikti. Isabella Swan için bir koruyucu
    olabilecek son kişi bendim. Asla herhangi bir şeyden, benden ihtiyacı olduğu kadar
    korunmaya gereksinimi olmayacaktı.
    Aniden Alice’in nerede olduğunu merak ettim. Swan kızını pek çok şekilde
    öldürdüğümü görmemiş miydi? Niye yardım etmeye gelmemişti – beni durdurmaya
    ya da kanıtları yok etmeye, hangisi olursa? Jasper’la ilgili sorunları izlemeye
    dikkatini öyle vermişti ki, bu çok daha korkunç ihtimali kaçırmış mıydı?
    Düşündüğümden daha mı güçlüydüm? Kıza gerçekten hiçbir şey yapmayacak
    mıydım?
    Hayır. Bunun doğru olmadığını biliyordum. Alice mutlaka Jasper’a çok fazla
    odaklanıyor olmalıydı.
    Olacağını bildiğim yönü, İngilizce sınıfları için kullanılan küçük binayı
    taradım. Tanıdık ‘sesi’ni bulmam uzun sürmedi. Ve haklıydım. Her düşüncesi
    Jasper’a dönüktü, en ufak kararlarını dakika dakika takip ediyordu.
    Ona akıl danışabilmeyi diledim; ama aynı zamanda ne yapabileceğimi
    bilmediğinden memnundum, son bir saatte düşündüğüm katliamın farkında
    olmamasından.
    Vücudumda yeni bir yanma hissettim – utanç. Hiçbirinin bilmesini
    istemiyordum.
    Eğer Bella Swan’dan kaçabilirsem, eğer onu öldürmemeyi başarabilirsem –
    bunu düşündüğümde bile, canavar kıvrandı ve dişlerini sinirle gıcırdattı – o zaman
    kimsenin bilmesine gerek kalmazdı. Eğer onun kokusundan uzak durabilirsem…
    En azından niye denemeyeceğime dair hiçbir sebep yoktu. İyi bir seçim
    yapmayı, Carlisle’ın olduğumu düşündüğüm kişi olmayı.
    Okulun son saati neredeyse bitmişti. Yeni planımı hemen harekete geçirmeye
    karar verdim. Burada, yanımdan geçip beni tekrar mahvedebileceği yerde
    oturmaktan iyiydi. Yine, kıza haksız bir nefret hissettim. Üzerimde sahip olduğu bu
    bilinçsiz güçten nefret ettim. Beni hakaret ettiğim bir şeye dönüştürebilmesinden
    nefret ettim.
    Küçük kampüsten ofise doğru hızla yürüdüm – biraz fazla hızla; ama tanık
    yoktu. Bella Swan’ın yolunun benimle kesişmesi için hiçbir sebep yoktu. Olduğu bela
    gibi kaçınılacaktı.
    Ofis görmek istediğim sekreter dışında boştu.
    Sessiz girişimi fark etmedi.
    “Bayan Cope?”
    Doğal olmayan kırmızı saçlara sahip kadın baktı ve gözleri büyüdü.
    Anlamadıkları küçük işaretler onları hep hazırlıksız yakalardı, bizi daha önce ne
    kadar çok görmüş olsalar da.
    “Ah.” dedi şaşırıp, zorlukla soluyarak. Bluzunu düzeltti. Aptal, diye düşündü
    kendi kendine. O neredeyse benim çocuğum olacak kadar genç. Böyle düşünmek için çok
    genç… “Merhaba Edward. Senin için ne yapabilirim?” Kalın gözlüklerinin arkasında
    kirpikleri titredi.
    Rahatsız edici. Ama olmak istediğim zaman nasıl çekici olabileceğimi
    biliyordum. Hangi ses tonuyla konuşacağımı, hangi hareketleri yapacağımı bildiğim
    için kolaydı.
    Öne doğru eğilip, derinliksiz, küçük kahverengi gözlerine derin derin
    bakıyormuş gibi bakışıyla buluştum. Düşünceleri şimdiden heyecan içindeydi. Bu
    basit olmalıydı.
    “Bana ders programımla ilgili yardım edip edemeyeceğinizi merak
    ediyordum.” dedim insanları korkutmamak için ayırdığım yumuşak sesle.
    Kalbinin temposunun arttığını duydum.
    “Tabii ki Edward. Nasıl yardımcı olabilirim?” Çok genç, çok genç, diye
    tekrarladı. Yanılıyordu tabii ki. Ben onun büyükbabasından daha yaşlıydım; ama
    ehliyet belgeme göre, haklıydı.
    “Acaba biyoloji sınıfımdan son sınıf seviyesinde fen dersine geçebilir miyim?
    Fizik, mesela?”
    “Bay Banner’la bir problem mi var Edward?”
    “Hayır, sadece ben bu konuları zaten işlemiştim…”
    “Alaska’da gittiğiniz hızlandırılmış okulda, doğru.” Bunu düşünürken ince
    dudakları büzüldü. Hepsi üniversitede olmalılar. Öğretmenlerin şikayet ettiğini hiç
    duymadım. Muhteşem notlar, cevap verirken tereddüt yok, testlerde hiç yanlış cevap yok –
    sanki her konuda hile yapmanın bir yolunu bulmuşlar gibi. Bay Varner bir öğrencinin ondan
    daha zeki olduğunu düşünmektense, hile yapıldığına inanmayı tercih eder… Annelerinin
    onlara özel ders verdiğine bahse girerim… “Aslına bakarsan Edward, Fizik şu anda
    oldukça dolu. Bay Banner bir sınıfta yirmi beşten fazla öğrenci olmasından nefret
    eder–”
    “Ben problem çıkarmam.”
    Tabii ki hayır. Kusursuz bir Cullen çıkarmaz. “Bunu biliyorum Edward; ama şu
    anki haliyle sıralar tam yetiyor…”
    “O zaman dersi bırakabilir miyim? O saati kendim çalışmak için
    kullanabilirim.”
    “Biyolojiyi bırakmak mı?” Ağzı şaşkınlıkla açıldı. Bu delice. Bildiğin bir konuyu
    oturup dinlemek ne kadar zor? Mutlaka Bay Banner’la ilgili bir problem olmalı. Acaba Bob’la
    bu konuda konuşmalı mıyım? “Mezun olmak için yeterli kredin olmaz.”
    “Seneye tamamlarım.”
    “Belki de bunun hakkında ailenle konuşmalısın.”
    Arkamda kapı açıldı; ama gelen her kimse beni düşünmüyordu, o yüzden
    görmezden gelip Bayan Cope’a odaklandım. Biraz daha yakına eğildim ve gözlerimi
    daha büyük tuttum. Bu, eğer siyah yerine altın rengi olsalardı daha iyi işlerdi.
    Siyahlık, olması gerektiği gibi insanları korkuturdu.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:50 pm

    2. Açık Kitap

    Sırtımı kar yığınının arkasına yasladım ve kuru pudra ağırlığımın etrafında yeniden
    şekillendi. Tenim etrafımdaki havayla uyum sağlamak için soğumuştu, altımdaki
    küçük buz parçalarını kadife gibi hissediyordum.
    Üstümdeki gökyüzü duruydu, bazı yerlerde mavi, bazı yerlerde sarı olarak
    ışıyan yıldızlarla parlaktı. Siyah evrende şahane, dönen şekiller yaratmışlardı –
    mükemmel bir görüntü. Harika güzellikle. Ya da, harika güzellikte olurdu. Olurdu,
    eğer gerçekten görebiliyor olsaydım.
    Hiç iyiye gitmiyordu. Altı gün geçmişti, altı gün bu boş Denali sahrasında
    saklanmıştım; ama özgürlüğe, onun kokusunu yakaladığım anda olduğumdan daha
    yakın değildim.
    Mücevherlerle dolu gökyüzüne baktığım zaman, sanki güzellikleriyle
    gözlerim arasında bir engel var gibiydi. Bu engel bir yüzdü, sadece sıradan bir insan
    yüzü; fakat onu aklımdan çıkaramıyordum.
    Yaklaşan düşünceleri, onlara eşlik eden ayak seslerinden önce duydum.
    Hareketin sesi pudranın üzerinde sadece hafif bir fısıltıydı.
    Tanya’nın beni buraya kadar takip etmesine şaşırmamıştım. Son birkaç
    gündür, şimdi yaklaşan bu konuşma üzerine düşündüğünü ve ne söyleyeceğinden
    tam olarak emin olana kadar ertelediğini biliyordum.
    Yaklaşık altmış yarda ötede, siyah bir kayanın üzerine sıçrayıp, çıplak
    ayaklarıyla dengesini sağlarken görüş alanıma girdi.
    Tanya’nın teni yıldızların ışığı altında gümüştü ve uzun sarı bukleleri soluk
    bir şekilde parıldıyordu, çilek rengi tonuyla neredeyse pembeydi. Kehribar gözleri, o,
    kara yarı gömülü halde beni izlerken parıldadı ve dolgun dudakları bir
    gülümsemeyle uzadı.
    Harika. Eğer gerçekten görebiliyor olsaydım. İç çektim.
    Kayanın tepesinde, parmak uçları taşa dokunarak çömeldi, vücudu gerildi.
    Top güllesi, diye düşündü.
    Kendini havaya fırlattı; şekli yıldızlarla benim arama girdiği sırada karanlık,
    dönen bir gölgeye dönüştü. Tam yanımdaki kar yığınına yaklaştığı zaman top
    halinde kıvrıldı.
    Etrafımda bir tipi uçtu. Tüye benzeyen buz kristalleri altına gömüldüğümde
    yıldızlar karardı.
    Tekrar iç çektim; ama kendimi yukarı çıkarmak için hiçbir harekette
    bulunmadım. Karın altındaki siyahlık ne acıtıyor, ne de görüşümü geliştiriyordu.
    Hala aynı yüzü görüyordum.
    “Edward?”
    Tanya beni hızlıca çıkartırken kar yine uçuyordu. Gözlerimle pek
    buluşmadan, hareketsiz yüzümden kar tanelerini silkeledi.
    “Özür dilerim.” dedi mırıldanarak. “Þakaydı.”
    “Biliyorum. Komikti.”
    Ağzı aşağı doğru kıvrıldı.
    “İrina ve Kate seni yalnız bırakmam gerektiğini söylediler. Seni rahatsız
    ettiğimi düşünüyorlar.”
    “Hayır, hiç etmiyorsun.” diye güvence verdim. “Aksine, kaba olan benim –
    fena halde kaba. Çok özür dilerim.”
    Eve gidiyorsun değil mi? diye düşündü.
    “Henüz buna… tam olarak… karar vermedim.”
    Ama burada kalmıyorsun. Düşünceleri şimdi dalgındı, hüzünlü.
    “Hayır… yardımcı oluyor gibi görünmüyor.”
    Yüzünü buruşturdu. “Bu benim suçum değil mi?”
    “Tabii ki hayır.” dedim yumuşakça yalan söyleyerek.
    Centilmenlik yapma.
    Gülümsedim.
    Rahatsız olmana neden oluyorum, diye suçladı.
    “Hayır.”
    Kaşını kaldırdı, ifadesi o kadar kuşkuluydu ki, gülmek zorunda kaldım. Başka
    bir iç çekişin takip ettiği kısa bir kahkaha.
    “Pekala.” diye itiraf ettim. “Biraz.”
    O da iç çekti ve çenesini ellerine aldı. Düşünceleri üzüntülüydü.
    “Yıldızlardan binlerce kez daha güzelsin Tanya. Tabii, zaten bunun
    farkındasın. İnadımın kendine olan güvenini yok etmesine izin verme.”
    “Reddedilmeye alışık değilim.” diye homurdandı, dudağını alımlı bir şekilde
    büktü.
    “Kesinlikle.” dedim, binlerce başarılı fethi hızla kafasından geçerken
    düşüncelerini engellemeye çalışarak. Tanya insan erkeklerini tercih ederdi –
    yumuşak ve sıcak olma avantajı ile beraber, daha çoklardı ve kesinlikle daha
    isteklilerdi.
    “Succubus(Geceleyin kadın şeklinde erkeklerin rüyasına girip onlarla cinsel münasebette bulunan dişi şeytan.).” dedim alayla, kafasında belirmeye devam eden görüntüleri
    bölme umuduyla.
    Dişlerini göstererek sırıttı. “Orijinal.”
    Carlisle’ın aksine, Tanya ve kardeşleri bilinçlerini yavaş yavaş keşfetmişlerdi.
    Sonunda, onları kan dökmeye karşı getiren etken insan erkeklerine olan
    düşkünlükleri olmuştu.
    “Buraya geldiğinde,” dedi yavaşça. “Ben sandım ki…”
    Ne düşündüğünü biliyordum ve böyle hissedeceğini tahmin etmem gerekirdi;
    ama geldiğimde çözümsel düşünmek için en iyi halimde değildim.
    “Fikrimi değiştirdiğimi düşündün.”
    “Evet.” Kaşlarını çattı.
    “Beklentilerinle oynadığım için kendimi çok kötü hissediyorum Tanya. Böyle
    yapmak istememiştim – düşünmüyordum. Sadece… çok aceleyle ayrılmıştım.”
    “Sanırım sebebini söylemezsin…?”
    Doğruldum ve kollarımı bacaklarıma dolayıp savunma amaçlı kıvrıldım.
    “Bunun hakkında konuşmak istemiyorum.”
    Tanya, Irina ve Kate kalkıştıkları bu hayatta çok iyilerdi. Çeşitli konularda
    Carlisle’dan bile. Avları olması gerekenlerle – bir zamanlar olanlarla – kendilerine
    izin verdikleri delice yakınlığa rağmen; hata yapmıyorlardı. Zayıflığımı Tanya’ya
    itiraf etmeye çok utanıyordum.
    “Kadın problemi mi?” diye tahmin yürüttü isteksizliğimi görmezden gelerek.
    Soğukça güldüm. “Kastettiğin şekilde değil.”
    Sonra sessizleşti. Kelimelerimin anlamını çözmek için değişik tahminler
    yürütürken düşüncelerini dinledim.
    “Yaklaşamadın bile.” dedim.
    “Bir ipucu?” diye sordu.
    “Lütfen bırak Tanya.”
    Yine sessizleşti, hala tahmin etmeye çalışıyordu. Onu duymazdan gelip boş
    yere yıldızların güzelliğini görmeye çalıştım.
    Bir süre sonra vazgeçti ve düşünceleri başka bir yöne gitti.
    Nereye gideceksin Edward, eğer buradan ayrılırsan? Carlisle’a mı döneceksin?
    “Sanmıyorum.” diye fısıldadım.
    Nereye gidecektim? Dünyada ilgimi çeken hiçbir yer yoktu. Görmek ya da
    yapmak istediğim hiçbir şey yoktu, çünkü nereye gidersem gideyim, bir yere doğru
    gidiyor olmayacaktım – bir yerden uzağa kaçıyor olacaktım.
    Bundan nefret ediyordum. Ne zaman böyle bir ödleğe dönüşmüştüm?
    Tanya ince kolunu omzuma attı. Dikeldim; ama dokunuştan çekilmedim.
    Arkadaşça bir rahatlatmadan başka bir şey kastetmemişti. Çoğunlukla.
    “Bence geri döneceksin.” dedi, sesinde uzun zaman önce kaybolmuş Rus
    aksanından ufak bir iz belirerek. “Peşini bırakmayan her ne… ya da her kim olursa
    olsun, onunla yüzleşeceksin. Sen böyle birisin.”
    Düşünceleri sözleri kadar emindi. Aklındaki görüntüyü benimsemeye
    çalıştım. Sorunlarla yüzleşen kişiyi. Kendimi tekrar böyle düşünmek hoştu. Hiçbir
    zaman cesaretim ve zorluklarla başa çıkma becerimden şüphe duymamıştım, bir
    lisenin biyoloji dersinde geçirdiğim o korkunç saate kadar.
    Yanağından öptüm. Yüzünü bana döndürdüğünde çabucak geri çekildim,
    dudakları çoktan büzülmüştü. Hızıma acıklı bir ifadeyle gülümsedi.
    “Teşekkürler Tanya, bunu duymaya ihtiyacım vardı.”
    Düşünceleri huysuzlaştı. “Bir şey değil, sanırım. Keşke daha mantıklı olabilsen
    Edward.”
    “Üzgünüm Tanya. Benim için fazla iyi olduğunu biliyorsun. Ben sadece…
    daha aradığımı bulamadım.”
    “Pekala, eğer seni tekrar görmeden önce gidersen… hoşçakal Edward.”
    “Hoşçakal Tanya.” Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, görebiliyordum.
    Kendimi giderken görebiliyordum, olmak istediğim tek yere giderken… “Tekrar
    teşekkürler.”
    Tek bir çevik harekette ayaktaydı ve o kadar hızlı koşuyordu ki, ayağının kara
    batacak vakti olmuyordu; arkasında hiç iz bırakmıyordu. Geriye bakmadı. Reddim
    onu daha önce izin verdiğinden çok rahatsız etmişti, düşüncelerinde bile. Gitmeden
    önce beni bir daha görmek istemiyordu.
    Üzüntüyle suratım asıldı. Hisleri derin ve saf olmamasına ve hiçbir şekilde
    karşılık veremeyeceğim duygular olmasına rağmen, Tanya’yı incitmekten hiç
    hoşlanmıyordum. Yine de bir centilmenden aşağı hissetmeme neden oluyordu.
    Çenemi dizlerime koydum ve aniden yola çıkmak için heyecanlı olduğum
    halde yıldızları tekrar izledim. Alice’in eve döneceğimi görüp diğerlerine
    söyleyeceğini biliyordum. Mutlu olacaklardı – özellikle Carlisle ve Esme. Kafamdaki
    yüzden ötesini görmeye çalışarak bir süre daha yıldızlara baktım. Gökyüzündeki
    parlak ışıklarla aramda, bir çift sersemlemiş çikolata renkli göz bu kararın onun için
    ne anlama geldiğini soruyormuşçasına bana baktı. Tabii, bunun gerçekten o meraklı
    gözlerin aradığı bilgi olup olmadığından emin olamadım. Hayalimde bile,
    düşüncelerini okuyamıyordum. Bella Swan’ın gözleri sorgulamaya ve yıldızların
    engelsiz görüntüsü benden kaçmaya devam etti. Kuvvetle iç çekerek pes ettim ve
    ayağa kalktım. Eğer koşarsam Carlisle’ın arabasına yarım saatten kısa sürede
    varabilirdim.
    Ailemi görmek için acele ederek – ve zorluklarla yüzleşen Edward olmayı çok
    isteyerek – yıldızlarla aydınlanmış karların üzerinde koştum, ayak izi bırakmadan.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:50 pm

    “Bir sorun olmayacak.” diye fısıldadı Alice. Gözleri odağını kaybetmişti ve
    Jasper, biz birbirimize yakın bir grup halinde yürürken eli Alice’in dirseğinin altında,
    yürümesinde yardımcı oluyordu. Rosalie ve Emmett önde gidiyorlardı. Emmett
    gülünç bir şekilde düşman bölgesindeki bir korumaya benziyordu. Rosalie de
    ihtiyatlı görünüyordu; ama korumacıdan çok sinirliydi.
    “Tabii ki olmayacak.” dedim homurdanarak. Davranışları gülünçtü. Eğer
    altından kalkamayacağımı düşünseydim evde kalırdım.
    Normal, eğlenceli sabahımızın – gece kar yağmıştı ve Emmett ile Jasper dikkat
    dağınıklığımı fırsat bilerek beni kar topu bombardımanına tutmuşlardı;
    tepkisizliğimden sıkıldıklarında ise birbirlerine dönmüşlerdi – bu aşırı dikkatlilik
    durumuna olan ani değişimi, eğer bu kadar sinir bozucu olmasaydı komik olurdu.
    “Henüz burada değil; ama geleceği yol… rüzgar yönünde olmayacak, eğer her
    zamanki yerimize oturursak.”
    “Tabii ki her zamanki yerimizde oturacağız. Kes şunu Alice. Sinirlerimi
    bozuyorsun. Tamamen iyi olacağım.”
    Jasper oturmasına yardım ederken gözleri bi kere kapanıp açıldı ve sonunda
    benim yüzüme odaklandı.
    “Hmm.” dedi şaşırmış bir sesle. “Sanırım haklısın.”
    “Tabii ki öyleyim.” diye söylendim.
    Endişelerinin odağı olmaktan nefret etmiştim. Korumacı halde Jasper’ı
    çevrelediğimiz zamanları hatırladığımda, ona ani bir sempati hissettim. Kısa bir an
    bakışımı yakaladı ve sırıttı.
    Sinir bozucu değil mi?
    Ona yüzümü buruşturdum.
    Bu uzun, donuk renkli odanın bana çok ağır gelişi sadece bir hafta önce
    miydi? Burada olmanın neredeyse uykuya, koma haline benzeyişi?
    Bugün sinirlerim uzamıştı – en ufak baskıda ses çıkarmak üzere gerilmiş
    piyano telleri gibi. Duyularım tetikteydi, her sesi, her görüşü, havanın tenime
    dokunan her hareketini, her düşünceyi tarıyordum. Özellikle düşünceleri.
    Kullanmayı reddedip kilitlediğim tek bir duyu vardı. Koku tabii ki. Nefes
    almıyordum.
    Düşünceleri incelerken Cullen’larla ilgili daha çok şey duymayı bekliyordum.
    Bütün gün, Bella Swan’ın verdiği herhangi bir bilgi aramış, yeni dedikodunun
    yönünü görmeye çalışmıştım; ama hiçbir şey yoktu. Kimse kafeteryadaki beş
    vampirin farkında değildi, tıpkı yeni kız gelmeden önceki gibi. Bazı insanların
    aklında da hala o kız ve geçen haftaki düşüncelerinin aynısı vardı. Bunu
    anlatılamayacak derecede sıkıcı bulmak yerine, şimdi büyülenmiştim.
    Kimseye benim hakkımda bir şey söylememiş miydi?
    Benim kara, öfkeli ve ölüm saçan başımı fark etmemesinin imkanı yoktu. Buna
    verdiği tepkiyi görmüştüm. Şüphesiz, onu çok korkutmuştum. Birine
    anlatacağından, belki de daha iyi bir hikaye haline getirmek için biraz
    abartacağından ve bana tehditkar birkaç replik ekleyeceğinden emindim.
    Ve sonra beni, birlikte girdiğimiz biyoloji dersini bırakmaya çalışırken
    duymuştu. Yüz ifademi gördükten sonra sebebin kendisi olup olmadığını mutlaka
    merak etmiş olmalıydı. Normal bir kız etrafındakilere sorar, deneyimini diğerleriyle
    karşılaştırır, dışlanmış hissetmemek için davranışımı açıklayacak bir ortak nokta
    arardı. İnsanlar normal hissetmek ve etrafındaki herkese uyum sağlamak için her
    şeyi yapardı, bir sürü özelliksiz koyun gibi. Bu ihtiyaç, emniyetsiz gençlik yıllarında
    özellikle güçlüydü. Kız bu kuralın bir istisnası olmazdı.
    Ama burada, normal masamızda otururken, kimse bizi fark etmemişti.
    Kimseye anlatmadıysa, Bella son derece utangaç olmalıydı. Belki babasıyla
    konuşmuştu, belki en güçlü ilişkisi onunlaydı… ama bu, onunla ne kadar az zaman
    geçirdiği düşünülünce pek mümkün görünmüyordu. Annesine daha yakın
    olmalıydı. Yine de kısa zaman içinde Şef Swan’a uğrayıp düşüncelerini
    dinlemeliydim.
    “Yeni bir şey var mı?” diye sordu Jasper.
    “Yok… Hiçbir şey söylememiş olmalı.”
    Bu haber üzerine hepsi kaşlarını kaldırdı.
    “Belki de düşündüğün kadar korkunç değilsin.” dedi Emmett kıkır kıkır
    gülerek. “Bahse girerim ki ben onu bundan daha iyi korkuturdum.”
    Ona doğru gözlerimi devirdim.
    “Acaba neden…?” Kızın eşsiz sessizliğiyle ilgili hala şaşkındı.
    “Bunu geçtik. Bilmiyorum.”
    “İçeri giriyor.” diye mırıldandı Alice. Vücudumun katılaştığını hissettim.
    “İnsan görünmeye çalışın.”
    “İnsan, öyle mi?” diye sordu Emmett.
    Sağ yumruğunu kaldırıp avucunda sakladığı kar topunun etrafında
    parmaklarını büktü. Tabii ki, orada erimemişti. Sıkıp bir buz kütlesi haline getirdi.
    Gözleri Jasper’daydı; ama düşüncelerinin yönünü gördüm. Tabii, Alice de gördü.
    Emmett’in ona aniden fırlattığı buz topağını, parmaklarının sıradan bir hareketiyle
    engelledi. Buz, kafeterya boyunca insan gözlerinin takip edemeyeceği bir hızla
    duvara çarpıp, tuğlaları çatlattı.
    Odanın o köşesindeki başlar önce yerdeki kırık buz kütlelerine döndü ve
    sonra suçluyu bulmak için arandı. Birkaç masadan uzağa bakmadılar. Kimse bize
    bakmadı.
    “Çok insanca Emmett.” dedi Rosalie iğneleyici bir sesle. “Elin değmişken niye
    duvara yumruk atmıyorsun?”
    “Onu sen yaparsan daha etkileyici olur bebeğim.”
    Onlara dikkatimi vermeye çalıştım, sanki şakalarının bir parçasıymışım gibi
    yüzüme bir sırıtma yerleştirdim. Onun beklediğini bildiğim sıraya bakmak için
    kendime izin veremedim; ama dinliyordum.
    Jessica’nın, ilerleyen sırada hareketsiz duran ve dikkati dağılmış görünen yeni
    kızla ilgili sabırsızlığını duyabiliyordum. Düşüncelerinde, Bella Swan’ın yanaklarının
    bir kere daha kanla kırmızı olduğun gördüm.
    Kısa, derin olmayan nefesler aldım, kokusunun en ufak bir izi bile yanımdaki
    havaya değerse nefes almayı bırakmaya hazırdım.
    Mike Newton iki kızla beraberdi. Jessica’ya Swan kızının ne problemi
    olduğunu sorduğunda, hem iç hem de dış sesini duyabiliyordum. Düşüncelerinin
    onun etrafında sarılış şeklinden ve kız, onun orada olduğunu unutmuş şekilde
    girdiği dalgınlıktan çıkarken, çoktan kurulmuş zihnini bulutlandıran fantezilerin
    belirişinden hoşlanmamıştım.
    “Hiçbir şey.” dedi Bella o alçak, duru sesiyle. Kafeteryadaki gürültünün içinde
    bir zil gibi çınlamıştı; ama bunun çok dikkatli dinlediğim için olduğunu biliyordum.
    “Bugün sadece soda alacağım.” diye devam etti, sıraya yetişmek için hareket
    ettiğinde.
    Kendimi ona bir bakış atmaktan alıkoyamadım. Yere bakıyordu, kan
    yüzünden yavaşça çekiliyordu. Çabucak gözlerimi kaçırıp, şimdi acılı gözüken
    gülümsememe gülen Emmett’a döndüm.
    Hasta görünüyorsun kardeşim.
    İfademin normal ve doğal görünmesi için yüz hatlarımı tekrar ayarladım.
    Jessica kısın iştahsızlığının sebebini merak ediyordu. “Aç değil misin?”
    “Aslında, biraz hasta hissediyorum.” Sesi çok alçaktı; ama hala duruydu.
    Mike Newton’ın düşüncelerinden yayılan korumacı endişe beni niye rahatsız
    etmişti? Sahiplenen bir tavrı olması niye önemliydi? Mike Newton onun için
    gereksizce kaygılanıyorsa bu beni ilgilendirmiyordu. Belki de herkesin ona verdiği
    tepki buydu. İçgüdüsel olarak onu korumayı ben de istememiş miydim? Onu
    öldürmeden önce, bu…
    Ama kız hasta mıydı?
    Değerlendirmek zordu – şeffaf teninin altında çok narin görünüyordu. Sonra
    kendim de endişelendiğimi fark ettim, tıpkı o ahmak oğlan gibi. Ve kendimi sağlığı
    hakkında düşünmemek için zorladım.
    Bakmaksızın, onu Mike’ın düşüncelerinden izlemekten hoşlanmamıştım. Üçü
    hangi masaya oturacaklarını seçerken Jessica’ya geçtim. Şansıma Jessica’nın
    arkadaşlarıyla oturdular, Alice’in dediği gibi rüzgar yönünde değildi.
    Alice bana dirsek attı. Birazdan bakacak, insan gibi davran.
    Sırıtmamın altında dişlerimi sıktım.
    “Rahatla Edward.” dedi Emmett. “Hakikaten. Bir insanı öldürürsün. Bu
    dünyanın sonu olmaz.”
    “Sen bilirsin.” diye mırıldandım.
    Güldü. “Böyle şeyleri atlatmayı öğrenmelisin. Benim gibi. Sonsuzluk, suçluluk
    içinde kıvranmak için uzun bir zaman.”
    O anda, Alice elinde sakladığı daha küçük bir avuç dolusu buzu Emmett’in
    kuşkusuz yüzüne fırlattı.
    Emmett şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve sonra sırıttı.
    “Bunu sen istedin.” dedi, buz kaplı saçlarını ona doğru sallamak için eğilirken.
    Sıcak odada eriyen kar, saçından yarı sıvı, yarı katı şekilde sıçradı.
    “Iyy!” diye sızlandı Rosalie, Alice’le beraber şiddetli yağıştan kaçarlerken.
    Alice güldü ve hepimiz katıldık. Kafasında bu kusursuz anı nasıl ayarladığını
    ve kızın – onu böyle düşünmeyi kesmeliydim, sanki dünyadaki tek kızmış gibi – o
    Bella’nın bizi insanca gülüp oynarken ve tıpkı bir Norman Rockwell tablosu gibi
    doğal olmayan derecede ideal halde göreceğini biliyordum.
    Alice gülmeye devam etti ve tepsisini bir kalkan gibi kaldırdı. Kız – Bella
    mutlaka bize bakıyor olmalıydı.
    …yine Cullen’lara bakıyor, diye düşündü biri, dikkatimi çekerek.
    Kasıtsız çağrıya otomatik şekilde baktım ve gözlerim yönü bulurken sesi
    tanıdım – onu bugün çok dinlemiştim.
    Ama gözlerim Jessica’yı geçti ve kızın içe işleyen bakışlarına odaklandı.
    Çabucak aşağı bakıp tekrar gür saçlarının arkasına saklandı.
    Ne düşünüyordu? Rahatsızlık, zaman geçtikçe zayıflamak yerine daha da
    artıyordu. Daha önce hiç denemediğim için ne yaptığımdan emin olamayarak
    etrafındaki sessizliği zihnimle aşmaya çalıştım. Ekstra duyum her zaman doğal
    olarak gelmişti; hiçbir zaman üzerinde çalışmam gerekmemişti; ama şimdi
    odaklanmıştım, onu çevreleyen kalkanı kırmaya çalışıyordum.
    Sessizlikten başka hiçbir şey yoktu.
    Onun nesi var? diye düşündü Jessica, benim rahatsızlığımı yansıtarak.
    “Edward Cullen sana bakıyor.” diye fısıldadı Swan kızının kulağına, bir
    kıkırdama ekleyerek. Ses tonunda kıskanç sinirinin hiç izi yoktu. Arkadaşlık
    taklidinde yetenekli görünüyordu.
    Kızın cevabını, kendimi kaptırmış şekilde ben de dinledim.
    “Sinirli görünmüyor değil mi?”
    Yani geçen haftaki vahşi tepkimi fark etmişti. Tabii ki.
    Soru Jessica’nın kafasını karıştırdı. O, ifademi kontrol ederken düşüncelerinde
    kendi yüzümü gördüm; ama bakışıyla buluşmadım. Hala bir şey duymaya çalışarak
    kıza odaklanıyordum. Dikkatli konsantrasyonum hiç yardımcı olmuyor gibi
    görünüyordu.
    “Hayır.” dedi Jess ona ve evet diyebilmeyi dilediğini biliyordum – bakışım
    içine dert olmuştu – ama sesinde bunun izi yoktu. “Görünmeli mi?”
    “Benden pek hoşlandığını sanmıyorum.” diye fısıldadı kız, aniden yorulmuş
    gibi başını koluna yaslayarak. Hareketini anlamaya çalışıyordum; ama sadece
    tahmin yürütebilirdim. Belki de yorulmuştu.
    “Cullen’lar kimseyi sevmezler.” diye güvence verdi Jess. “Kimseyi hoşlanmak
    için kendilerine layık görmezler.” Eskiden görmezlerdi. Düşüncesi sızlanan bir
    homurtuydu. “Ama hala sana bakıyor.”
    “Ona bakmayı kes.” dedi kız endişeyle ve Jessica’nın emre uyup
    uymadığından emin olmak için başını biraz kaldırdı.
    Jessica kıkırdadı; ama istediğini yaptı.
    Kız saatin kalanında masasından başka yere bakmadı. Bunun kasıtlı olduğunu
    düşündüm – ama tabii ki, emin olamadım. Bana bakmak istiyormuş gibi
    görünüyordu. Vücudu hafifçe benim yönüme doğru yöneliyordu, çenesi dönmeye
    başlıyordu; ama sonra kendini yakalayıp derin bir nefes alarak, kim konuşuyorsa
    ona bakıyordu.
    Kızın etrafındaki düşünceleri, arada onunla ilgili olmadıkları sürece
    duymazdan geldim. Mike Newton okuldan sonra park yerinde bir kartopu savaşı
    planlıyordu, çoktan yağmura dönüştüğünün farkında görünmüyordu. Kar
    tanelerinin çatıdaki hafif sesi, yağmur damlalarının pıtırtısına dönüşmüştü. Değişimi
    gerçekten duyamıyor muydu? Bana sesli geliyordu.
    Öğle teneffüsü bittiğinde yerimde kaldım. İnsanlar dışarı çıktı ve ben kendimi
    diğerlerinin arasından onun ayak seslerini ayırt etmeye çalışırken yakaladım, sanki
    önemli ve alışılmadık bir özellikleri varmış gibi. Ne kadar aptalca.
    Ailem de hareket etmedi. Ne yapacağımı görmek için beklediler.
    Onun delice kuvvetli kokusunu alabileceğim ve nabzının sıcaklığını tenimde
    hissedebileceğim sınıfa gidip, yanına oturur muydum? Bunun için yeterince güçlü
    müydüm? Yoksa bir gün için yeterince çekmiş miydim?


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:51 pm

    “Sanırım sorun yok.” dedi Alice tereddütle. “Kararlısın. Sanırım saati
    atlatacaksın.”
    Ama Alice bir kararın ne kadar çabuk değişebileceğini çok iyi biliyordu.
    “Niye zorlayasın ki Edward?” diye sordu Jasper. Þimdi zayıf olan ben
    olduğum için kendini beğenmiş hissetmemek istemesine rağmen, bunu
    duyabiliyordum, sadece biraz. “Eve git. Ağırdan al.”
    “Ne fark eder ki?” dedi Emmett katılmayarak. “Onu öldürürsün ya da
    öldürmezsin. İki şekilde de atlatırsın.”
    “Henüz taşınmak istemiyorum.” diye sızlandı Rosalie. “Baştan başlamak
    istemiyorum. Liseyi neredeyse bitirdik Emmett. Sonunda.”
    Kararda iki eşit parçaya bölünmüştüm. Bununla yüzleşmek istiyordum, çok
    istiyordum; ama kendimi zorlamak da istemiyordum. Geçen hafta Jasper’ın
    avlanmadan uzun süre durması bir hata olmuştu, bu da aynı şekilde anlamsız bir
    hata mıydı?
    Ailemi yerinden etmek istemiyordum. Hiçbiri bana bunun için teşekkür
    etmezdi.
    Ama Biyoloji sınıfına gitmek istiyordum. Onun yüzünü bir daha görmek
    istediğimi fark ettim.
    Benim için kararı veren buydu. O merak. Böyle hissettiğim için kendime
    kızgındım. Kendime, kızın sessiz zihninin beni uygunsuzca ilgilendirmeyeceğine
    dair söz vermemiş miydim? Yine de, işte en uygunsuz şekilde ilgiliydim.
    Ne düşündüğünü bilmek istiyordum. Zihni kapalıydı; ama gözleri çok açıktı.
    Belki aklı yerine onları okuyabilirdim.
    “Hayır Rose. Sanırım gerçekten sorun olmayacak.” dedi Alice. “Sabitleşiyor.
    Eğer sınıfa giderse kötü bir şey olmayacağından yüzde doksan üç eminim.” Bana,
    düşüncelerimde onun gelecek görüşünü daha güvenli hale getiren ne değişiklik
    olduğunu merak ederek baktı.
    Merak, Bella Swan’ı hayatta tutmaya yetecek miydi?
    Emmett haklıydı gerçi – niye her iki şekilde de üstesinden gelmiyordum?
    Ayartıyla yüzleşecektim.
    “Sınıflarınıza gidin.” dedim kendimi masadan iterek. Döndüm ve uzun
    adımlarla ilerledim. Arkamda Alice’in endişesini, Jasper’ın tenkidini, Emmett’in
    onayını ve Rosalie’nin sinirini duyabiliyordum.
    Sınıfın kapısında son bir derin nefes aldım ve küçük, sıcak odaya girerken
    ciğerlerimde tuttum.
    Geç kalmamıştım. Bay Banner hala bugünün deneyini ayarlıyordu. Kız benim
    – bizim masamızda, başı eğik, karalama yaptığı deftere bakıyordu. Yaklaşırken,
    zihninin yarattığı bu önemsiz taslakla bile ilgilenerek onu inceledim; ama
    anlamsızdı. Sadece iç içe ilmeklerden oluşan rastgele bir karalamaydı. Belki de
    desene odaklanmıyor, başka bir şey düşünüyordu.
    Sandalyeyi gereksiz bir sertlikle çekip, döşemeyi çizmesine izin verdim;
    insanlar birinin gelişi sesle duyurulduğunda her zaman daha rahat ederlerdi.
    Sesi duyduğunu biliyordum. Bakmadı; ama eli çizdiği desende bir ilmeği
    kaçırıp dengeyi bozdu.
    Niye yukarı bakmamıştı? Muhtemelen korkmuştu. Bu sefer, farklı bir izlenim
    bıraktığımdan ve önceden olanların hayalinin bir ürünü olduğunu düşünmesini
    sağladığımdan emin olmalıydım.
    “Merhaba.” dedim insanları rahatlatmak istediğim zaman kullandığım alçak
    sesimi kullanıp, dişlerimi göstermeden gülümseyerek.
    O zaman baktı, büyük kahverengi gözleri ürkekti – neredeyse sersemlemiş –
    ve sessiz sorularla doluydu. Bu, geçen hafta görüşümü engelleyen ifadeydi.
    Garip şekilde derin kahverengi gözlere bakarken, nefretin – kızın sadece
    varolduğu için hak ettiğini hayal ettiğim nefretin – kaybolduğunu fark ettim. Nefes
    almıyor ve kokusunu tatmıyorken böyle savunmasız birinin nefreti hak
    edebileceğine inanmak zordu.
    Yanakları kızarmaya başladı ve hiçbir şey söylemedi.
    Gözlerimi onunkilerde tutup sadece sorgulayan derinliklerine odaklandım ve
    teninin iştah kabartıcı rengini görmezden gelmeye çalıştım. Bir süre nefes almadan
    konuşmaya yetecek kadar soluğum vardı.
    “Adım Edward Cullen.” dedim, ismimi bildiğini bilmeme rağmen. Bu
    başlamanın nazik yoluydu. “Geçen hafta kendimi tanıtma şansı bulamadım. Sen
    Bella Swan olmalısın.”
    Kafası karışmış göründü – kaşlarının arasındaki o küçük kıvrım tekrar
    oradaydı. Cevap vermesi olması gerekenden yarım saniye fazla süre aldı.
    “Adımı nereden biliyorsun?” diye sordu, sesi biraz titreyerek.
    Onu gerçekten çok korkutmuş olmalıydım. Bu kendimi suçlu hissetmeme
    neden oldu; o kadar savunmasızdı ki. Nazikçe güldüm – bu insanların
    huzursuzluğunu azaltan bir sesti. Yine, dişlerimle ilgili dikkatliydim.
    “Ah, sanırım ismini herkes biliyor.” Þüphesiz, bu tekdüze yerde ilgi odağı
    haline geldiğinin farkındaydı. “Bütün kasaba senin gelmeni bekliyordu.”
    Bu bilgi ona göre hoş değilmiş gibi suratını astı. Sanırım, utangaç göründüğü
    kadar ilgiden de hoşlanmıyordu. Çoğu insan tersini hissederdi. Sürüden ayrı kalmak
    istememelerine rağmen spot ışıklarını arzularlardı.
    “Hayır.” dedi. “Yani, niye bana Bella dedin?”
    “Isabella’yı mı tercih edersin?” diye sordum, sorunun nereye gittiğini
    anlayamayarak. İlk gününde tercihini pek çok kez net şekilde belirtmişti. Bütün
    insanlar düşünceleri rehber olmadığı zaman böyle anlaşılmaz mıydı?
    “Hayır. Bella ismini seviyorum.” diye cevapladı kafasını hafifçe yana eğerek.
    İfadesi – eğer doğru okuyorsam – utanç ve kafa karışıklığı arasındaydı. “Ama
    Charlie – yani babamın benden Isabella diye bahsettiğini sanıyorum. Burada herkes
    beni öyle tanıyor gibi görünüyor.” Teninin pembesi bir ton daha koyulaştı.
    “Hmm.” dedim sıradan bir sesle ve gözlerimi yüzünden kaçırdım.
    Sorularının ne anlama geldiğini yeni anlamıştım. Hata yapmıştım. Eğer ilk
    gün diğerlerini dinliyor olmasaydım, ona başta tam ismiyle hitap ederdim, diğer
    herkes gibi. Fark dikkatini çekmişti.
    Þiddetli bir huzursuzluk hissettim. Hatamı yakalamak onun için çok kolay
    olmuştu. Oldukça zekice, özelikle yakınlığımdan korkması gereken birine göre.
    Ama aklında benimle ilgili kilitli tuttuğu şüphelerinden daha büyük
    sorunlarım vardı.
    Soluğum kalmamıştı. Eğer onunla tekrar konuşacaksam nefes almam
    gerekiyordu.
    Konuşmamak zor olurdu. Þanssızlığına, bu masayı paylaşmamız onu benim
    labaratuvar partnerim yapıyordu ve bugün birlikte çalışmak zorundaydık. Deneyi
    yaparken onu görmezden gelmek garip – ve anlaşılmaz şekilde kaba – olurdu. Bu
    onu daha çok korkutur ve şüphelendirirdi.
    Sandalyemi hareket ettirmeden ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaşıp
    kafamı sıraların arasındaki boşluğa döndürdüm. Kaslarımı kilitleyerek kendimi
    olduğum yere bağladım. Sonra sadece ağzımdan, hızlıca ciğerlerimi dolduran bir
    nefes aldım.
    Ahh!
    Bu gerçekten acı vericiydi. Onu koklamadan bile, dilimde tadını
    alabiliyordum. Boğazım aniden tekrar alevler içindeydi, arzu aynı geçen hafta
    kokusunu yakaladığım andaki kadar güçlüydü.
    Dişlerimi gıcırdattım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
    “Başlayın.” diye komut verdi Bay Banner.
    Masaya bakan kıza dönüp gülümsemek için yetmiş yıllık çabayla kazandığım
    öz kontrolü en ufak zerresine kadar kullanmışım gibi hissettim.
    “Önce bayanlar, partner?”
    Yüzüme baktı ve ifadesi boşaldı, gözleri büyüdü. Yüz ifademde yanlış bir şey
    mi vardı? Yine korkmuş muydu? Konuşmadı.
    “Ya da, istersen ben başlayabilirim.” dedim sessizce.
    “Hayır.” dedi ve yüzü yine beyazdan kırmızıya döndü. “Ben başlarım.”
    Duru teninin altındaki kanın akışını izlemek yerine masadaki malzemelere,
    slayt kutusuna ve hırpalanmış mikroskoba baktım. Dişlerimin arasından hızlıca bir
    nefes daha aldım ve boğazımı acıttığında irkildim.
    “Profaz.” dedi hızlı bir incelemenin ardından. Slaydı çıkarmaya başladı.
    “Bakmamın bir sakıncası var mı?” İçgüdüsel olarak – aptalca, sanki onun
    türündenmişim gibi – elini durdurmak için uzandım. Bir saniyeliğine, teninin ısısı
    benimkini yaktı. Elektrik çarpması gibiydi. Sıcaklık elimi ve sonra kolumu vurdu.
    Bella elini benimkinin altından anında çekti.
    “Özür dilerim.” diye mırıldandım kenetlenmiş dişlerimin arasından. Bir yere
    bakma ihtiyacıyla mikroskobu kavradım ve kısa bir süre baktım. Doğruydu.
    “Profaz.” diye katıldım.
    Ona bakmak için hala çok huzursuzdum. Dişlerimin arasından mümkün
    olduğunca sessizce nefes alıp yakıcı susuzluğu görmezden gelmeye çalışarak basit
    göreve odaklandım, kelimeyi kağıttaki yerine yazdım ve ilk slaydı ikincisiyle
    değiştirdim.
    Þimdi ne düşünüyordu? Eline dokunduğumda bu ona nasıl hissettirmişti?
    Tenim mutlaka buz soğukluğunda olmalıydı – itici. Bu kadar sessiz olmasına
    şaşırmamalıydı.
    Slayda bir bakış attım.
    “Anafaz.” dedim kendi kendime, kelimeyi ikinci satıra yazarken.
    “Bakabilir miyim?” diye sordu.
    Döndüm ve onu beklentiyle, bir eli mikroskoba doğru uzanmış şekilde
    görünce şaşırdım. Korkmuş görünmüyordu. Gerçekten cevabı yanlış verdiğimi mi
    düşünmüştü?
    Mikroskobu ona doğru kaydırdığımda yüzündeki umutlu ifadeye
    gülümsemekten kendimi alıkoyamadım.
    Merceğe çabucak solan bir istekle baktı. Ağzının kenarları aşağı doğru indi.
    “Üçüncü slayt?” diye sordu mikroskoptan gözlerini ayırmadan; ama elini
    uzatarak. Slaydı, tenimin onunkine yaklaşmasına izin vermeyerek eline bıraktım.
    Yanında oturmak bir ısıtıcının yanında oturmak gibiydi. Daha yüksek bir sıcaklığa
    doğru hafifçe ısındığımı hissedebiliyordum.
    Slayda çok uzun süre bakmadı. “İnterfaz.” dedi kayıtsızca – muhtemelen
    sesinin kulağa böyle gelmesi için çok uğraşarak – ve mikroskobu bana itti. Kağıda
    dokunmayıp benim cevabı yazmamı bekledi. Kontrol ettim – yine doğruydu.
    Böyle bitirdik, birkaç kelime konuşup birbirimizin gözleriyle buluşmadan.
    Bitiren tek çifttik – diğerleri deneyle ilgili zorluk çekiyordu. Mike Newton ise
    odaklanma konusunda problem yaşıyor gibi görünüyordu – beni ve Bella’yı
    izlemeye çalışıyordu.
    Keşke gittiği yerde kalsaydı, diye düşündü beni gözetleyerek. Hmm, ilginç.
    Oğlanın bana karşı kötü hisler beslediğinin farkına varmamıştım. Bu yeni bir
    gelişmeydi, yaklaşık olarak kızın gelişi kadar. Daha da ilginci, şaşırarak, bu hissin
    karşılıklı olduğunu fark etmiştim.
    Tekrar kıza baktım, sıradan, tehditsiz ortaya çıkışına karşın, hayatıma darbe
    vuruyor olması beni sersemletti.
    Mike’ın ne hakkında konuşup durduğunu anlıyordum ama. Aslında oldukça
    güzeldi… alışılmadık bir şekilde. Güzel olmaktan da iyisi, yüzü ilginçti. Pek simetrik
    değildi – dar çenesi geniş elmacık kemikleriyle dengeli değildi; rengi ölçüsüzdü –
    teni ve saçı, açık-koyu tezatı oluşturuyordu; ve sonra gözleri vardı, sessiz sırlarla
    dolu gözler…
    Aniden benimkileri delmeye başlayan gözler.
    O sırlardan birini tahmin etmeye çalışarak ben de ona baktım.
    “Lens mi taktın?” diye sordu aniden.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:54 pm

    Ne kadar garip bir soru. “Hayır.” Görüşümü geliştirme fikrine neredeyse
    gülümsedim.
    “Ah,” diye mırıldandı. “Gözlerinle ilgili bir değişiklik olduğunu
    düşünmüştüm.”
    Bugün sırları açığa çıkarmaya çalışan tek kişi olmadığımı anladığımda aniden
    tekrar soğuk hissettim.
    Omuz silktim ve öğretmenin dolaştığı yere doğru baktım.
    Tabii ki son baktığından beri gözlerimde bir değişiklik vardı. Kendimi
    bugünün işkencesine, ayartısına hazırlamak için, bütün hafta sonumu avlanarak
    geçirmiştim, susuzluğumu mümkün olduğunca gidermiş, gerçekten abartmıştım.
    Kendimi hayvanların kanıyla doldurmuştum; ama bu etrafındaki havada yüzen aşırı
    lezzetle yüzleşmekte pek bir değişiklik yaratmamıştı. Ona en son baktığımda,
    gözlerim susuzlukla simsiyahtı. Şimdi, vücudum kan içinde yüzerken, sıcak bir altın
    rengindeydiler. Susuzluğumu söndürmede aşırıya kaçtığım girişimim sayesinde açık
    kehribardılar.
    Başka bir hata. Eğer sorusunda ne kastettiğini görmüş olsaydım, ona sadece
    evet diyebilirdim.
    İki yıldır, bu okulda insanların yanında oturmuştum ve o, beni göz
    rengimdeki değişimi fark edecek kadar dikkatle inceleyen ilk kişiydi. Diğerleri,
    ailemin güzelliğine hayran kalırken, bakışlarına karşılık verdiğimizde çabucak
    gözlerini kaçırırlardı. Anlamamak için, görünüşümüzün detaylarını içgüdüsel bir
    çabayla bloke ederlerdi. Görmezden gelmek insan zihni için mutluluktu.
    Niye çok fazla şey gören, bu kız olmak zorundaydı?
    Bay Banner masamıza yaklaştı. Getirdiği temiz hava dalgasını, Bella’nın
    kokusuyla karışmadan önce minnettarlıkla içime çektim.
    “Yani Edward,” dedi cevaplarımıza bakarak, “Isabella’nın mikroskoba
    bakmak için bir şansı olması gerektiğini düşünmedin mi?”
    “Bella.” diye düzelttim onu refleks olarak. “Aslında, beş taneden üçünü o
    tanımladı.”
    Bay Banner’ın düşünceleri, kıza dönerken şüpheliydi. “Bu deneyi daha önce
    yaptın mı?”
    Kendimi kaptırmış halde, gülümser ve hafifçe utanmış gözükürken onu
    izledim.
    “Soğan köküyle değil.”
    “Balık embriyosuyla mı?”
    “Evet.”
    Bu onu şaşırttı. Bugünün deneyi ileri bir programdan aldığı bir şeydi. Kıza
    düşünceli düşünceli başını salladı. “Phoenix’de ileri bir programda mıydın?”
    “Evet.”
    İleriydi o zaman, bir insana göre zekiydi. Bu beni şaşırtmadı.
    “Pekala,” dedi Bay Banner dudaklarını büzerek. “Sanırım ikinizin laboratuar
    partneri olmanız iyi.” Döndü ve söylenerek uzaklaştı. “Bu sayede diğer çocukların
    kendileri için bir şey öğrenme şansı olabilir.” Kızın bunu duyabildiğinden
    şüpheliydim. Dosyasına tekrar spiraller karalamaya başladı.
    Bir saatte iki hata çok fazlaydı. Benim tarafımda çok zayıf bir gösteriydi. Kızın
    hakkımda ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim olmasa da – ne kadar korkuyor, ne
    kadar şüpheleniyor? – onu yeni bir izlenimle bırakmak için daha çok çabalamam
    gerektiğini biliyordum. Son, vahşi karşılaşmamızla ilgili anıları daha iyi
    bastırmalıydım.
    “Karın durması çok kötü oldu, değil mi?” dedim bir düzine öğrencinin
    konuştuğunu çoktan duyduğum küçük diyalogu tekrarlayarak. Sıkıcı, standart bir
    konu. Hava – her zaman güvenli.
    Bana gözlerinde açık bir şüpheyle baktı – çok normal sözlerime anormal bir
    tepki. “Pek değil.” dedi beni tekrar şaşırtarak.
    Konuşmayı bayat yollara sürdüm. Çok daha güneşli, sıcak bir yerden
    geliyordu – teni beyazlığına rağmen bunu bir şekilde yansıtıyordu – ve soğuk onu
    mutlaka rahatsız ediyor olmalıydı. Benim buz gibi dokunuşum kesinlikle etmişti.
    “Soğuğu sevmiyorsun.” diye tahmin yürüttüm.
    “Ya da ıslaklığı.”
    “Forks senin için yaşaması zor bir yer olmalı.” Belki de buraya gelmemeliydin,
    diye eklemek istedim. Belki de ait olduğun yere geri gitmelisin.
    Bunu istediğimden emin değildim gerçi. Kanının kokusunu her zaman
    hatırlayacaktım – onu er ya da geç takip etmeyeceğimin bir garantisi var mıydı?
    Ayrıca, eğer giderse zihni her zaman bir gizem olarak kalacaktı. Değişmez, daima
    rahatsız edici bir muamma.
    “Hem de nasıl.” dedi alçak bir sesle.
    Cevapları hiçbir zaman benim beklediklerim değildi. Daha çok soru sormak
    istememe neden oluyorlardı.
    “Niye buraya geldin o zaman?” diye sordum ve sesimin birdenbire çok
    suçlayıcı olduğunun, diyalog için yeterince sıradan olmadığının farkına vardım.
    Sesim kaba ve meraklı çıkmıştı.
    “Bu… karışık.”
    Büyük gözlerini kırpıştırdı, konuyu orada bıraktı ve ben neredeyse meraktan
    patlayacaktım – merak boğazımdaki susuzluk kadar sıcak bir şekilde beni yakıyordu.
    Aslında, nefes almanın biraz daha kolaylaştığını; ıstırabın onu tanıdıkça daha
    katlanılır hale geldiğini fark ettim.
    “Sanırım anlayabilirim.” diye ısrar ettim. Belki genel nezaket, ben sormak için
    yeterince kaba oldukça, onun sorularımı cevaplamaya devam etmesini sağlayabilirdi.
    Sessizce ellerine baktı. Bu beni sabırsızlandırdı; elimi çenesinin altına koyup
    başını kaldırmak istedim, gözlerini okuyabilmek için; ama onun tenine tekrar
    dokunmak aptalca – tehlikeli – olurdu.
    Aniden yukarı baktı. Gözlerindeki duyguları görebilmek bir rahatlıktı.
    Aceleyle konuştu.
    “Annem tekrar evlendi.”
    Ah, bu yeterince insancaydı, anlaması kolaydı. Duru gözlerinden üzüntü
    geçti.
    “Bu o kadar karmaşık gözükmüyor.” dedim. Sesim çaba sarf etmeden nazik
    çıkmıştı. Üzüntüsü beni garip bir şekilde aciz bırakmıştı, ona daha iyi hissettirmek
    için yapabileceğim bir şey olmasını diliyordum. Garip bir dürtü. “Ne zaman oldu?”
    “Geçen eylül.” Derin bir nefes aldı. Sıcak soluğu yüzümü okşarken nefesimi
    tuttum.
    “Ve sen onu sevmiyorsun.” diye tahmin ettim, daha çok bilgi alabilmek için
    uğraşarak.
    “Hayır, Phil iyidir.” dedi sanımı düzelterek. Dudaklarının kenarında bir
    gülümseme izi vardı. “Çok genç belki; ama yeterince iyi.”
    Bu, kafamda kurduğum senaryoya uymuyordu.
    “Niye onlarla kalmadın o zaman?” dedim, sesim biraz fazla meraklı çıkmıştı.
    İşine burnumu sokuyorum gibi gözüküyordu, ki öyle yapıyordum itiraf etmek
    gerekirse.
    “Phil sık sık seyahat eder. Geçimini futboldan sağlıyor.” Küçük gülümsemesi
    büyüdü; bu kariyer seçimi onu eğlendirmişti.
    Elimde olmadan ben de gülümsedim. Onu rahat ettirmeye çalışmıyordum.
    Sadece, gülümsemesi benim de gülmemi sağlamıştı.
    “İsmini duydum mu?”
    “Muhtemelen hayır. Pek iyi oynamaz.” Başka bir gülümseme. “İkinci ligde
    oynuyor. Çok seyahat etmesi gerekiyor.”
    O anda, yeni bir senaryo hayal ediyordum.
    “Ve annen onunla seyahat edebilmek için seni buraya yolladı.” dedim.
    Tahminler, ondan soruların aldığından daha çok bilgi alıyordu. Tekrar işe yaradı.
    Yüz ifadesi birdenbire inatçılaştı.
    “Hayır, beni o göndermedi.” dedi. Sesi sertti. Tahminim onu üzmüştü; ama
    nasıl olduğunu pek göremiyordum. “Ben kendimi gönderdim.”
    Neyi kastettiğini ya da gücenmesinin sebebini tahmin edemedim. Tamamen
    geri kalmıştım.
    Bu yüzden pes ettim. O, diğer insanlar gibi değildi. Belki de düşüncelerinin
    sessizliği ve kokusu onunla ilgili tek alışılmadık şeyler değildi.
    “Anlamadım.” diye itiraf ettim, kabul etmek zorunda kalmaktan nefret
    ederek.
    İçini çekti ve gözlerime normal insanların katlanabileceğinden uzun bir süre
    baktı.
    “İlk başta benimle kaldı; ama onu özlüyordu.” dedi yavaşça, sesi her
    kelimeyle gittikçe daha ümitsizleşiyordu. “Bu onu mutsuz etti… o yüzden ben de
    Charlie’yle biraz zaman geçirmenin vaktinin geldiğine karar verdim.”
    Kaşlarının arasındaki kıvrım derinleşti.
    “Ama şimdi sen mutsuzsun.” diye mırıldandım. Tepkilerini öğrenebilme
    umuduyla, hipotezlerimi sesli söylemekten kendimi alamıyordum. Bu seferki
    gerçekten pek uzak değildi.
    “Ve?” dedi, sanki bu üzerinde düşünülmeyecek bir şeymiş gibi.
    Ruhunda bir anlığına, ilk defa bir şey gördüğümü hissederek gözlerine
    bakmaya devam ettim. İnsanların çoğunluğunun aksine, kendi ihtiyaçları listenin
    çok altlarındaydı.
    Fedakardı.
    Bunu gördüğümde, bu sessiz zihnin içinde saklanan kişinin gizemi biraz
    zayıflamaya başladı.
    “Adil görünmüyor.” dedim. Sıradan gözükmeye, merakımın yoğunluğunu
    saklamaya çalışarak omuzlarımı silktim.
    Güldü; ama sesinde eğlence yoktu. “Kimse sana söylemedi mi? Hayat adil
    değildir.”
    Sözlerine gülmek istedim; ama ben de gerçekten eğlenmemiştim. Hayatın
    adaletsizliğiyle ilgili biraz bilgim vardı. “Sanırım bunu daha önce bir yerlerde
    duymuştum.”
    Kafası karışmış görünerek bana baktı. Gözleri hızla uzağa gitti ve sonra tekrar
    benim gözlerimle buluştu.
    “İşte bu kadar.” dedi bana.
    Ama ben bu konuşmayı bitirmeye hazır değildim. Kaşlarının arasındaki,
    kederinin kalıntısı olan o küçük V, beni rahatsız ediyordu. Parmaklarımın ucuyla
    onu düzleştirmek istedim; ama tabii ki, ona dokunamazdım. Pek çok yönden
    tehlikeliydi.
    “İyi bir oyun çıkardın.” dedim yavaşça, hala bir sonraki tezimi düşünerek.
    “Ama bahse girerim ki, insanların görmesine izin verdiğinden çok daha fazla acı
    çekiyorsun.”
    Gözlerini kısıp, dudaklarını bükerek yüzünü buruşturdu ve sınıfın önüne
    baktı. Doğru tahmin ettiğimde sevinmiyordu. Sıradan bir mağdur değildi – acısına
    izleyici istemiyordu.
    “Haksız mıyım?”
    Hafifçe irkildi; ama beni duymamış gibi davrandı.
    Bu gülümsememe neden oldu. “Ben de öyle düşünmüştüm.”
    “Seni niye ilgilendiriyor ki?” diye sordu hala uzağa bakarak.
    “Bu çok güzel bir soru.” diye itiraf ettim, daha çok kendime cevap vererek.
    Sezgileri benimkinden iyiydi – ben kenarlarda bocalar, ipuçlarını körü körüne
    incelerken, o direkt özü görüyordu. Onun son derece insanca olan hayatının
    ayrıntıları beni ilgilendirmemeliydi. Onun ne düşündüğünü umursamak yanlıştı.
    Ailemi şüphelerden korumanın ötesinde, insan düşünceleri önemli değildi.
    Kız iç çekti ve sınıfın önüne doğru ters ters baktı. Sinirlenmiş ifadesiyle ilgili
    bir şey gülünçtü. Bütün bu durum, bütün konuşma gülünçtü. Kimse benden dolayı
    bu kızın olduğu kadar büyük bir tehlike içinde olmamıştı – her an, diyalogla gülünç
    bir şekilde meşgul olduğum için dikkatim dağılabilir, burnumdan nefes alabilir ve
    kendimi durduramadan ona saldırabilirdim – ve o ben sorusuna cevap vermediğim
    için sinirlenmişti.
    “Seni rahatsız mı ediyorum?” diye sordum bunun saçmalığına gülümseyerek.
    Bana hızlıca baktı ve gözleri bakışımla kapana kısılmış biri göründü.
    “Tam olarak değil,” dedi. “Daha çok kendimden rahatsız oluyorum. Yüzümü
    okumak çok kolay – annem bana her zaman ‘açık kitabım’ der.”
    Canı sıkılarak kaşlarını çattı.
    Ona hayretle baktım. Üzülmesinin sebebi onun içini çok kolayca gördüğümü
    düşünmesiydi. Ne garip. Birini anlamak için hiç bu kadar çok çaba sarf etmemiştim
    hayatım boyunca – ya da varlığım boyunca, zira hayat pek de doğru kelime değildi.
    Benim hakikaten bir hayatım yoktu.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:55 pm

    “Aksine,” dedim garip bir şekilde… ihtiyatla, sanki göremediğim gizli bir
    tehlike varmış gibi. Birdenbire sınırdaydım, önsezi beni endişelendiriyordu. “Bence
    sen okunması çok zor birisin.”
    “O zaman sen iyi bir okuyucu olmalısın,” dedi, tahminiyle yine tam hedeften
    vurmuştu.
    “Genellikle.” diye katıldım.
    Sonra dudaklarımı, arkasındaki keskin dişleri göstermelerine izin verip geriye
    doğru çekerek ona genişçe gülümsedim.
    Bu aptalcaydı; ama aniden, beklenmedik bir şekilde ona bir uyarı vermek için
    çaresizdim. Vücudu öncekinden daha yakındı, konuşma boyunca bilinçsizce bana
    doğru yönelmişti. İnsanlığın kalanını korkutmaya yeterli olan küçük işaretler onun
    üzerinde işliyor gibi görünmüyordu. Niye dehşetle benden geri kaçmıyordu?
    Şüphesiz karanlık yanımı tehlikeyi anlayacak kadar görmüştü.
    Uyarımın istediğim etkiyi yapıp yapmadığını göremedim. Bay Banner sınıfın
    dikkatini istedi ve o da hemen benden uzağa döndü. Kesintiden dolayı biraz
    rahatlamış görünüyordu, o zaman belki de bilinçsizce anlamıştı.
    Anlamış olduğunu umdum.
    Engellemek istesem bile içimde büyüyen büyük merakı tanıdım. Bella Swan’ı
    ilginç bulacak durumda değildim, ya da daha doğrusu, o bu durumda değildi.
    Şimdiden, başka bir konuşma şansı için heyecanlıydım. Annesiyle, buraya gelmeden
    önceki hayatıyla, babası ile olan ilişkisiyle ilgili daha çok şey öğrenmek istiyordum.
    Karakterini daha çok ortaya çıkaracak her anlamsız ayrıntıyı… ama onunla
    geçirdiğim her saniye bir hataydı, almaması gereken bir risk.
    Dalgınlıkla, gür saçını tam da ben kendime başka bir soluk için izin verdiğim
    sırada arkaya attı. Kokusunun özellikle yoğun bir dalgası boğazımın arkasına darbe
    indirdi.
    İlk günkü gibiydi – harap edici mermi gibi. Yakıcı susuzluğun acısı başımı
    döndürdü. Kendimi sırada tutabilmek için yine masayı kavramam gerekti. Bu sefer
    biraz daha kontrollüydüm, en azından hiçbir şey kırmadım. İçimdeki canavar
    homurdandı; ama acımdan memnun kalmadı. Çok sıkı bağlıydı. Şu anda.
    Nefes almayı tamamen bıraktım ve kızdan uzaklaşabildiğim kadar
    uzaklaştım.
    Hayır, onu büyüleyici bulmayı göze alamazdım. Onu ne kadar ilginç
    bulursam, öldürme ihtimalim de o kadar artardı. Bugün, çoktan iki küçük hata
    yapmıştım. Üçüncü bir tane daha yapar mıydım, küçük olmayanı?
    Zil çalar çalmaz, sınıftan dışarı fırladım – muhtemelen ders boyunca ancak
    yarım olarak verdiğim kibar izlenimi yok ederek. Tekrar, dışarıdaki iyileştirici, temiz
    ve ıslak havayı içime çektim. Kız ile arama mümkün olduğunca daha çok mesafe
    koymak için acele ettim.
    Emmett beni İspanyolca sınıfının kapısında beklemişti. Vahşi ifademi bir an
    inceledi.
    Nasıl gitti? diye merak etti ihtiyatla.
    “Kimse ölmedi.” dedim mırıldanarak.
    Sanırım bu da bir şey. Alice’in sonlarda dersi astığını gördüğümde düşündüm ki…
    Sınıfa yürürken kafasındaki kısa zaman öncesine ait, son sınıfının açık
    kapısından gördüğü anıyı izledim: Alice hızla ve boş bir yüzle fen binasına doğru
    yürüyordu. Hatırladığı, kalkıp ona katılma isteğini hissettim ve sonra kalma kararını.
    Eğer Alice onun yardımını isteseydi, söylerdi…
    Sırama çökerken gözlerimi dehşet ve tiksinmeyle kapattım. “Bu kadar yakın
    olduğunu anlamamıştım. Yapacağımı düşünmemiştim… Bu kadar kötü olduğunu
    görmemiştim.” dedim fısıldayarak.
    Değildi, diye güvence verdi bana. Kimse ölmedi değil mi?
    “Doğru.” dedim dişlerimin arasından. “Bu sefer değil.”
    Belki gittikçe kolaylaşır.
    “Tabii.”
    Ya da belki onu öldürürsün. Omuz silkti. İşleri eline yüzüne bulaştıran ilk kişi
    olmazsın. Kimse seni çok sertçe yargılamaz. Bazen bir insan sadece çok güzel kokar. Bu kadar
    uzun dayanabilmenden bile etkilendim.
    “Yardımcı olmuyorsun Emmett.”
    Kızı öldüreceğimi, bunun bir şekilde kaçınılmaz olduğunu kabul edişinden
    dehşete düştüm. Çok güzel kokması onun suçu muydu?
    Bana olduğunu biliyorum…, anılarına döndü, beni kendiyle beraber yarım
    yüzyıl geriye, orta yaşlı bir kadının elma ağaçları arasına gerili ipten kuru
    çamaşırlarını topladığı loş bir taşra sokağına götürdü. Elmaların kokusu havada
    yoğundu – hasat zamanı geçmişti ve atılmış meyveler yere yayılmıştı, çürükleri
    kokularını yoğun bulutlar halinde salıyordu. Taze biçilen kuru ot kokusu, bu
    kokunun arka planındaydı, bir karışım. Rosalie için bir iş yaparken kadının hiçbir
    şekilde farkında olmayarak,. Gökyüzü yukarıda mor, batı ağaçlarının üstünde
    turuncuydu. Kıvrımlı yolda yürümeye devam etti ve bu akşamı hatırlamak için
    hiçbir sebep yok gibi gözüktü, ani bir akşam esintisinin beyaz çarşafları yelken gibi
    uçurup, kadının kokusunu Emmett’in yüzüne göndermesi dışında.
    “Ah.” diye inledim sessizce. Sanki kendi hatırladığım susuzluk yeterli
    değilmiş gibi.
    Biliyorum. Yarım saniye sürmedi. Karşı koymayı düşünmedim bile.
    Anısı katlanabileceğimden çok daha net hale geldi.
    Ayaklarımın üzerine zıpladım, dişlerim birbirine çeliği kesecek kadar sert
    kilitlenmişti.
    “Esta bien, Edward?” diye sordu Senora Goff, ani hareketimden şaşkınlığa
    uğrayarak. İfademi onun zihninde görebiliyordum ve yüzümün iyi olmaktan çok
    uzak olduğunu biliyordum.
    “Me perdona.” diye mırıldandım kapıdan dışarı fırlarken.
    “Emmett – por favor, puedas tu ayuda a tu hermano?” diye sordu.
    “Tabii,” dediğini duydum Emmett’in, sonrasında tam arkamdaydı.
    Binanın uzak tarafına kadar beni takip etti ve yakalayıp elini omzuma koydu.
    Elini gereksiz bir kuvvetle ittim. Bu, bir insan elindeki ve onlara bağlı kol
    kemiklerini kırardı.
    “Özür dilerim Edward.”
    “Biliyorum.” Havayı derin derin içime çektim, kafamı ve ciğerlerimi
    temizlemeye çalıştım.
    “O kadar kötü mü?” diye sordu anısındaki kokuyu düşünmemeye çalışıp, pek
    başarılı olamayarak.
    “Daha kötü Emmett, daha kötü.”
    Bir anlığına sessizdi.
    Belki…
    “Hayır, daha iyi olmaz. Sınıfa dön Emmett. Yalnız kalmak istiyorum.”
    Başka bir söz söylemeden ya da düşünmeden döndü ve hızlıca uzaklaştı.
    İspanyolca öğretmenine hasta olduğumu ya da dersi astığımı ya da tehlikeli şekilde
    kontrolden çıkmış bir vampir olduğumu söyleyecekti. Mazereti gerçekten fark eder
    miydi? Belki geri dönmeyecektim, belki gitmek zorunda kalacaktım.
    Tekrar arabama girdim, okulun bitmesini beklemek için. Saklanmak için. Yine.
    Zamanı kararlar vermekle ya da çözümümü desteklemekle harcamalıydım;
    ama tıpkı bir bağımlı gibi, kendimi okul binalarından gelen düşünceleri dinlerken
    buldum. Aşina sesler ileri çıktı; ama o anda Alice’in gelecek görüşlerini ya da
    Rosalie’nin şikayetlerini dinlemek istemiyordum. Jessica’yı kolayca buldum; fakat
    kız onunla değildi, o yüzden aramaya devam ettim. Mike Newton’ın düşünceleri
    dikkatimi çekti ve sonunda onunla bağlantı kurabildim. Mike mutsuzdu, çünkü
    bugün Biyoloji’de Bella’yla konuşmuştum. Konuyu açtığında kızın verdiği cevabı
    kafasından tekrar geçiriyordu.
    "Onun burada kimseyle bir kelimeden fazla konuştuğunu görmemiştim. Tabii ki,
    Bella’yı ilginç bulmaya karar verdi. Ona bakışını hiç beğenmiyorum; ama Bella onun
    hakkında pek heyecanlı gözükmüyordu. Ne söylemişti? “Geçen pazartesi nesi olduğunu
    merak ettim.” Onun gibi bir şey. Umurundaymış gibi gözükmemişti. Pek konuşma olmuş
    olamaz…"
    Kendini karamsarlığından o şekilde kurtardı, Bella’nın benimle olan
    diyaloguyla ilgilenmediği fikriyle neşelendi. Bu beni kabul edilebilir düzeyin bayağı
    üzerinde rahatsız etti, o yüzden onu dinlemeyi bıraktım.
    Müzik setine sert bir müzik CD’si taktım ve diğer sesleri boğana kadar sesini
    açtım. Kendimi Mike Newton’ın düşüncelerine geri dönmekten, kızı gözetlemekten
    alıkoymak için çok fazla odaklanmam gerekti.
    Saat bitmek üzereyken birkaç kere hile yaptım. Gözetlemek değil, diye ikna
    etmeye çalıştım kendimi. Beden dersinden ne zaman çıkacağını, park yerine ne
    zaman varacağını bilmem gerekiyordu. Beni hazırlıksız yakalamasını istemiyordum.
    Öğrenciler spor salonunun kapılarından çıkmaya başladığında, neden
    yaptığımdan emin olmayarak arabadan dışarı çıktım. Yağmur hafifti – saçımı
    yavaşça ıslatmaya başladığında görmezden geldim.
    Onun beni burada görmesini mi istiyordum? Gelip benimle konuşmasını mı
    umuyordum? Ben ne yapıyordum?
    Davranışımın yanlış olduğunu bilerek kendimi arabaya geri girmek için ikna
    etmeye çalışmama rağmen, hareket etmedim. Kollarımı göğsümde kavuşturdum ve
    onun, dudakları kenarlarından aşağıya kıvrılmış bir halde bana doğru yavaşça
    yürümesini izlerken hafifçe nefes aldım. Bana bakmadı. Bulutlara, sanki onu
    gücendirmişler gibi yüzünü buruşturarak birkaç kere göz attı.
    Yanımdan geçmek zorunda kalmadan arabasına ulaştığında hayal kırıklığına
    uğradım. Benimle konuşur muydu? Ben onunla konuşur muydum?
    Soluk kırmızı bir Chevy kamyonete bindi, paslanmış, babasından daha yaşlı
    dev bir canavar. Motoru çalıştırmasını izledim – eski motor park yerindeki diğer
    araçlardan daha yüksek sesle kükredi – sonra ellerini ısıtıcının önüne uzattı. Soğuk
    onun için rahatsız ediciydi – sevmiyordu. Parmaklarıyla saçlarını ayırdı, buklelerini,
    sanki onları kurutmak istiyormuş gibi sıcak hava dalgasına doğru getirdi.
    Kamyonetin içinin nasıl kokacağını hayal ettim ve sonra hızlıca bu düşünceyi
    bastırdım.
    Geri gitmeye hazırlanırken etrafına göz gezdirdi ve sonunda yönüme doğru
    döndü. Bana sadece yarım saniye boyunca baktı, gözlerini kaçırıp kamyoneti geriye
    doğru sürmeden önce gözlerinde okuyabildiğim tek şey şaşkınlıktı. Ve sonra yine
    durdu, kamyonetin arkası Eric Teague’ı santimlerle sıyırmıştı.
    Ağzı üzüntüyle açılarak dikiz aynasından baktı. Diğer araba arkasından
    geçtiğinde, bütün kör noktaları iki kere kontrol etti ve park yerinden o kadar dikkatle
    çıktı ki sırıtmama neden oldu. Sanki eski kamyonetinin içinde tehlikeli olduğunu
    düşünüyormuş gibiydi.
    Bella Swan’ın ne sürüyor olursa olsun, herhangi birine tehlikeli olması
    düşüncesi, kız dosdoğru ileri bakarak önümden geçtiğinde beni kahkahalarla
    güldürdü.

    Arkadaşlar 2. Bölüm de bitmiş oldu böylece...


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:56 pm

    3. Olağanüstü Olay

    Aslında susamamıştım; ama o gece tekrar avlanmaya karar verdim. Küçük bir
    önlem, yetersiz olacağını bilmeme rağmen.
    Carlisle benimle geldi; Denali’den döndüğümden beri hiç yalnız kalmamıştık.
    Kara ormanda beraber koşarken, onun geçen haftaki acele vedayı düşündüğünü
    duydum.
    Anısında, yüz hatlarımın çaresizlikle kıvrandığını gördüm. Þaşkınlığını ve ani
    endişesini hissettim.
    “Edward?”
    “Gitmeliyim Carlise. Gitmek zorundayım, şimdi.”
    “Ne oldu?”
    “Hiçbir şey. Henüz. Ama olacak, eğer kalırsam.”
    Koluma uzanmıştı. Elinden çekindiğimde onu nasıl incittiğimi hissettim.
    “Anlamıyorum.”
    “Sen hiç… hiçbir zaman…”
    Kendimi derin bir nefes alırken izledim, derin endişesinden doğru
    gözlerimdeki vahşi ışığı gördüm.
    “Hiç sana diğerlerinden daha güzel kokan biri oldu mu? Çok daha güzel?
    “Ah.”
    Anladığını gördüğümde, yüzüm utançla düşmüştü. Bana dokunmak için
    uzanmış, tekrar geri çekilmemi görmezden gelerek sol elini omzuma koymuştu.
    “Direnmek için yapman gerekeni yap oğlum. Seni özleyeceğim. İşte, benim arabamı al.
    O daha hızlı.”
    Þimdi, o zaman beni göndererek doğru şeyi yapıp yapmadığını merak
    ediyordu. Güvensizliğiyle beni incitip incitmediğini.
    “Hayır.” diye fısıldadım koşarken. “İhtiyacım olan şey oydu. Eğer kalmamı
    söyleseydin, güvenine kolaylıkla ihanet edebilirdim.”
    “Acı çektiğin için üzgünüm Edward; ama Swan kızını hayatta tutabilmek için
    yapman gerekeni yapmalısın. Tekrar gitmemiz gerekse bile.”
    “Biliyorum, biliyorum.”
    “Niye geri geldin? Burada olmandan mutlu olduğumu biliyorsun; ama eğer
    çok zorsa…”
    “Ödlek gibi hissetmeyi sevmiyorum.” diye itiraf ettim.
    Yavaşladık – şimdi karanlığın içinde tempolu koşuyorduk.
    “Onu tehlikeye atmaktan daha iyidir. Bir ya da iki sene sonra gitmiş olacak.”
    “Haklısın, bunu biliyorum.” Aksine, kelimeleri beni sadece kalmaya daha
    istekli hale getirdi. Kız bir ya da iki sene içinde gidecekti…
    Carlisle koşmayı bıraktı ve ben de onunla birlikte durdum; ifademi incelemek
    için döndü.
    Ama kaçmayacaksın değil mi?
    Başımı eğdim.
    Gurur mu Edward? Bunda utanılacak hiçbir şey–
    “Hayır, beni burada tutan gurur değil. Þimdi değil.”
    Gidecek yerin olmaması mı?
    Kısaca güldüm. “Hayır. Bu beni durdurmazdı, eğer kendimi
    gönderebilseydim.”
    “Seninle geliriz tabii ki, eğer ihtiyacın olan buysa. Sadece sorman gerekli. Sen
    kalanı için şikayet etmeden taşındın. Sana bunu çok görmezler.”
    Kaşımı kaldırdım.
    Güldü. “Evet, Rosalie görebilir; ama sana borcu var. Zaten şimdi ayrılmamız
    bir hayat sonlandıktan sonra gitmemizden daha iyi, hiç hasar vermeden.” Sona
    doğru bütün mizah silinmişt.
    Kelimelerinden irkildim.
    “Evet.” diye katıldım. Sesim boğuk çıktı.
    Ama gitmiyorsun?
    İç çektim. “Gitmeliyim.”
    “Seni burada tutan ne Edward? Anlayamıyorum…”
    “Açıklayıp açıklayamayacağımı bilmiyorum.” Kendime bile. Hiçbir mana
    çıkartamıyordum.
    Uzun bir süre yüz ifademi ölçtü.
    Hayır, anlayamıyorum; ama eğer istersen mahremiyetine saygı duyarım.
    “Teşekkürler. Bu çok cömertçe, benim kimseye mahremiyet vermediğimi
    düşünürsek.” Bir istisna dışında… ve onu bu özellikten mahrum bırakabilmek için
    elimden geleni yapıyordum değil mi?
    Hepimizin acayiplikleri var. Tekrar güldü. Başlayalım mı?
    Küçük bir geyik sürüsünün kokusunu yakalamıştı. Çok fazla istek duymak
    zordu, en iyi şartlar altında bile, ağız sulandırıcı bir aroma değildi. Þu anda, kızın
    kanının anısı zihnimdeyken, koku aslında midemi bulandırıyordu.
    İç çektim. “Başlayalım.” deyip kabul ettim, boğazımdan daha fazla kan
    geçmesinin çok az yardım edeceğini bilmeme rağmen.
    İkimiz de avlanmak üzere çömeldik ve çekici olmayan kokunun bizi sessizce
    ileri götürmesine izin verdik.
    Eve döndüğümüzde daha soğuktu. Eriyen kar donmuştu; sanki ince bir
    tabaka cam her şeyi kaplamış gibiydi – her çam iğnesini, her eğreltiotu yaprağını, her
    çimi buz tutmuştu.
    Carlisle hastanedeki erken mesaisi için giyinmeye gittiğinde, nehrin kıyısında
    kalıp güneşin doğmasını bekledim. Tükettiğim kan miktarı nedeniyle neredeyse
    şişmiş hissediyordum; ama kızın yanına tekrar oturduğumda bunun çok az şey ifade
    edeceğini biliyordum.
    Üzerine oturduğum taş kadar soğuk ve hareketsiz halde buzlu kıyının
    yanında akan karanlık suyu izledim.
    Carlisle haklıydı. Forks’tan ayrılmalıydım. Yokluğumu açıklamak için bir
    öykü yayabilirlerdi. Avrupa’da yatılı okul. Uzak akrabaları ziyaret. Ergen kaçak.
    Hikayenin bir önemi yoktu. Kimse çok derin sorgulamazdı.
    Sadece bir ya da iki yıl, ve sonra kız kaybolacaktı. Hayatına devam edecekti –
    devam edeceği bir hayatı olacaktı. Bir yerlerde üniversiteye gidecek, yaşlanacak, bir
    kariyere başlayacak, belki de biriyle evlenecekti. Bunu resmedebiliyordum – kızı,
    beyazlar içinde, kolu babasınınkinde, ölçülü adımlarla yürürken görebiliyordum.
    Garipti, bu görüntünün bana verdiği acı. Anlayamadım. Benim asla sahip
    olamayacağım bir geleceği olduğu için onu kıskanıyor muydum? Bu mantıklı
    gelmiyordu. Etrafımdaki insanların her birinin önünde aynı potansiyel vardı – bir
    hayat – ve ben onlara imrenmeyi nadiren bırakıyordum.
    Onu geleceğine bırakmalıydım, hayatını riske atmayı kesmeliydim. Doğru
    olan buydu. Carlisle her zaman doğru yolu seçerdi. Þimdi onu dinlemeliydim.
    Güneş bulutların arkasında doğdu ve zayıf ışık, donmuş bütün camı
    parıldattı.
    Bir gün daha, diye karar verdim. Onu bir kere daha görecektim. Bunun
    üstesinden gelebilirdim. Belki kararlaştırılmış gidişimden bahseder, hikayeyi
    yaratırdım.
    Bu zor olacaktı; şimdiden bana kalmak için mazeretler düşündüren kuvvetli
    isteksizliği hissedebiliyordum – mühleti uzatmak için, iki gün, üç, dört… ama doğru
    olanı yapacaktım. Carlisle’ın öğüdüne güvenebileceğimi biliyordum, kendi başıma
    doğru kararı verebilmek için fazla çekişme içinde olduğumu da.
    Çok fazla çekişme içinde. Bu isteksizliğin ne kadarı saplantı haline gelmiş
    merakımdan, ne kadarı tatmin olmamış susuzluğumdan geliyordu?
    Okula gitmeden üzerimi değiştirmek için eve girdim.
    Alice üçüncü katın kenarında, en üst basamakta oturmuş beni bekliyordu.
    Yine gidiyorsun, diye suçladı.
    İç çektim ve başımı salladım.
    Bu sefer nereye gittiğini göremiyorum.
    “Henüz nereye gideceğimi bilmiyorum.” dedim fısıldayarak.
    Kalmanı istiyorum.
    Kafamı iki yana salladım.
    Belki Jazz ile ben seninle geliriz?
    “Eğer onları gözetmek için burada olmazsam sana daha çok ihtiyaçları olacak.
    Ayrıca Esme’yi düşün, ailesinin yarısını ondan bir hamlede alabilir misin?”
    Onu çok üzeceksin.
    “Biliyorum. İşte bu yüzden sizin kalmanız gerekli.”
    Senin burada olmanla aynı değil, bunu biliyorsun.
    “Evet; ama doğru olanı yapmak zorundayım.”
    Pek çok doğru ve pek çok yanlış yol var gerçi, değil mi?
    Kısa bir anlığına garip görüşlerinden birine sürüklenmişti; belirsiz görüntüler
    gelip geçer ve dönerken onunla birlikte izledim. Kendimi anlam veremediğim garip
    gölgelerin arasında gördüm – sisli, kesin olmayan şekiller. Sonra, aniden tenim
    küçük, açık bir çayırlıkta, parlak gün ışığında parıldıyordu. Burası bildiğim bir
    yerdi.Çayırlıkta benimle birlikte bir figür vardı; ama yine, belirsizdi, tanınacak kadar
    orada değildi. Görüntüler, milyonlarca küçük seçim geleceği tekrar düzenlerken
    titredi ve kayboldu.
    “Pek bir şey yakalayamadım.” dedim Alice’e, görüşleri karardığında.
    Ben de. Geleceğin o kadar çok değişiyor ki, hiçbirine yetişemiyorum; ama sanırım…
    Durakladı ve benimle ilgili yakın zamanlı başka görüşlerini kafasından
    geçirdi. Hepsi aynıydı – bulanık ve belirsiz.
    “Sanırım bir şey değişiyor gerçi” dedi sesli olarak. “Hayatın bir dönüm
    noktasında gibi görünüyor.”
    Vahşice güldüm. “Karnavallardaki sahte çingeneler gibi konuştuğunun
    farkındasın değil mi?”
    Bana dil çıkardı.
    “Bugün sorun yok ama, değil mi?” dedim, sesim aniden kaygılı hale gelmişti.
    “Kimseyi öldürdüğünü görmüyorum.” diye temin etti beni.
    “Teşekkürler Alice.”
    “Git giyin. Ben hiçbir şey söylemeyeceğim – sen hazır olduğun zaman
    diğerlerine söylersin.”
    Ayağa kalktı ve merdivenlerden aşağı ok gibi fırladı, omuzları biraz
    kamburlaşmıştı. Seni özleyeceğim. Gerçekten.
    Evet, ben de onu gerçekten özleyecektim.
    Okula sessizlik içinde gittik. Jasper, Alice’in bir şeye üzüldüğünü
    söyleyebilirdi; ama eğer konuşmak isteseydi çoktan anlatmış olacağını biliyordu.
    Emmett ile Rosalie hiçbir şeyin farkında değillerdi, anlarından birini yaşıyor,
    birbirlerinin gözlerine hayranlıkla bakıyorlardı – dışarıdan izlendiğinde oldukça
    tiksinçti. Hepimiz birbirlerine nasıl çılgınca aşık olduklarının farkındaydık. Ya da
    belki de sadece ben, yalnız olan tek kişi olduğum için durumu acı karşılıyordum.
    Bazı günler, üç çift kusursuz eşleşmiş aşıkla yaşamak diğerlerinden daha zordu.
    Bugün, onlardan biriydi.
    Belki de, ben şimdiye kadar olmam gereken yaşlı adam gibi ters, sinirli ve
    kavgacı halde ortalarda dolanmayınca daha mutlu olurlardı.
    Tabii ki, okula ulaşır ulaşmaz yaptığım ilk şey kızı aramak oldu, sadece
    kendimi tekrar hazırlamak.
    Doğru.
    Dünyamın aniden onun dışında bomboş gözükmesi utandırıcıydı – bütün
    varlığımın merkezi artık kendim yerine o kızdı.
    Bunu anlamak kolaydı gerçi, gerçekten; seksen yıl her gün ve gece aynı şeyleri
    yaşadıktan sonra herhangi bir değişiklik soğurma noktası haline geliyordu.
    Daha okula varmamıştı; ama uzaktaki kamyonetinin motorunun gök
    gürültüsüne benzeyen sesini duyabiliyordum. Beklemek için arabaya yaslandım.
    Diğerleri direkt sınıflarına giderken Alice benimle kaldı. Aşırı düşkünlüğümden
    sıkılmışlardı – bir insanın, ne kadar nefis kokuyor olursa olsun, ilgimi bu kadar uzun
    süre çekiyor olması onlara anlaşılmaz geliyordu.
    Kız yavaşça görüşüme girdi, gözleri dikkatle yoldaydı, elleri direksiyonu
    sımsıkı kavramıştı. Bir şeyden dolayı gergin görünüyordu. Bunun ne olduğunu
    anlamam, her insanın ifadesinin benzer olduğunu fark etmem bir saniyemi aldı. Ah,
    yol buz yüzünden kaygandı ve hepsi daha dikkatli sürmeye çalışıyordu. Riski
    ciddiye aldığını görebiliyordum.
    Bu, karakteriyle ilgili öğrendiklerimle uyuşuyordu. Küçük listeme ekledim:
    Ciddi biriydi, sorumluluk sahibi biri.
    Benden çok uzağa park etmedi; ama burada durup ona baktığımı henüz fark
    etmemişti. Ettiğinde ne yapacağını merak ettim. Kızarıp uzaklaşır mıydı? Bu ilk
    tahminimdi; ama belki bakmaya devam ederdi. Belki gelip benimle konuşurdu.
    Derin bir nefes alarak umutla ciğerlerimi doldurdum, her ihtimale karşı.
    Kamyonetinden dikkatle çıkıp, ağırlığını vermeden önce kaygan zemini
    kontrol etti. Yukarı bakmadı. Bu beni rahatsız etti. Belki ben gidip onunla
    konuşurdum…
    Hayır, bu yanlış olurdu.
    Okula doğru dönmek yerine adımlarına güvenemeyerek kamyonetinin yanına
    yapışıp aracın arkasına yöneldi. Bu beni gülümsetti ve Alice’in gözlerini yüzümde
    hissettim. Düşündüğü her neyse onu dinlemedim – kızın kar zincirlerini kontrol
    edişini izlerken çok eğleniyordum. Ayağının yerde kayış şekline bakılırsa gerçekten
    düşme tehlikesi var gibi görünüyordu. Başka kimse sorun yaşamıyordu – en kaygan
    yere mi park etmişti?
    Yüzünde garip bir ifadeyle orada durakladı. Bu… hassas mıydı? Sanki
    tekerleklerle ilgili bir şey onu… duygulandırmış gibi?
    Merak yine susuzluk gibi acıttı. Sanki onun ne düşündüğünü bilmek
    zorundaymışım gibiydi – sanki başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi.
    Gidip onunla konuşacaktım. Zaten bir ele ihtiyacı varmış gibi görünüyordu,
    en azından kaygan asfalttan kurtulana kadar. Tabii, ona bunu teklif edemezdim değil
    mi? Kararsız kalarak durakladım. Kara karşı olan düşüncelerine bakılırsa, soğuk,
    beyaz elimin dokunuşunu hoş karşılamazdı. Eldiven giymeliydim–
    “HAYIR!” diye soludu Alice.
    Anında, zayıf bir seçim yaptığımı ve beni affedilmez bir şey yaparken
    gördüğünü tahmin ederek düşüncelerini taradım; ama bunun benimle hiçbir ilgisi
    yoktu.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:56 pm

    Tyler Crowley, park yerine tedbirsiz bir hızla girmeyi seçmişti. Bu seçim onun
    buz üzerinde savrulmasına yol açacaktı.
    Görüş, gerçeklikten sadece yarım saniye önce gelmişti. Tyler’ın minibüsü
    köşeyi dönerken ben hala Alice’in dudaklarından o dehşet dolu soluğu çıkaran
    sonucu izliyordum.
    Hayır, bu görüşün benimle hiç ilgisi yoktu; ama yine de beni tamamen
    ilgilendiriyordu, çünkü Tyler’ın minibüsü – tekerlekler şu anda buza olabilecek en
    kötü açıyla çarpıyordu – park yeri boyunca dönecek ve dünyamın davetsiz odak
    noktası olan kıza çarpacaktı.
    Alice’in gelecek görüşü olmadan bile, Tyler’ın kontrolünden çıkan aracın
    yörüngesini görmek yeterince kolay olurdu.
    Kamyonetinin en yanlış yerinde duran kız, kayan tekerleklerin sesinin
    şaşkınlığıyla başını kaldırdı. Direkt olarak dehşet dolu gözlerime baktı ve sonra
    yaklaşan ölümünü izlemek üzere döndü.
    O olmaz! Kelimeler kafamın içine başkasına aitlermiş gibi çınladı.
    Hala Alice’in düşüncelerine kilitli halde, geleceğin aniden değiştiğini gördüm;
    ama sonucun ne olacağını görecek vaktim yoktu.
    Kendimi kayan minibüs ile kızın arasına attım. O kadar hızlı hareket
    ediyordum ki, odak noktam dışında her şey hızla geçen bir bulanıklıktan ibaretti.
    Beni görmedi – hiçbir insan gözü uçuşumu takip edemezdi – hala vücudunu
    kamyonetinin metal çerçevesine yapıştırıp ezecek kocaman şekli izliyordu.
    Olmama ihtiyacı olacağı kadar yumuşak davranmak için çok fazla acele
    içinde, onu belinden yakaladım. İnce şeklini yoldan çektiğim, saniyenin yüzde biri
    sürede ve kollarımda onunla yere çarptığım anda, narin, kırılgan vücudunun canlı
    şekilde farkındaydım.
    Başının buza çarptığını duyduğumda, ben de buz kesmişim gibi hissettim.
    Ama durumuna bakmak için tam bir saniyem olmadı. Arkamızda, minibüsün
    kızın kamyonetinin demir gövdesinin etrafında bükülürken gıcırdadığını duydum.
    Rotasını değiştiriyordu, kavis çizerek tekrar onun için geliyordu – sanki kız onu bize
    doğru çeken bir mıknatısmış gibi.
    Bayanların yanında asla söylemediğim bir kelime kenetlenmiş dişlerimin
    arasından kaydı.
    Şimdiden sınırı geçmiştim. Onu yoldan çekmek için havada neredeyse
    uçarken, yapmakta olduğum hatanın tamamen farkındaydım. Beni durdurmayacak
    bir hata olduğunu biliyordum; ama aldığım riskten – sadece kendim için değil, ailem
    için de aldığım riskten – habersiz değildim.
    Teşhir.
    Ve bu kesinlikle yardımcı olmayacaktı; ama minibüsün, kızın hayatını almak
    için yaptığı ikinci denemede başarılı olmasına izin vermemin imkanı yoktu.
    Onu bıraktım ve aracı kıza dokunmadan yakaladım. Kuvveti beni kamyonetin
    yanında park eden arabaya itti ve çerçevesinin omuzlarımın arkasında büküldüğünü
    hissettim. Minibüs teslim olmayan ellerimin engeline karşı titredi ve iki tekerleğin
    üzerinde dengesizce durdu.
    Eğer ellerimi hareket ettirirsem, minibüsün arka tekerlekleri onun
    bacaklarının üzerine düşecekti.
    Ah, kutsal olan her şeyin aşkına, felaketler hiç bitmez miydi? Kötü gidebilecek
    başka bir şey var mıydı? Burada minibüsü havada tutarak, oturup kurtarılmayı
    bekleyemezdim. Aracı atamazdım da, söz konusu bir sürücü vardı, düşünceleri
    panik yüzünden tutarsızdı.
    İçimden inleyerek minibüsü ittim, bu sayede bir anlığına bizden uzağa doğru
    sallandı. Tekrar bana doğru düşerken sağ elimle altından yakaladım ve sol kolumu
    tekrar kızın beline dolayarak onu aracın altından çektim. Bacaklarının açıkta
    kalmaması için onu çekerken vücudu gevşekçe hareket etti – bilinci yerinde miydi?
    Hazırlıksız kurtarma girişimimde ona ne kadar zarar vermiştim?
    Şimdi onu incitemeyeceği için minibüsü bıraktım. Asfalta çarptı, bütün camlar
    titredi.
    Bir krizin ortasında olduğumu biliyordum. Ne kadarını görmüştü? Kızın
    yanında aniden belirdiğimi ve sonra onu ezmesini engellemeye çalışırken minibüsü
    havada tuttuğumu gören olmuş muydu? En büyük endişem bu sorular olmalıydı.
    Ama teşhir tehdidine gerektiği kadar ihtimam göstermek için fazla
    endişeliydim. Kızı koruma çabam sırasında onu kendim incitmiş olabileceğim için
    çok fazla panik içindeydim. Kendime nefes alma izni verirsem ne kokusu alacağımı
    bilerek onu bu kadar yakınımda tuttuğum için çok korkuyordum. Benimkine
    bastırdığım yumuşak vücudunun sıcaklığının çok farkındaydım – ceketlerimizin
    çifte engeline rağmen, o sıcaklığı hissedebiliyordum…
    İlki en büyük korkuydu. Görgü tanıklarının çığlıkları etrafımızı sardığında,
    yüzünü incelemek, bilincinin yerinde olup olmadığına bakmak için – şiddetle hiçbir
    yerinden kanamadığını umarak – ona doğru eğildim.
    Gözleri açıktı, şok içinde bakıyorlardı.
    “Bella?” diye sordum aceleyle. “İyi misin?”
    “İyiyim.” Kelimeleri istemsizce, şaşkın bir sesle söyledi.
    Rahatlık, o kadar harika ki neredeyse sızı, onun sesiyle beni sardı. Dişlerimin
    arasından bir nefes aldım ve boğazımdaki yanmayı sorun etmedim. Neredeyse hoş
    karşıladım.
    Oturmak için çabaladı; ama ben onu bırakmak için hazır değildim. Bir
    şekilde… daha güvenli hissettiriyordu? En azından daha iyi.
    “Dikkatli ol.” diye uyardım. “Sanırım başını oldukça sert çarptın.”
    Taze kan kokusu yoktu – bir lütuf – ama bu iç hasar olmayacağı anlamına
    gelmiyordu. Aniden onu Carlisle’a ve tam bir radyoloji donanımına götürmek için
    istekliydim.
    “Ah.” dedi, sesi haklı olduğumu anlarken komik bir şekilde şaşkındı.
    “Ben de öyle düşünmüştüm.” Rahatlık bunu bana göre komik hale getirmişti,
    neredeyse başımı döndürmüştü.
    “Nasıl…” Sesi kesildi, göz kapakları titredi. “Buraya nasıl o kadar çabuk
    gelebildin?”
    Ferahlık ekşidi, neşe silindi. Çok şey fark etmişti.
    Kızın durumunun iyi olduğu anlaşılınca, ailem için olan endişem artmıştı.
    “Yanında duruyordum Bella.” Deneyimlerimden biliyordum ki, eğer yalan
    söylerken kendime çok güvenirsem, sorgulayan kişi gerçekten daha az emin olurdu.
    Hareket etmek için tekrar çabaladı ve bu sefer izin verdim. Rolümü doğru
    oynayabilmek için nefes almam gerekiyordu. Kokusuyla karışıp beni alt etmesini
    engellemek için onun sıcakkanlı ısısından uzaklaşmalıydım. Harap olmuş araçların
    arasındaki küçük yerde ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaştım.
    Bana baktı ve ben de ona baktım. Gözlerini kaçırmak sadece beceriksiz bir
    yalancının düşeceği bir hataydı ve ben beceriksiz bir yalancı değildim. Yüz ifadem
    düz, yumuşaktı… Bu kafasını karıştırmış gibiydi. İyi.
    Kaza yeri şimdi, görünen ezilmiş cesetler olup olmadığını görmek için
    çatlaklardan doğru bakıp iten, çoğunluğu çocuk insanlarla sarılmıştı. Bir bağırış
    çağıltısı ile şoka girmiş bir düşünce seli vardı. Henüz şüphe olmadığından emin
    olmak için düşünceleri taradım ve sonra bastırıp kıza odaklandım.
    Karışıklıkta dikkati dağılmıştı. İfadesi hala sersemlemiş haldeyken etrafına
    baktı ve ayağa kalkmaya çalıştı.
    Olduğu gibi kalması için elimi yavaşça omzuna koydum.
    “Şimdilik böyle kal.” İyi görünüyordu; ama gerçekten boynunu oynatmalı
    mıydı? Yine Carlisle’ı diledim. Benim kuramsal tıp eğitimim, onun asırlar boyunca
    uyguladığı tıp deneyimine kesinlikle eş değildi.
    “Ama soğuk.” diye karşı çıktı.
    İki kere neredeyse ezilerek ölüyordu, bir kere de sakatlanmanın eşiğinden
    dönmüştü; ama onu endişelendiren şey soğuktu. Durumun komik olduğunu
    hatırlamadan önce dişlerimin arasından güldüm.
    Bella gözlerini kırpıştırdı ve sonra yüzüme odaklandı. “Oradaydın.”
    Bu beni yine ciddileştirdi.
    Minibüsün çökmüş yanından başka görülecek hiçbir şey olmadığı halde
    güneye doğru baktı. “Arabanın yanındaydın.”
    “Hayır değildim.”
    “Seni gördüm.” diye ısrar etti. İnatçılaştığı zaman sesi çocuk gibi oluyordu.
    “Bella, seninle duruyordum ve seni yoldan çektim.”
    Benim versiyonumu – ortadaki tek mantıklı versiyonu – kabul etmesini
    sağlamaya çalışarak büyük gözlerine derin derin baktım.
    Çenesi kasıldı. “Hayır.”
    Panik yapmamaya, sakin kalmaya çalıştım. Eğer kızı sadece bir süre sessiz
    tutabilirsem, bana kanıtı yok etme şansı vermesi için… ve hikayesini başından
    yaralanmasını göstererek sarsabilmek için.
    Bu suskun, sırlarla dolu kızı sessiz tutmak kolay olmamalı mıydı? Keşke bana
    güvenseydi, sadece bir süre…
    “Lütfen Bella.” dedim ve sesim çok içtendi, çünkü aniden onun bana
    güvenmesini istemiştim. Çok istemiştim ve sadece bu kazanın hesapları için değildi.
    Aptal bir arzu. Bana güvenmek ona nasıl mantıklı gelebilirdi?
    “Niye?” dedi hala savunmacı halde.
    “Bana güven.” diye rica ettim.
    “Daha sonra bana her şeyi açıklayacağına söz verir misin?”
    Bir şekilde güvenini hak etmeyi bu kadar çok isterken ona tekrar yalan
    söylemek zorunda kalmak beni sinirlendirdi. O yüzden, ona sert bir şekilde cevap
    verdim.
    “İyi.”
    “İyi.” dedi o da, aynı tonu yansıtarak.
    Etrafımızda kurtarma çalışmaları başlarken – yetişkinler gelir, yetkililer aranır,
    uzaktan siren sesleri gelirken – kızı görmezden gelip önceliklerimi doğru sıraya
    sokmaya çalıştım. Park yerindeki bütün düşünceleri taradım, hem görgü tanıklarının
    hem de sonradan gelenlerin; ama tehlikeli hiçbir şey bulamadım. Çoğu beni burada
    Bella’nın yanında gördüklerine şaşırmışlardı; ama hepsi – başka bir olası sonuç
    olmadığı için – kazadan önce beni kızın yanında dururken fark etmediklerini
    düşünmüşlerdi.
    Basit açıklamamı kabul etmeyen tek kişi oydu; ama o da en az güvenilecek
    görgü tanığı olarak düşünülürdü. Korkmuştu, sarsıntı geçirmişti, kafasına aldığı
    darbeden bahsetmeye gerek bile yoktu. Muhtemelen şoktaydı. Hikayesinin karışık
    olması kabul edilebilirdi, değil mi? O kadar izleyicinin düşündükleri üzerine kimse
    buna pek itimat göstermezdi.
    Olay yerine yeni varan Rosalie, Jasper ve Emmett’ın düşüncelerini
    yakaladığımda ürktüm. Bu gece bunu ödemek cehennem olacaktı.
    Omuzlarımın bronz arabada çıkardığı izi ortadan kaldırmak istiyordum; ama
    kız çok yakındaydı. Dikkati dağılana kadar beklemek zorundaydım.
    İnsanlar minibüsle boğuşup üzerimizden kaldırmaya çalışırken – üzerimde
    bir çok çift gözle – beklemek sinir bozucuydu. İşlemi hızlandırmak için onlara
    yardım ederdim; ama kız ve keskin gözleriyle başım yeterince belaya girmişti.
    Sonunda, aracı sağlık görevlilerinin sedyelerle bize ulaşmasına yetecek kadar uzağa
    çekebildiler.
    Tanıdık bir ses beni fark etti.
    “Hey, Edward.” dedi Brett Warner. Aynı zamanda bir hastabakıcıydı ve onu
    hastaneden tanıyordum. Bize ulaşan ilk kişinin o olması çok büyük bir şanstı –
    bugünkü tek şans. Düşüncelerinde sakin ve uyanık olduğuma dikkat ediyordu. “İyi
    misin çocuk?”
    “Mükemmel Brett. Bana hiçbir şey dokunmadı; ama Bella sarsıntı geçirmiş
    olabilir. Onu yoldan çektiğimde başını yere çarptı…”
    Brett, bana ihanete uğramış sert bir bakış atan kıza döndü. Ah, doğru. Sessiz
    bir mağdurdu – sükut içinde acı çekmeyi tercih ederdi.
    Benim hikayemi anında yalanlamadı ama, ve bu biraz rahatlamamı sağladı.
    Sonraki sağlık görevlisi muayene edilmeme izin vermem için ısrar etti; ama
    onu vazgeçirmek zor olmadı. Babamın bana bakacağına söz verdim ve o da ısrarı
    bıraktı. Pek çok insanda, sakin bir kendine güvenle konuşmak ihtiyacım olan tek
    şeydi. Pek çok insanda, sadece kızda işe yaramıyordu tabii ki. O herhangi bir normal
    kalıba uyuyor muydu?
    Boyunluk taktıklarında – ve yüzü utançla kızardığında – bu dikkat
    dağınıklığını ayağımın arkasıyla bronz arabadaki şekli tekrar düzenlemek için
    kullandım. Sadece kardeşlerim ne yaptığımı fark ettiler ve Emmett’in içinden, bir şey
    kaçırırsam düzelteceğine söz verişini duydum.
    Yardımına şükranla dolu olarak – ve en azından Emmett’in çoktan bu tehlikeli
    seçimimi affettiğine daha da minnettar kalarak – ambulansta Brett’in yanına
    oturduğumda daha rahattım.
    Polis şefi, Bella ambulansın arkasına yerleştirilmeden olay yerine vardı.
    Bella’nın babasının düşünceleri kelimeleri geçmiş olsa da, panik ve endişe
    adamın zihninden etraftaki diğer bütün düşünceleri bastırarak yayılıyordu. Tek
    kızını sedyede gördüğünde sözsüz kaygı ve suçluluk kabararak onu sardı.
    Onu sardı ve bana doğru geldi, gittikçe güçlenerek. Alice Charlie Swan’ın
    kızını öldürmenin onu da öldürmek olacağını söylediğinde abartmıyordu.
    Paniklemiş sesini dinlediğimde başım suçlulukla aşağı eğildi.
    “Bella!” diye bağırdı.
    “Ben iyiyim Char – baba.” İç çekti. “Hiçbir sorunum yok.”
    Güvencesi babasının dehşetini tamamen silemedi. En yakın sağlık görevlisine
    döndü ve daha çok bilgi istedi.
    Onu konuşurken, paniğine rağmen tamamen tutarlı cümleler kurarken
    duyduğumda, endişesinin sözsüz olmadığını anladım. Sadece… tam olarak kelimeleri
    duyamıyordum.
    Hmm. Charlie Swan kızı kadar sessiz değildi; ama Bella’nın bunu nereden
    aldığını görebiliyordum. İlginç.
    Kasabanın polis şefinin çevresinde hiçbir zaman çok fazla vakit
    geçirmemiştim. Onu her zaman yavaş düşünen bir adam olarak almıştım – şimdi ise
    yavaş olanın ben olduğumu anlamıştım. Düşünceleri kısmen gizliydi, yok değildi.
    Sadece anlamlarını, tonlarını ayırt edebiliyordum…
    Daha dikkatli dinlemek, bu daha az yeni karmaşık bulmacada kızın sırlarının
    anahtarını bulup bulamayacağımı görmek istedim; ama o sırada Bella arkaya
    yerleştirilmişti ve ambulans yola çıkmıştı.
    Saplantı haline getirdiğim bu gizemi aydınlatabilecek bu çözümden kendimi
    ayırmak zor oldu; fakat şimdi düşünmeliydim – bugün olanlara her açıdan
    bakmalıydım. Anında gitmemizi gerektirecek kadar tehlike olup olmadığından emin
    olmak için dinlemek zorundaydım. Odaklanmak zorundaydım.
    Sağlık görevlisinin düşüncelerinde beni endişelendirecek hiçbir şey yoktu.
    Söyleyebilecekleri kadarıyla kızın ciddi bir problemi yoktu. Bella da şimdiye kadar
    benim anlattığım hikayeye uymuştu.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:57 pm

    Hastaneye ulaştığımızda ilk öncelik Carlisle’ı görmekti. Aceleyle otomatik
    kapılara gittim; ama Bella’yı izlemeyi tamamen bırakamadım; bir yandan
    görevlilerin düşüncelerini dinledim.
    Babamın tanıdık zihnini bulmak kolaydı. Küçük ofisinde, tamamen yalnızdı –
    bu şanssız günde, ikinci şans.
    “Carlisle.”
    Gelişimi duymuştu ve yüzümü gördüğü anda paniğe kapılmıştı. Ayağının
    üzerine zıpladı, yüzü kemik kadar beyazlaştı. Temiz şekilde düzenlenmiş ceviz ağacı
    masasından doğru eğildi.
    Edward – yapmadın –
    “Hayır, hayır, sorun o değil.”
    Derin bir nefes aldı. Tabii ki hayır. Düşündüğüm için özür dilerim. Gözlerin, tabii ki,
    bilmeliydim… Rahatlayarak hala altın rengi olan gözlerime baktı.
    “Ama yaralandı Carlisle, muhtemelen ciddi değil; fakat–“
    “Ne oldu?”
    “Aptal bir araba kazası. Yanlış zamanda yanlış yerdeydi; ama orada
    duramazdım – ona çarpmasına izin veremezdim–”
    Baştan başla, anlamadım. Sen nasıl karıştın?
    “Bir minibüs buzda savruldu.” diye fısıldadım. Konuşurken arkasındaki
    duvara baktım. Çerçevelenmiş diploma kalabalığı yerine, sadece basit bir yağlı boya
    tablosu vardı – en sevdiği, keşfedilmemiş bir Hassam. “Yoldaydı. Alice olacakları
    gördü; ama gerçekten koşup onu yoldan çekmekten başka bir şey yapmaya vakit
    yoktu. Kimse fark etmedi… onun dışında. Minibüsü durdurmak zorunda da kaldım;
    ama yine kimse görmedi… ondan başka. Ben… ben özür dilerim Carlisle. Bizi
    tehlikeye atmak istememiştim.”
    Masayı dolaştı ve elini omzuma koydu.
    Doğru olanı yaptın ve bu senin için kolay olmuş olamaz. Seninle gurur duyuyorum
    Edward.
    O zaman gözlerine baktım. “Benimle ilgili… bir sorun olduğunu biliyor.”
    “Önemli değil. Eğer gitmek zorunda kalırsak, gideriz. Ne söyledi?”
    Biraz rahatsız olarak kafamı salladım. “Henüz hiçbir şey.”
    Henüz?
    “Benim versiyonuma katıldı – ama bir açıklama bekliyor.”
    Düşünerek kaşlarını çattı.
    “Kafasını çarptı – pekala bunu ben yaptım.” diye devam ettim hızlıca. “Onu
    yere oldukça sert vurdum. İyi görünüyor; ama… dosyasını değiştirmek çok zor
    olmaz sanırım.”
    Sadece söylerken bile kendimi ahlaksız biri gibi hissettim.
    Carlisle sesimdeki tiksinmeyi duydu. Belki bu gerekli olmaz. Ne olacağını görelim
    olur mu? Görünüşe göre kontrol etmem gereken bir hastam var.
    “Lütfen.” dedim. “Onu incittiğim için çok endişeliyim.”
    Carlisle’ın ifadesi aydınlandı. Altın rengi gözlerinden sadece birkaç ton açık
    sarı saçlarını düzeltti ve güldü.
    Senin için ilginç bir gündü değil mi? Zihninde, ironiyi görebiliyordum ve bu
    komikti, en azından ona göre. Rollerin tersine dönüşü. Buz tutmuş park yerinde
    koştuğum o kısa saniyede bir yerlerde, katilden koruyucuya dönüşmüştüm.
    Bella’nın benden başka hiçbir şeyden daha fazla korunmaya ihtiyacı
    olmayacağından ne kadar emin olduğumu hatırlayarak onunla birlikte güldüm.
    Gülüşümde bir keskinlik vardı, çünkü bu hala tamamen doğruydu.
    Bir hastane doluşu düşünceleri dinlerken Carlisle’ın ofisinde tek başıma
    bekledim – yaşadığım en uzun saatlerden biriydi.
    Minibüsün sürücüsü Tyler Crowley, Bella’dan daha kötü yaralanmış gibi
    görünüyordu ve Bella röntgeninin çekilmesi için beklerken dikkatler ona yöneldi.
    Carlisle görevlinin kızın hafif yaralandığına dair tanısına güvenerek arka planda
    kaldı. Bu beni endişelendirdi; ama doğru yaptığını biliyordum. Yüzüne bir bakışla
    kız anında beni, ailemle ilgili yanlış bir şeyler olduğunu hatırlardı ve bu onu
    konuşturabilirdi.
    Konuşmak için kesinlikle yeterince istekli bir partneri vardı. Tyler, onu
    neredeyse öldürdüğü için büyük suçluluk içindeydi ve bu konuda susacakmış gibi
    görünmüyordu. Onun gözlerinden Bella’nın yüz ifadesini görebiliyordum ve
    durmasını dilediği açıktı. Bunu nasıl göremiyordu?
    Tyler ona yoldan nasıl çekildiğini sorduğunda gergin bir an yaşadım.
    Durakladığında nefes almadan bekledim.
    “Iı…” dediğini duydum. Sonra o kadar uzun süre durakladı ki Tyler
    sorusunun kafasını karıştırıp karıştırmadığını merak etti. Sonunda devam etti.
    “Edward beni yoldan çekti.”
    Tuttuğum nefesimi verdim ve sonra soluk alıp verişim hızlandı. Daha önce
    ismimi söylediğini hiç duymamıştım. Kulağa geliş şeklinden hoşlandım – sadece
    Tyler’ın düşüncelerinden duyduğumda bile. Kendim dinlemek istedim…
    “Edward Cullen.” dedi, Tyler kimi kastettiğini anlamadığında. Kendimi kapıda,
    elim tokmakta buldum. Onu görme arzusu gittikçe güçleniyordu. Dikkat etmem
    gerektiğini kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
    “Yanımda duruyordu.”
    “Cullen?” Hah. Garip. “Onu görmedim.” Yemin edebilirdim… “Vay, her şey çok
    hızlı oldu sanırım. O iyi mi?”
    “Öyle sanıyorum. Buralarda bir yerlerde; ama onu sedyeye yerleştiremediler.”
    Yüzündeki düşünceli ifadeyi, gözlerinin şüpheyle kısılışını gördüm; ama
    ifadesindeki bu küçük değişiklikleri Tyler fark etmedi.
    Güzel biri, diye düşünüyordu neredeyse şaşkınlıkla. Bu haliyle bile. Alışılmış
    tipim değil, yine de… Onu dışarı çıkarmalıyım… Bugünü telafi etmek için…
    Sonra koridordaydım, ne yaptığımı bir saniye bile düşünmeden acil servis
    odasına giden yolu yarılamıştım. Þansıma, ben giremeden odaya hemşire girdi –
    röntgen için sıra Bella’daydı. Duvarın karanlık bir köşesine yaslandım ve o
    götürülürken sakinleşmeye çalıştım.
    Tyler’ın onun güzel olduğunu düşünmesi önemli değildi. Bunu herkes fark
    ederdi. Böyle hissetmem için hiçbir sebep yoktu… nasıl hissetmiştim? Rahatsız? Yoksa
    öfkeli gerçeğe daha mı yakındı? Bu hiçbir şekilde mantıklı gelmiyordu.
    Olduğum yerde kalabildiğim kadar kaldım; ama sabırsızlık beni yendi ve
    radyoloji odasına doğru gittim. Acil servise çoktan geri götürülmüştü; ama
    hemşirenin arkası dönükken röntgen filmlerine bakma şansım oldu.
    Rahatladım. Başı iyiydi. Onu incitmemiştim, gerçekten değil.
    Carlisle beni orada yakaladı.
    Daha iyi görünüyorsun.
    Sadece önüme baktım. Yalnız değildik, koridor doluydu.
    Ah, evet. Filmleri ışık tahtasına astı; ama ikinci kere bakmaya gerek
    duymadım. Görüyorum. Tamamen iyi. Aferin Edward.
    Babamın tasvip edici sesi bende karışık bir tepki yarattı. Hoşnut kalırdım, eğer
    şimdi yapacağım şeyi onaylamayacağını bilmiyor olsaydım. En azından, beni
    harekete geçiren gerçek etkenleri bilseydi onaylamazdı…
    “Sanırım gidip onunla konuşacağım – seni görmeden önce.” diye
    mırıldandım. “Doğal davranacağım, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Yumuşatacağım.”
    Bütün kabul edilebilir sebepler.
    Carlisle hala filmlere bakarken dalgınlıkla başını salladı. “İyi fikir. Hmm.”
    İlgisini neyin çektiğini görmek için baktım.
    Bütün bu iyileşmiş yaralara bak! Annesi onu kaç kere düşürmüş? Carlisle kendi
    kendine güldü.
    “Kızın gerçekten kötü şansı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Hep yanlış
    zamanda, yanlış yerde.”
    Forks senin burada olmanla onun için kesinlikle yanlış yer.
    İrkildim.
    Haydi git. Onu yumuşat. Sana katılacağım.
    Suçlu hissederek hızla uzaklaştım. Muhtemelen çok iyi bir yalancıydım, eğer
    Carlisle’ı kandırabildiysem.
    Acil servise gittiğimde, Tyler mırıldanıyor, hala özür diliyordu. Kız onun
    pişmanlığından, uyuyor numarası yaparak kaçmaya çalışıyordu. Gözleri kapalıydı;
    ama soluk alıp verişi düzenli değildi ve şimdi parmaklarını sabırsızlıkla büküyordu.
    Yüzüne uzun bir süre baktım. Bu onu son görüşümdü. Bu gerçek göğsümde
    keskin bir acıyı tetikledi. Bir gizemi çözülmeden bırakmaktan nefret ettiğim için
    miydi? Yeterli bir açıklama gibi görünmüyordu.
    Sonunda derin bir nefes aldım ve görüşe girdim.
    Tyler beni gördüğünde konuşmaya başladı; ama parmağımı dudaklarıma
    koydum.
    “Uyuyor mu?” diye mırıldandım.
    Bella’nın gözleri açıldı ve yüzüme odaklandı. Bir anlığına büyüdüler ve sonra
    öfke ya da şüpheyle kısıldılar. Oynamam gereken bir rol olduğunu hatırladım, o
    yüzden bu sabah anormal hiçbir şey olmamış gibi gülümsedim – başına aldığı bir
    darbe ve hayal gücünün biraz kontrolden çıkması dışında.
    “Selam Edward.” dedi Tyler. “Gerçekten çok özür di–”
    Özrünü kesmek için bir elimi kaldırdım. “Kan yok, yara yok.” dedim alayla.
    Düşünmeden, gizli şakama çok genişçe güldüm.
    Benden az ileride taze kanla kaplı halde yatan Tyler’ı görmezden gelmek
    inanılmaz derecede kolaydı. Hiçbir zaman Carlisle’ın bunu nasıl yapabildiğini
    anlayamamıştım – onları tedavi etmek için hastalarının kanını görmezden gelişini.
    Sürekli ayartı çok dikkat dağıtıcı, çok tehlikeli olmaz mıydı…? Ama şimdi… nasıl
    olduğunu anlayabiliyordum, eğer başka bir şeye yeterince çok odaklanılırsa, bu ayartı
    hiçbir şeydi.
    Taze ve açığa çıkmış bile olsa, Tyler’ın kanı Bella’nınkinin yanında hiçbir
    şeydi.
    Onunla mesafemi koruyarak Tyler’ın yatağının ucuna oturdum.
    “Ee, karar ne?” diye sordum.
    Alt dudağı biraz açıldı. “Hiçbir sorunum yok; ama gitmeme izin vermiyorlar.
    Nasıl oldu da sen kalanımız gibi zorla bir sedyeye yüklenmedin?”
    Sabırsızlığı beni tekrar gülümsetti.
    Þimdi Carlisle’ı koridorda duyabiliyordum.
    “Tamamen kimi tanıdığınla ilgili.” dedim kayıtsızca. “Ama merak etme, seni
    çıkarmaya geldim.”
    Babam odaya girdiğinde tepkisini dikkatle izledim. Gözleri büyüdü ve ağzı
    şaşkınlıkla açıldı. İçimden inledim. Evet, kesinlikle benzerliği fark etmişti.
    “Evet Bayan Swan, nasıl hissediyorsunuz?” diye sordu Carlisle. Hastaların
    çoğunluğunu saniyeler içinde mükemmel şekilde rahatlatan davranışlara sahipti.
    Bunun Bella’yı nasıl etkilediğini söyleyemedim.
    “İyiyim.” dedi sessizce.
    Carlisle röntgen filmlerini yatağın yanındaki ışık tahtasına taktı. “Filmlerin iyi
    görünüyor. Başın acıyor mu? Edward oldukça sert çarptığını söyledi.”
    İç çekti ve tekrar “İyiyim.” dedi; ama bu sefer sabırsızlığı sesine sızmıştı.
    Sonra bana öfkeyle baktı.
    Carlisle ona doğru bir adım attı ve parmaklarını şişkinliği bulana kadar kafa
    derisinde gezdirdi.
    Bana çarpan duygu dalgasına hazırlıksız yakalandım.
    Carlisle’ın insanlarla çalışmasını binlerce kez izlemiştim. Yıllar önce, ona gayrı
    resmi olarak asistanlık bile yapmıştım – ama sadece kanın karışmadığı durumlarda.
    O yüzden onun kıza sanki kendisi de onun kadar insanmış gibi davranması benim
    için yeni bir şey değildi. Ona pek çok kez imrenmiştim; ama bu aynı duygu değildi.
    Kontrolünden çok ona imrenmiştim. Carlisle ile aramdaki farklılık acıttı – ona böyle
    nazikçe, zarar vermeyeceğini bilerek korkusuzca dokunabilmesi…
    Yüzünü buruşturdu ve yerimde birden irkildim. Rahat pozumu koruyabilmek
    için bir süre odaklanmam gerekti.
    “Acıyor mu?”
    Çenesi kasıldı. “Pek değil.” dedi.
    Karakterinin başka bir küçük parçası daha yerine oturdu: cesurdu. Zayıflık
    göstermekten hoşlanmıyordu.
    Muhtemelen gördüğüm en savunmasız yaratıktı ve zayıf görünmek
    istemiyordu. Dudaklarımdan bir gülüş çıktı.
    Bana başka bir öfkeli bakış attı.
    “Pekala.” dedi Carlisle. “Baban bekleme odasında – şimdi onunla eve
    gidebilirsin; ama başın dönerse ya da görüş problemi yaşarsan tekrar gel.”
    Babası burada mıydı? Kalabalık bekleme odasındaki düşünceleri taradım; ama
    Bella yüzü endişeli, tekrar konuşmaya başlamadan önce onun hemen duyulmayan iç
    sesini grupta bulamadım.
    “Okula geri dönemez miyim?”
    “Belki de bugün ağırdan almalısın.” diye önerdi Carlisle.
    Gözleri bana kaydı. “O okula gidecek mi?”
    Normal davran, yumuşat… gözlerime baktığında nasıl hissettirdiğine
    aldırma…
    “Birilerinin iyi haberleri yayması gerekli.” dedim.
    “Aslında,” diye düzeltti Carlisle, “okulun çoğunluğu bekleme odasında gibi
    görünüyor.”
    Bu sefer tepkisini tahmin ettim – ilgiden hoşlanmayacağını. Beni hayal
    kırıklığına uğratmadı.
    “Ah, hayır.” diye inledi ve yüzünü elleriyle kapattı.
    Sonunda doğru tahmin etmekten hoşlandım. Onu anlamaya başlıyordum…
    “Kalmak mı istersin?” dedi Carlisle.
    “Hayır, hayır!” dedi hızlıca, bacaklarını yatakta döndürüp ayakları yere
    değene kadar kayarak. Dengesini kaybedip öne, Carlisle’ın kollarına doğru
    sendeledi. Carlisle onu yakaladı ve dengesini sağlamasına yardım etti.
    Yine, imrenme duygusu beni sardı.
    “İyiyim.” dedi, kızararak, o yorum yapamadan önce.
    Tabii ki bu Carlisle’ı rahatsız etmezdi. Dengede olduğundan emin olduktan
    sonra kollarını indirdi.
    “Ağrı için biraz Tylenol al.” dedi.
    “O kadar acımıyor.”
    Carlisle çizelgesini imzalarken gülümsedi. “Çok şanslıymışsın gibi
    görünüyor.”
    Bana sertçe bakmak için başını hafifçe döndürdü. “Edward’ın yanımda
    duruyor olması büyük şanstı.”


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:57 pm

    “Ah, tabii, evet.” diye katıldı Carlisle çabucak, sesinde benim duyduğumu
    duyarak. Þüphelerini hayal gücüne yormamıştı. Henüz değil.
    Tamamen senin, diye düşündü Carlisle. En iyi olduğunu düşündüğün şekilde
    hallet.
    “Çok teşekkürler.” diye fısıldadım hızlıca ve sessizce. İki insan da duymadı.
    Carlisle’ın dudakları Tyler’a dönerken alayım üzerine hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.
    “Korkarım sen bizimle biraz daha uzun süre kalmak zorundasın.” dedi kırılmış ön
    cam çiziklerini incelerken.
    Pekala, bütün bunlara ben sebep olmuştum, o yüzden ben çözecektim.
    Bella kasıtlı olarak bana doğru yürüdü, rahatsız edici derecede yakına gelene
    kadar durmadı. Bütün o kargaşadan önce, bana yaklaşmasını ne kadar çok
    umduğumu hatırladım… Bu sanki o dileğe bir alay gibiydi.
    “Seninle bir dakika konuşabilir miyim?” dedi tıslarcasına.
    Sıcak soluğu yüzüme dokundu ve sendeleyerek bir adım geri gitmek zorunda
    kaldım. Çekiciliği biraz bile azalmamıştı. Yakınımda olduğu her an, en kötü, en
    ısrarcı içgüdülerimi tetikliyordu. Zehir ağzımı doldurdu ve vücudum uzanmayı
    arzuladı – onu kollarıma alıp dişlerimi boğazına geçirmek için…
    Aklım vücudumdan daha güçlüydü; ama sadece biraz.
    “Baban seni bekliyor.” diye hatırlattım ona, çenem kenetli halde.
    Carlisle ve Tyler’a baktı. Tyler bize hiç dikkat etmiyordu; ama Carlisle her
    nefesimi izliyordu.
    Dikkatle, Edward.
    “Bir sakıncası yoksa seninle yalnız konuşmak istiyorum.” diye ısrar etti alçak
    bir sesle.
    Ona çok sakıncası olacağını söylemek istedim; ama bunu önünde sonunda
    yapmam gerekeceğini biliyordum. Atlatmak en iyisiydi.
    Odadan çıkar, arkamda bana yetişmeye çalışıp sendeleyen ayak seslerini
    dinlerken çok fazla çelişen duyguyla doluydum.
    Þimdi oynamam gereken bir gösteri vardı. Rolümü biliyordum – kötü karakter
    ben olacaktım. Yalan söyleyecektim, alay edecektim ve zalim olacaktım.
    Bu tüm iyi hislerime karşıydı – bütün bu yıllar boyunca sarıldığım insan
    hislerine. Hiçbir zaman bu andan, bütün ihtimali yok etmek zorundayken, daha fazla
    güven hak etmek istememiştim.
    Benimle ilgili son anısı olacağını bilmek durumu daha kötü hale getiriyordu.
    Bu, benim veda sahnemdi.
    Ona döndüm.
    “Ne istiyorsun?” diye sordum soğukça.
    Düşmanlığımdan hafifçe geri çekildi. Gözleri sersemledi, yüzünde aklımdan
    çıkmayan o ifade belirdi…
    “Bana bir açıklama borçlusun.” dedi alçak sesle; fildişi rengi teni soluklaştı.
    Sesimi kaba tutmak çok zordu. “Hayatını kurtardım – sana hiçbir şey borçlu
    değilim.”
    Ürktü – sözlerimin onu incittiğini izlemek asit gibi yaktı.
    “Söz verdin.” diye fısıldadı.
    “Bella, başını çarptın, ne hakkında konuştuğunu bilmiyorsun.”
    Çenesini kaldırdı. “Başımda hiçbir sorun yok.”
    Þimdi sinirliydi, bu durumu benim için kolaylaştırdı. Öfkeli bakışıyla
    buluştum, yüzümü daha da düşmanca hale getirdim.
    “Benden ne istiyorsun Bella?”
    “Gerçeği öğrenmek istiyorum. Senin için niye yalan söylediğimi bilmek
    istiyorum.”
    İstediği şey tamamen adildi – inkar etmek zorunda olmak beni sinirlendirdi.
    “Sen ne olduğunu sanıyorsun?” Ona neredeyse homurdandım.
    Kelimeler hızla çıktı. “Bütün bildiğim benim yakınlarımda bir yerlerde
    olmadığın – Tyler da seni görmemiş, o yüzden bana başımı çok sert çarptığımı
    söyleme. O minibüs ikimizi de ezecekti – ama ezmedi ve ellerin yanında ezikler
    bıraktı – ve diğer arabada da göçük bıraktın; ama hiçbir şekilde incinmedin – ayrıca
    minibüs bacaklarımı ezecekti; ama sen onu kaldırdın…” Aniden dişlerini birbirine
    kenetledi, gözleri dökülmemiş yaşlarla parlıyordu.
    Yüz ifadem alaycı şekilde ona baktım; ama asıl hissettiğim korkuydu; her şeyi
    görmüştü.
    “Senin üzerinden bir minibüs kaldırdığımı mı düşünüyorsun?” diye sordum
    alayla.
    Başını bir kez sallayarak cevap verdi.
    Sesim daha da eğlenir hale geldi. “Buna kimse inanmaz biliyorsun.”
    Öfkesini kontrol edebilmek için çabaladı. Cevap verdiğinde, her kelimeyi
    yavaşça ve vurgulayarak söyledi. “Kimseye söylemeyeceğim.”
    Bunu kastetmişti – gözlerinde görebiliyordum. Öfkeli ve ihanete uğramış olsa
    da, sırrımı tutacaktı.
    Niye?
    Þok dikkatle tasarlanmış ifademi yarım saniyeliğine mahvetti, sonra kendimi
    tekrar toparladım.
    “O zaman ne önemi var?” diye sordum sesimi sert tutmaya çalışarak.
    “Benim için önemli.” dedi sertçe. “Yalan söylemekten hoşlanmam – o yüzden
    bunu yapmam için iyi bir neden olması gerekli.”
    Ona güvenmemi istiyordu. Tıpkı benim onun bana güvenmesini istediğim
    gibi; ama bu aşamayacağım bir çizgiydi.
    Sesim duygusuz kaldı. “Sadece teşekkür edip burada bırakamaz mısın?”
    “Teşekkürler.” dedi ve sonra sessizce burnundan soluyup bekledi.
    “Peşini bırakmayacaksın değil mi?”
    “Hayır.”
    “O zaman…” İstesem de ona gerçeği söyleyemezdim… ve istemiyordum. Ne
    olduğumu bilmesi yerine kendi hikayesini yaratmasını tercih ederdim, çünkü hiçbir
    şey gerçekten daha kötü olmazdı – ben direkt olarak bir korku romanının
    sayfalarından çıkmış, yaşayan bir kabustum. “Umarım hayal kırıklığına uğramaktan
    keyif alıyorsundur.”
    Birbirimize sinirle baktık. Öfkesinin bu kadar sevimli olması garipti. Tıpkı
    sinirli bir kedi yavrusu gibi, yumuşak ve zararsız, ve kendi savunmasızlığından
    habersiz.
    Kızardı ve tekrar dişlerini gıcırdattı. “Niye zahmet ettin ki?”
    Sorusu beklediğim ya da cevaplamaya hazır olduğum soru değildi.
    Oynadığım rolde hakimiyetimi kaybettim. Maskenin yüzümden kaydığını hissettim
    ve ona – bu sefer – doğruyu söyledim.
    “Bilmiyorum.”
    Yüzünü son bir kez belledim – hala öfkeliydi, kan yanaklarından çekilmemişti
    – ve dönüp ondan uzaklaştım.

    Evet arkadaşlar, 3. bölümün sonu


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:58 pm

    4. Gelecek Görüşleri

    Okula geri döndüm. Yapılması doğru olan şey buydu, en az göze çarpacak davranış.
    Günün sonuna doğru, neredeyse diğer bütün öğrenciler de sınıflarına
    dönmüşlerdi. Sadece Tyler, Bella ve – muhtemelen kazayı okulu asmak için bir
    bahane olarak kullanan – birkaç kişi daha yoktu.
    Doğru olanı yapmak benim için bu kadar zor olmamalıydı; ama bütün
    öğleden sonra boyunca – gidip tekrar kızı bulmak için – okulu asma dürtüsüne karşı
    dişlerimi gıcırdatmıştım.
    Bir takipçi gibi. Saplantılı bir takipçi gibi. Saplantılı, vampir bir takipçi gibi.
    Bugün okul – bir şekilde, inanılmaz halde – geçen haftakinden daha da sıkıcı
    geliyordu. Koma gibi. Sanki tuğlalardan, ağaçlardan, gökyüzünden, etrafımdaki
    yüzlerden renk çekilmiş gibiydi… Duvarlardaki çatlakları izledim.
    Yapmam gereken başka bir doğru şey daha vardı… yapmadığım. Tabii ki,
    aynı zamanda yanlış bir şeydi. Tamamen hangi bakış açısından bakıldığına bağlıydı.
    Bir Cullen’ın – sadece bir vampir değil, bir Cullen’ın, bizim dünyamızda çok
    ender bir durum olarak bir aileye ait olan birinin – perspektifinden doğru olan
    bunun gibi bir şey yapmaktı:
    “Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını
    duymuştum.”
    “Evet Bay Banner; ama ben şanslı olandım.” Arkadaşça bir gülümseme. “Hiçbir zarar
    görmedim… Keşke aynısını Tyler ve Bella için de söyleyebilsem.”
    “Durumları nasıl?”
    “Sanırım Tyler iyi… sadece araba camları yüzünden olan önemsiz çizikler. Bella’dan
    emin değilim ama.” Endişeli bir bakış. “Sarsıntı geçirmiş olabilir. Bir süre oldukça tutarsız
    olduğunu duydum – hatta bazı şeyler gördüğünü. Doktorların endişelendiğini biliyorum…”
    Olması gereken buydu. Aileme borçlu olduğum buydu.
    “Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını
    duymuştum.”
    “Yaralanmadım.” Gülümseme yok.
    Bay Banner rahatsız olarak ağırlığını diğer ayağına verdi.
    “Tyler Crowley ve Bella Swan’ın nasıl olduğunu biliyor musun? Yaraları
    olduğunu duydum…”
    Omuz silktim. “Bilmiyorum.”
    Bay Banner boğazını temizledi. “Ee, doğru…” dedi, soğuk bakışım sesinin
    kulağa zoraki gelmesine neden oldu.
    Hızla sınıfın önüne yürüdü ve derse başladı.
    Bu yapılması yanlış olan şeydi. Eğer buna daha anlaşılmaz bir bakış açısından
    bakılmazsa.
    Sadece kıza arkasından iftira atmak çok… çok adice gelmişti, özellikle o bana
    hayal edebileceğimden daha güvenilir biri olduğunu kanıtlarken. İyi bir sebebi
    olmasına rağmen bana ihanet edecek hiçbir şey söylememişti. O sırrımı korumaktan
    başka hiçbir şey yapmamışken ben ona ihanet edebilir miydim?
    Neredeyse aynı diyalogu Bayan Goff’la da yaşadım – sadece İngilizce yerine
    İspanyolca olarak – ve Emmett bana bir bakış attı.
    Umarım bugün olanlar için iyi bir açıklaman vardır. Rose kavgaya hazır.
    Ona bakmadan gözlerimi devirdim.
    Aslında kulağa kusursuz gelen bir açıklama bulmuştum. Minibüsün kıza
    çarpmasını engellemek için hiçbir şey yapmadığımı düşünerek… Bu düşünceden
    irkildim; ama eğer araç ona çarpsaydı, eğer ezilseydi ve kanamaya başlasaydı,
    kırmızı sıvı dökülseydi, asfalta doğru boşa aksaydı, taze kan kokusu havada
    yayılsaydı…
    Tekrar titredim ama sadece dehşetle değil. Bir parçam arzuyla titredi. Hayır,
    onun kanamasını hepimizi çok daha şok edici ve göze batacak halde teşhir etmeden
    izleyemezdim.
    Bu kulağa kusursuz gelen bir mazeretti… ama kullanmayacaktım. Çok utanç
    vericiydi.
    Ve ne olursa olsun, olaydan uzun süre sonrasına kadar da aklıma gelmemişti.
    Jasper’a dikkat et, diye devam etti Emmett, dalgınlığımın farkında olmadan. O
    kadar sinirli değil… ama daha kararlı.
    Neyi kastettiğini gördüm ve oda bir süre etrafımda döndü. Öfkem o kadar
    yakıcıydı ki, kırmızı bir sis görüşümü bulutlandırdı. Boğulacağımı sandım.
    TANRI AÞKINA EDWARD! SAKİN OL! diye bağırdı Emmett kafasının içinde.
    Elini omuzlarımın üzerine koyup ayaklarımın üzerine zıplamadan önce beni orada
    tuttu. Tüm gücünü çok ender kullanırdı – nadiren gerek olurdu, çünkü
    karşılaştığımız bütün vampirlerden daha güçlüydü – ama şimdi kullanıyordu. Beni
    aşağı itmek yerine kolumu kavradı. Eğer itiyor olsaydı, altımdaki sandalye çökerdi.
    SAKİN! diye emretti.
    Kendimi sakinleştirmeye çalıştım; ama zordu. Öfke kafamın içinde yanıyordu.
    Jasper biz konuşana kadar hiçbir şey yapmayacak. Sadece yöneldiği yolu bilmen
    gerektiğini düşündüm.
    Rahatlamaya odaklandım ve Emmett’in elinin gevşediğini hissettim.
    Daha fazla acayip davranmamaya çalış. Þu anki durumda başın yeterince belada.
    Derin bir nefes aldım ve Emmett beni bıraktı.
    Odayı rutin olarak taradım; ama tartışmamız o kadar kısa ve sessiz olmuştu ki
    sadece Emmett’in arkasında oturan birkaç kişi fark etmişti. Hiçbiri ne anlam
    çıkaracağını bilemedi ve boş verdiler. Cullen’lar ucubeydi – bunu herkes zaten
    biliyordu.
    Kahretsin çocuk, feci durumdasın. diye ekledi Emmett, tonunda anlayışla.
    “Isır beni,” diye mırıldandım fısıltıyla ve alçak sesli kıkırdamasını duydum.
    Emmett kin tutmazdı ve muhtemelen onun basit doğasına daha çok
    minnettarlık duymalıydım; ama Jasper’ın planlarının Emmett’a mantıklı geldiğini,
    bunun yapılacak en iyi şey olabileceğini düşündüğünü biliyordum.
    Öfke patlamak üzereydi, zorlukla kontrol altında tutabiliyordum. Evet,
    Emmett benden güçlüydü; ama beni bilek güreşinde yenememişti. Bunun hile
    yaptığım için olduğunu öne sürmüştü; ama düşüncelerini duymak benim bir
    parçamdı, müthiş gücü nasıl onun bir parçasıysa. Bir kavgada eşittik.
    Bir kavga? Yöneldiğim yer bu muydu? Zar zor tanıdığım bir insan için ailemle
    savaşacak mıydım?
    Bir an düşündüm, kızın vücudunun kollarımdaki kırılgan hissiyle, Jasper,
    Rose ve Emmett’i – olağanüstü derecede güçlü ve hızlı, doğal ölüm makineleri – yan
    yana koydum…
    Evet, onun için savaşırdım. Aileme karşı. Titredim.
    Ama onu tehlikeye sokan benken, savunmasız bırakmak adil değildi.
    Tek başıma kazanamazdım gerçi, üçüne karşı değil. Müttefiklerimin kimler
    olacağını merak ettim.
    Carlisle, kesinlikle. Kimseyle kavga etmezdi; ama Rose ile Jasper’ın planlarına
    tamamen karşı olurdu. Bütün ihtiyacım olan bu olabilirdi. Görecektim…
    Esme, şüpheli. Bana karşı olmazdı ve Carlisle’a katılmamaktan nefret ederdi;
    ama ailesini tam tutacak her plana katılırdı. Eğer Carlisle ailemizin ruhuysa, Esme de
    kalbiydi. Carlisle bize takip edilmeyi hak eden bir lider vermişti; Esme bu takibi bir
    sevgi hareketi haline getirmişti. Hepimiz birbirimizi seviyorduk – şu anda Jasper ve
    Rose’a hissettiğim öfke altında bile, kızı kurtarmak için onlarla kavga etmeyi
    planlarken bile, onları sevdiğimi biliyordum.
    Alice… Hiçbir fikrim yoktu. Muhtemelen neyin geldiğini gördüğüne göre
    değişirdi. Kazanan tarafın yanında yer alırdı, diye hayal ettim.
    O zaman bunu yardım olmadan yapmak zorunda kalacaktım. Tek başıma
    onların eşi değildim; ama kızın benim yüzümden incinmesine izin vermeyecektim.
    Bu kaçma anlamına gelebilirdi…
    Öfkem, ani kara mizahla biraz söndü. Kızın onu kaçırmama nasıl tepki
    verebileceğini hayal edebiliyordum. Tabii, tepkilerini çok ender doğru tahmin
    ediyordum – ama dehşet dışında başka ne hissedebilirdi?
    Bunu nasıl yapabileceğimden emin değildim gerçi – onu kaçırmayı. Yanında
    uzun süre kalamazdım. Muhtemelen onu sadece annesine geri götürürdüm. Bu
    kadarı bile tehlike doluydu. Onun için.
    Ve aynı zamanda benim için de olduğunu anladım, aniden. Eğer onu kazayla
    öldürürsem… bunun bana tam olarak ne kadar acı vereceğinden emin değildim; ama
    yoğun ve şiddetli olacağını biliyordum.
    Önümdeki karışıklıklar hakkında düşünürken zaman çabuk geçti. Evde beni
    bekleyen tartışma, ailemle olan çatışma, daha sonra gitmek zorunda kalabileceğim
    uzaklıklar…
    Eh, artık bu okulun dışındaki hayatın monoton olduğundan şikayet
    edemezdim. Kız bu kadarını değiştirmişti.
    Emmett ve ben zil çaldığında sessizce arabaya yürüdük. Benim için
    endişeleniyordu ve Rosalie için. Bir kavgada kimin yanında olmak zorunda
    olduğunu biliyordu ve bu onu rahatsız ediyordu.
    Diğerleri de bizi arabada sessiz bir şekilde bekliyordu. Çok sessiz bir gruptuk.
    Sadece bağırışı duyabiliyordum.
    Geri zekalı! Deli! Aptal! Budala! Bencil, sorumsuz salak! Rosalie iç sesinin avazı
    çıktığı kadar bağırarak durmaksızın hakaret etti. Bu diğerlerini duymayı
    zorlaştırıyordu; ama onu mümkün olduğunca duymazdan geldim.
    Emmett, Jasper konusunda haklıydı. Kararından emindi.
    Alice sıkıntılıydı, Jasper için endişeleniyor, gelecekle ilgili görüntüleri gözden
    geçiriyordu. Jasper kıza hangi yönden gelirse gelsin, Alice beni her zaman orada, onu
    engellerken görüyordu. İlginç… Rosalie de, Emmett de o görüşlerde onunla değildi.
    O zaman Jasper yalnız çalışmayı planlıyordu. Bu işleri eşitlerdi.
    Jasper en iyiydi, kesinlikle aramızdaki en deneyimli savaşçıydı. Benim tek
    avantajım hamlelerini onları yapmadan duyabiliyor olmamdı.
    Emmett’la ya da Jasper’la hiçbir zaman şaka dışında kavga etmemiştim –
    sadece vakit öldürmek için. Gerçekten Jasper’ı incitmeye çalışma fikri üzerine hasta
    hissettim.
    Hayır böyle olmayacaktı. Sadece onu engelleyecektim. O kadar.
    Alice’e odaklanıp Jasper’ın değişik saldırı yollarını ezberlemeye başladım.
    Bunu yaptığım sırada görüşleri değişti, Swan’ların evinden çok uzağa gitti.
    Onu daha erken engelliyordum…
    Kes şunu Edward! Böyle olamaz. İzin vermem.
    Ona cevap vermedim, sadece izlemeye devam ettim.
    Daha ilerisini araştırıyordu, sisli, kesin olmayan uzak ihtimalleri. Her şey
    belirsiz ve anlaşılmazdı.
    Eve gidiş yolu boyunca tartışmalı sessizlik kalkmadı. Evden uzakta olan
    büyük garaja park ettik; Carlisle’ın Mercedes’i oradaydı, Emmett’in büyük cipi,
    Rose’un M3’ü ve benim Vanquish’imin yanındaydı. Carlisle’ın evde olmasına
    sevinmiştim – sessizlik patlamayla bitecekti ve bu gerçekleştiğinde onun orada
    olmasını istiyordum.
    Direkt olarak yemek odasına gittik.
    Bu oda, tabii ki, hiçbir zaman tasarlandığı amaca hizmet etmezdi; ama
    sandalyelerle çevrilmiş maun renkli uzun bir masayla döşenmişti – bütün sahne
    malzemelerini doğru yerleştirmek konusunda titizdik. Carlisle burayı konferans
    odası olarak kullanmayı seviyordu. Böyle güçlü ve bambaşka kişiliklerden oluşan bir
    grupta, bazen işleri sakin, oturmuş davranışlarla tartışmak gerekiyordu.
    İçimde yerin çok yardımcı olmayacağına dair bir his vardı.
    Carlisle odanın doğu tarafındaki alışılmış yerinde oturdu. Esme de onun
    yanına – masanın üzerine el ele tutuştular.
    Esme’nin gözleri benim üzerimdeydi, altın rengi derinlikleri endişeyle
    doluydu.
    Kal. Tek düşüncesi buydu.
    Benim için gerçekten bir anne olan kadına gülümseyebilmeyi dilerdim; ama
    şu anda ona verebileceğim hiçbir güvence yoktu.
    Carlisle’ın diğer yanına oturdum. Esme onun etrafından uzandı ve serbest
    elini omzuma koydu. Neyin başlamak üzere olduğuna dair hiçbir fikri yoktu; sadece
    benim için endişeleniyordu.
    Carlisle’ın bununla ilgili daha iyi bir sezisi vardı. Dudakları sıkıca birbirine
    bastırılmıştı ve alnı kırışmıştı. İfadesi genç yüzüne göre çok yaşlı görünüyordu.
    Herkes otururken, çizgilerin çekildiğini görebiliyordum.
    Rosalie uzun masanın diğer ucuna, Carlisle’ın karşısına oturdu. Gözlerini hiç
    kaçırmadan bana öfkeyle baktı.
    Emmett onun yanına oturdu, hem yüzü hem de düşünceleri endişeliydi.
    Jasper durakladı ve sonra Rosalie’nin arkasındaki duvarın önünde durdu.
    Kararlıydı, bu tartışmanın sonucuna aldırışsızdı. Dişlerim birbirine kenetlendi.
    Alice içeri giren son kişiydi ve gözleri uzaktaki bir şeye odaklıydı – hala bir
    anlam çıkarabilmesi için çok bulanık olan geleceğe. Hakkında düşünmüş gibi
    görünmeden Esme’nin yanına oturdu. Sanki baş ağrısı çekiyormuş gibi alnını
    ovuşturdu. Jasper zorla kıpırdandı ve ona katılmayı düşündü; ama yerinde kaldı.
    Derin bir nefes aldım. Bunu ben başlatmıştım – ilk ben konuşmalıydım.
    “Özür dilerim.” dedim önce Rose’a, ardından Jasper’a ve sonra Emmett’e
    bakarak. “Hiçbirinizi riske atmak istememiştim. Bu düşüncesizdi ve acele
    davranışımın sorumluluğunu tamamen üstleniyorum.”
    Rosalie bana meşum bir şekilde öfkeyle baktı. “Ne demek istiyorsun
    ‘sorumluluğu tamamen üstleniyorum’ derken? Düzeltecek misin?”
    “Senin kastettiğin şekilde değil.” dedim sesimi normal ve alçak tutmaya
    çalışarak. “Eğer işleri daha iyi hale getirecekse şimdi gitmek istiyorum.” Eğer kızın
    güvende olacağına, hiçbirinizin ona dokunmayacağına inanırsam, diye düzelttim kafamın
    içinde.
    “Hayır.” diye mırıldandı Esme. “Hayır Edward.”
    Elini okşadım. “Sadece birkaç yıl.”
    “Esme haklı ama.” dedi Emmett. “Þimdi hiçbir yere gidemezsin. Bu kesinlikle
    yardımcı olmaz. İnsanların ne düşündüğünü her zamankinden fazla bilmemiz
    gerekiyor.”
    “Alice büyük herhangi bir şeyi yakalar.” diye karşı çıktım.
    Carlisle kafasını salladı. “Sanırım Emmett haklı Edward. Eğer sen ortadan
    kaybolursan kızın konuşma ihtimali artar. Ya hepimiz gitmeliyiz, ya da hiçbirimiz.”
    “Hiçbir şey söylemeyecek.” diye ısrar ettim çabucak. Rosalie patlamak
    üzereydi ve öncelikle bu gerçeğin ortada olmasını istedim.
    “Onun zihnini bilmiyorsun.” dedi Carlisle.
    “Bu kadarını biliyorum. Alice, bana arka çık.”


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:59 pm

    Alice bana bezgin bir ifadeyle baktı. “Bunu görmezden gelirsek ne olacağını
    göremem.” Rose ile Jasper’a baktı.
    Hayır, o geleceği göremiyordu – Rose ve Jasper bu olayı görmezden
    gelmemeye bu kadar kararlıyken değil.
    Rosalie’nin avucu masaya gürültüyle indi. “O insana bir şey söyleme şansı
    veremeyiz. Carlisle bunu görmek zorundasın. Hepimiz kaybolmaya karar versek bile
    arkamızda hikayeler bırakmak güvenli değil. Türümüzün kalanından çok farklı
    yaşıyoruz – bizi suçlamaya bayılacak olanları biliyorsun. Herkesten daha dikkatli
    olmalıyız.”
    “Arkamızda daha önce de söylentiler bıraktık.” diye hatırlattım ona.
    “Sadece söylentiler ve şüpheler Edward. Görgü tanıkları ve deliller değil!”
    “Delil!” dedim küçümseyerek.
    Ama Jasper başını sallıyordu, gözleri sertti.
    “Rose–” diye başladı Carlisle.
    “Bitirmeme izin ver Carlisle. Büyük bir şey olmasına gerek yok. Kız bugün
    kafasını vurdu. O zaman, belki de o yaralanmanın göründüğünden daha ciddi
    olduğu ortaya çıkar.” Rosalie omuz silkti. “Her ölümlü uyanmama ihtimaliyle yatar.
    Diğerleri bizim arkamızı toplamamızı bekleyecektir. Teknik olarak bu Edward’ın işi;
    ama belli ki bu onun ötesinde. Kontrol sahibi olduğumu biliyorsun. Arkamda hiç
    kanıt bırakmam.”
    “Evet Rosalie, hepimiz ne kadar usta bir katil olduğunu biliyoruz.” diye
    söylendim.
    Sinirle bana tısladı.
    “Edward, lütfen.” dedi Carlisle. Sonra Rosalie’ye döndü. “Rosalie,
    Rochester’daki olaya başka türlü baktım çünkü adaletini sağlamanın hakkın
    olduğunu düşündüm. Öldürdüğün adamlar sana canavarca davranmışlardı. Bu aynı
    durum değil. Swan kızı masum.”
    “Bu kişisel değil Carlisle.” dedi Rosalie dişlerinin arasından. “Bizi korumak
    için”
    Carlisle cevabını düşünürken kısa bir sessizlik oldu. Başını salladığında
    Rosalie’nin gözleri aydınlandı. Daha iyi bilmeliydi. Düşüncelerini okuyabiliyor
    olmasaydım bile, sonraki sözlerini beklerdim. Carlisle hiçbir zaman ödün vermezdi.
    “İyiliğimizi düşündüğünü biliyorum Rosalie; ama… ailemizin korunmaya
    değer olmasını tercih ederim. Ara sıra meydana gelen… kazalar ya da kontrol hataları
    olduğumuz şeyin üzücü bir kısmı.” O hiçbir zaman hata yapmadığı halde kendini de
    eklemişti. “Suçsuz bir çocuğu soğukkanlılıkla öldürmek tamamen başka bir şey.
    Konuşsun ya da konuşmasın sunduğu riske inanıyorum; fakat bu, en büyük riskin
    yanında hiçbir şey. Eğer kendimizi korumak için istisnalar yaparsak, çok daha
    önemli bir şeyi tehlikeye atarız. Özümüzü kaybetme riskine gireriz.”
    Yüz ifademi çok dikkatle kontrol ettim. Sırıtmamak ya da alkışlamamak için,
    ki bunu yapabilmeyi dilerdim.
    Rosalie suratını astı. “Bu sadece sorumlu olmak.”
    “Bu duygusuz olmak.” diye düzeltti Carlisle nazikçe. “Her hayat değerlidir.”
    Rosalie iç çekti ve alt dudağını büzdü. Emmett onun omzunu okşadı. “İyi
    olacak Rosalie.” diye destekledi alçak bir sesle.
    “Soru,” diye devam etti Carlisle “taşınmalı mıyız, taşınmamalı mıyız?”
    “Hayır.” diye inledi Rosalie. “Daha yeni yerleştik. Liseye tekrar baştan
    başlamak istemiyorum!”
    “Þu anki yaşını koruyabilirsin.” dedi Carlisle.
    “Ve sonra çok daha erken taşınmak zorunda mı kalalım?”
    Carlisle omuz silkti.
    “Burayı seviyorum. Çok az güneş var, neredeyse normal olabiliyoruz.”
    “Pekala, buna kesin olarak şimdi karar vermemiz gerekmiyor. Bekleyebilir ve
    gerekli olup olmadığını görebiliriz. Edward Swan kızının sessizliğinden emin
    görünüyor.”
    Rosalie homurdandı.
    Ama artık Rose hakkında endişeli değildim. Bana ne kadar sinirli olursa olsun
    Carlisle’ın kararına uyacağını biliyordum. Konuşmaları önemsiz detaylara geçmişti.
    Jasper hareketsiz kaldı.
    Sebebini anlıyordum. Alice ve o tanışmadan önce, bir çarpışma alanında
    yaşamıştı, insafsız bir savaş alanında. Kuralları küçümsemenin sonuçlarını biliyordu
    – korkunç akıbeti kendi gözleriyle görmüştü.
    Rosalie’yi ekstra yetenekleriyle sakinleştirmeye çalışmamıştı ya da şimdi onu
    coşturmayı denemiyordu. Kendini bu tartışmanın dışında tutuyordu.
    “Jasper,” dedim.
    Bakışlarını bana çevirdi, yüzü ifadesizdi.
    “Benim hatamı o ödemeyecek. Buna izin vermeyeceğim.”
    “Bundan kar mı sağlayacak o zaman? Bugün ölmeliydi Edward. Ben sadece
    işleri doğru hale sokacağım.”
    Her kelimeyi vurgulayarak tekrarlardım. “Buna izin vermeyeceğim.”
    Kaşları kalktı. Bunu beklemiyordu – onu durdurmaya çalışacağımı hiç
    düşünmemişti.
    Kafasını salladı. “Alice’in tehlike içinde yaşamasına izin vermem, en ufak bir
    tehlike içinde bile. Ona hissettiğim şeyleri kimseye hissetmedin Edward ve
    anılarımda görsen de yaşadıklarımı yaşamadın. Anlamıyorsun.”
    “Bunu tartışmıyorum Jasper; ama sana şimdi söylüyorum, Isabella Swan’ı
    incitmene izin vermeyeceğim.”
    Birbirimize baktık – öfkeyle değil; ama karşıtlığı tartarak. Kararlığımı test
    etmek için ruh halimi ölçtüğünü hissettim.
    “Jazz,” dedi Alice bizi bölerek.
    Bana bir an daha baktı ve sonra ona döndü. “Kendini koruyabileceğini
    söylemeye zahmet etme Alice. Bunu zaten biliyorum. Yine de–”
    “Söyleyeceğim şey bu değil.” diyerek lafını kesti Alice. “Senden bir iyilik
    isteyecektim.”
    Aklında ne olduğunu gördüm ve ağzım duyulabilir bir solukla açıldı. Þok
    içinde ona baktım, Alice ve Jasper dışında herkesin ihtiyatla bana baktığının hayal
    meyal farkındaydım.
    “Beni sevdiğini biliyorum. Teşekkürler; ama eğer Bella’yı öldürmeyi
    denemezsen sana gerçekten minnettar kalacağım. İlk olarak, Edward ciddi ve
    ikinizin kavga etmesini istemiyorum. İkincisi, o benim arkadaşım. En azından,
    olacak.”
    Bu kafasında cam gibi netti: Alice, buz gibi ve beyaz kolunu kızın sıcak, narin
    omuzlarına atmış, gülümsüyor ve Bella da kolunu Alice’in beline dolamış,
    gülümsüyordu.
    Görüntü somuttu; sadece zaman kesin değildi.
    “Ama… Alice…” dedi Jasper zorlukla nefes alarak. İfadesini görmek için
    kafamı çeviremedim. Alice’in kafasındaki görüntüden kendimi alamıyordum.
    “Onu bir gün seveceğim Jazz. Eğer arkadaşım olmasına izin vermezsen sana
    gerçekten çok sinirlenirim.”
    Hala Alice’in düşüncelerine kilitliydim. Jasper’ın çözümü onun beklenmedik
    isteğiyle bocaladığında geleceğin yumuşak bir şekilde titrediğini gördüm.
    “Ah,” dedi iç çekerek – Jasper’ın kararsızlığı yeni geleceği netleştirmişti.
    “Gördünüz mü? Bella hiçbir şey söylemeyecek. Endişelenecek bir şey yok.”
    Kızın ismini söyleyişi… sanki şimdiden sırdaşlarmış gibi…
    “Alice,” dedim tıkanarak. “Bunu… ne yapıyor…?”
    “Bir değişikliğin geliyor olduğunu söylemiştim. Bilmiyorum Edward.” ama
    çenesini kilitledi ve daha çok şey olduğunu anladım. Hakkında düşünmemeye
    çalışıyordu; Jasper karar vermek için çok şaşırmış olmasına rağmen, aniden ona
    odaklanmıştı.
    Bunu bazen benden bir şey saklamaya çalıştığında yapardı.
    “Ne Alice? Ne saklıyorsun?”
    Emmett’in homurdandığını duydum. Alice ve ben bu çeşit diyaloglara
    girdiğimizde rahatsız olurdu.
    Beni içeri almamaya çalışarak kafasını salladı.
    “Kızla mı ilgili?” diye sordum. “Bella’yla mı ilgili?”
    Konsantrasyon içinde dişlerini birbirine kenetlemişti; ama Bella’nın adını
    söylediğimde hata yaptı. Bu, bir saniyenin en ufak parçası kadar sürdü; ama
    yeterince uzundu.
    “HAYIR!” diye bağırdım. Sandalyemin yere düşme sesini duydum ve ancak o
    zaman ayaklarımın üzerinde olduğumu anladım.
    “Edward!” Carlisle de ayaktaydı, eli omzumdaydı. Onun varlığının hayal
    meyal farkındaydım.
    “Somutlaşıyor,” diye fısıldadı Alice. “Daha kararlı olduğun her dakika. Onun
    için gerçekten sadece iki yol kaldı. Birinden biri Edward.”
    Gördüğünü görebiliyordum… ama bunu kabul edemezdim.
    “Hayır,” dedim tekrar, sesimin kuvveti yoktu. Ayaklarım boş hissediyordu ve
    masadan destek almak zorunda kaldım.
    “Biri lütfen kalanımızı da bilgilendirebilir mi?” diye şikayet etti Emmett.
    Onu duymazdan gelerek “Gitmek zorundayım,” diye fısıldadım Alice’e.
    “Hiçbir yere gittiğini görmüyorum Edward,” dedi Alice. “Artık
    gidebileceğinden emin değilim.” Düşün, dedi içinden. Gitmeyi düşün.
    Ne kastettiğini anlamıştım. Evet, kızı bir daha hiç görmeme fikri… acı
    vericiydi; ama aynı zamanda gerekliydi. Onu mahkum ettiğim iki geleceği de kabul
    edemezdim.
    Jasper’dan tam olarak emin değilim Edward, diye devam etti. Eğer gidersen, eğer
    onun bizim için bir tehlike olduğunu düşünürse…
    “Bunu duymadım,” diyerek inkar ettim, hala dinleyicilerimizin yarı
    farkındaydım. Jasper tereddüt ediyordu. Alice’i incitecek bir şey yapmazdı.
    Tam olarak şu anda değil. Onun hayatını riske atar, korunmasız bırakır mısın?
    “Bana bunu niye yapıyorsun?” diye inledim. Başım ellerime düştü.
    Ben Bella’nın koruyucusu değildim. Olamazdım. Alice’in bölünmüş geleceği bunu
    kanıtlamak için yeterli değil miydi?
    Onu ben de seviyorum. Ya da seveceğim. Aynı şekilde değil; ama bunun için onun
    yanında olmak isteyeceğim.
    “Sen de mi seviyorsun?” diye fısıldadım kuşkuyla.
    İç çekti. Çok körsün Edward. Nereye yöneldiğini göremiyor musun? Þimdiden nerede
    olduğunu göremiyor musun? Bu güneşin doğudan doğmasından daha kaçınılmaz. Ne
    gördüğüme bak…
    Dehşetle kafamı salladım. “Hayır.” Bana gösterdiği görüntüleri kapamaya
    çalıştım. “Bu gidişatı takip etmek zorunda değilim. Gideceğim. Geleceği
    değiştireceğim.”
    “Deneyebilirsin,” dedi, sesi şüpheliydi.
    “Ah, hadi ama!” diye bağırdı Emmett.
    “Dikkat et,” diye tısladı Rose ona alayla. “Alice onun bir insana aşık olacağını
    görüyor. Ne kadar klasik Edward!” Öğürme sesi çıkardı.
    Onu zorlukla duyabildim.
    “Ne?” dedi Emmett şaşırarak. Sonra gümbürdeyen kahkahası odada
    yankılandı. “Olan bu muydu?” Tekrar güldü. “Geçmiş olsun Edward.”
    Elini omzumda hissettim ama anında sallayıp ittim. Ona dikkatimi
    veremezdim.
    “Bir insana aşık mı olacak?” diye tekrarladı Esme hayrete düşmüş bir sesle.
    “Bugün kurtardığı kıza? Ona aşık mı olacak?”
    “Ne görüyorsun Alice? Tam olarak.” diye sordu Jasper.
    Ona döndü ve ben yüzünün yanına uyuşmuş şekilde bakmaya devam ettim.
    “Yeterince güçlü olup olmadığına bağlı. Ya onu kendi öldürecek” – öfkeyle
    tekrar bana baktı – “ki bu beni gerçekten sinirlendirir, sana ne yapacağından
    bahsetmeye gerek yok–” tekrar Jasper’a döndü, “ya da bir gün bizden biri olacak.”
    “Bu gerçekleşmeyecek!” Yine bağırıyordum. “İkisi de!”
    Alice beni duymuş gibi gözükmüyordu. “Hepsi bağlı,” diye tekrarladı. “Onu
    öldürmeyecek kadar güçlü olabilir – ama yakın olacak. İnanılmaz büyüklükte bir
    kontrol gerektirecek. Carlisle’ın sahip olduğundan da fazla. Yalnızca yeterince güçlü
    olabilir… Yapmak için yeterince güçlü olamayacağı tek şey ondan uzak durmak. Bu
    kaybedilmiş bir dava.”
    Sesimi bulamıyordum. Herkes benimle aynı durumda gibi görünüyordu. Oda
    hareketsizdi.
    Alice’e baktım ve diğer herkes bana baktı. Dehşete düşmüş ifademi beş farklı
    bakış açısından görebiliyordum.
    Uzun süre sonra, Carlisle iç çekti.
    “Pekala, bu… işleri karmaşıklaştırır.”
    Emmett katıldı. Sesi hala kahkahaya yakındı. Hayatımın yıkımında şaka
    bulması için Emmett’e güvenilebilirdi.
    “Sanırım planlar aynen kalıyor,” dedi Carlisle düşünceli bir halde. “Kalacağız
    ve izleyececeğiz. Kimse… kızı incitmeyecek.”
    Katılaştım.
    “Hayır,” dedi Jasper sessizce. “Bunu kabul edebilirim. Eğer Alice sadece iki
    yol görüyorsa–”
    “Hayır!” Sesim bir bağırış ya da homurdanma ya da çaresizlik haykırışı
    değildi; ama üçünün bir karışımıydı. “Hayır!”
    Gitmek zorundaydım, düşüncelerinden uzaklaşmak zorundaydım –
    Rosalie’nin iğrenişi, Emmett’ın mizahı, Carlisle’ın hiç bitmeyen sabrı…
    Daha kötüsü: Alice’in güveni. Jasper’ın onun güvenine olan güveni.
    En kötüsü: Esme’nin… mutluluğu.
    Odadan dışarı çıktım. Esme ben geçerken koluma dokundu; ama hareketine
    karşılık vermedim.
    Evden çıkmadan önce koşuyordum. Nehri bir seferde geçtim ve ormana
    doğru yarıştım. Yağmur tekrar yağıyordu, o kadar yoğundu ki kısa süre içinde
    sırılsıklam olmuştum. Kalın su tabakasından hoşlanmıştım – benimle dünyanın geri
    kalanı arasında bir duvar örüyordu. Yalnız kalmamı sağlıyordu.
    Doğruca doğuya koştum, Seattle’ın ışıklarını görene kadar dağları rotamı
    değiştirmeden geçtim. İnsan yerleşkesinin yakınına yanaşmadan durdum.
    Yağmurla kapanmış, tamamen yalnız halde, sonunda yaptığım şeye baktım –
    geleceği nasıl böldüğüme.
    İlki, Alice ve kızın kol kola olduğu görüştü – güven ve arkadaşlık o kadar
    açıktı ki görüntüden bağırıyordu. Bella’nın büyük çikolata renkli gözleri sersemlemiş
    değildi; ama hala sırlarla doluydu – o anda, mutlu sırlar gibi görünüyorlardı. Alice’in
    soğuk kolundan çekinmiyordu.
    Bu ne demekti? Ne kadar biliyordu? Gelecekten hala canlı olan bu anda, benim
    hakkımda ne düşünüyordu?
    Diğer görüntü, çok benzerdi; ama şimdi dehşetle boyanmıştı. Alice ve Bella
    hala güvenilir arkadaşlıkla kol kolalardı; ama şimdi bu kolların arasında farklılık
    yoktu – ikisi de beyaz, mermer kadar düz, çelik kadar sertti. Bella’nın gözleri artık
    çikolata rengi değildi. İrisleri parlak, canlı bir kırmızıydı. İçlerindeki sırlar
    anlaşılmazdı – kabul ediş ya da perişanlık? Söylemek imkansızdı. Yüzü soğuk ve
    ölümsüzdü.
    Titredim. Benzer; ama farklı soruları bastıramadım: Bu ne demekti – nasıl
    ortaya çıkmıştı? Ve şimdi benim hakkımda ne düşünüyordu?
    Sonuncusuna cevap verebilirdim. Eğer onu zayıflığım ve bencilliğimle bu boş
    yarı-hayata sürüklersem, şüphesiz benden nefret ederdi.
    Ama dehşet verici bir görüntü daha vardı – kafamın içinde tuttuğum her
    görüntüden daha kötü bir tane.
    Benim kendi gözlerim, insan kanıyla koyu kırmızı, bir canavarın gözleri.
    Kollarımda Bella’nın zarar görmüş bedeni, kül beyazı, kuru, cansız. Bu çok somuttu,
    çok net.
    Bunu görmeye dayanamıyordum. Katlanamıyordum. Aklımdan silmeye
    çalıştım, başka bir şey görmeye çabaladım, herhangi bir şey. Varlığımın son
    bölümünde görüşümü engellemiş olan, yaşayan ifadesini tekrar görmeye çalıştım.
    Alice’in soğuk görüşü zihnimi doldurdu ve sebep olduğu acıyla kıvrandım.
    Aynı zamanda, içimdeki canavar keyifle, başarısının olasılığına sevinerek uçuyordu.
    Bu beni hasta etti.
    İzin veremezdim. Geleceği alt etmenin bir yolu olmalıydı. Alice’in
    görüşlerinin beni yönlendirmesine izin vermeyecektim. Başka bir yol seçecektim. Her
    zaman bir seçenek vardı.
    Olmak zorundaydı.


    Evet arkadaşlar 4. bölüm de bitti.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 2:59 pm

    5. Davetler

    Lise. Artık Araf değildi, şimdi tamamen cehennemdi. İşkence ve ateş… evet ikisi de
    vardı.
    Artık her şeyi doğru yapıyordum. Her ‘i’ noktalı, her ‘t’ çizgili. Kimse
    sorumluluklarımdan kaytardığımdan şikayet edemezdi.
    Esme’yi memnun etmek ve diğerlerini korumak için Forks’ta kaldım. Eski
    çizelgeleme döndüm. Kalanından daha fazla avlanmadım. Her gün, liseye gittim ve
    insanı oynadım. Her gün, Cullen’larla ilgili yeni bir şey olup olmadığını kontrol
    etmek için dikkatle dinledim – hiçbir şey yoktu. Kız şüpheleriyle ilgili tek kelime
    etmemişti. Sadece istekli dinleyicileri sıkılıp daha fazla ayrıntı için sorular sormayı
    kesene kadar aynı hikayeyi tekrarlayıp durmuştu – onun yanında duruyordum ve
    onu yoldan çekmiştim. Tehlike yoktu. Acele davranışım nedeniyle kimse
    incinmemişti.
    Benden başka kimse.
    Geleceği değiştirmeye kararlıydım. Birini sınamak için en kolay görev değildi;
    ama birlikte yaşayabileceğim başka bir seçenek yoktu.
    Alice kızdan uzak duracak kadar güçlü olamayacağımı söylemişti. Ona
    yanıldığını kanıtlayacaktım.
    İlk günün en zoru olacağını düşünmüştüm. Sonuna doğru, durumun bu
    olduğundan emindim; ama yanılıyordum.
    Kızı inciteceğimi bilmek beni için için yakıyordu. Kendimi, acısının
    benimkiyle karşılaştırıldığında bir iğne batmasından fazla olmayacağı gerçeğiyle
    rahatlatıyordum. Bella insandı ve benim başka bir şey, yanlış bir şey, korkunç bir şey
    olduğumu biliyordu. Muhtemelen ona sırtımı dönüp, yokmuş gibi davrandığımda
    yaralanmak yerine rahatlardı.
    “Merhaba Edward.” diye selamladı beni ilk gün Biyolojide. Sesi hoş ve
    arkadaş canlısıydı, onunla son konuştuğum zamanki halinden yüz seksen derece
    dönüktü.
    Niye? Bu değişiklik ne anlama geliyordu? Unutmuş muydu? Hepsini hayal
    ettiğine mi karar vermişti? Gerçekten sözümü tutmamamı affetmiş olabilir miydi?
    Bu sorular her nefes alışımda bana saldıran susuzluk gibi yaktı.
    Sadece bir an gözlerine baksam, sadece cevapları orada okuyup
    okuyamayacağımı görsem…
    Hayır. Eğer geleceği değiştireceksem, kendime bunun için bile izin
    veremezdim.
    Odanın önünden gözlerimi ayırmadan çenemi ona doğru çevirdim. Bir kere
    başımı eğdim ve sonra yüzümü direkt öne çevirdim.
    Bir daha benimle konuşmadı.
    O öğleden sonra, okul bittiği, rolüm oynandığı anda önceki gün yaptığım gibi
    Seattle’a koştum. Yerin üzerinde uçar, etrafımdaki her şey yeşil bir bulanıklığa
    dönüşürken acıyla başa çıkmak biraz daha kolay gibi geliyordu.
    Bu koşu günlük alışkanlığım haline geldi.
    Onu seviyor muydum? Sanmıyordum. Henüz değil. Alice'in o gelecekle ilgili
    görüşlerine takılmıştım ama, ve Bella'yla aşka düşmenin ne kadar kolay olacağını
    görebiliyordum. Tıpkı düşmek gibi olacaktı: zahmetsiz. Kendime ona aşık olma izni
    vermemek ise düşmenin tam tersiydi – ellerimle kendimi uçurumun yüzünde
    tutmaktı, bu görev bir ölümlü gücünden fazlasına sahip değilmişim gibi perişan
    ediciydi.
    Bir aydan uzun süre geçti ve her gün zorlaştı. Bu mantıklı değildi – atlatmayı
    bekliyordum, kolaylaşmasını. Alice’in kızdan uzak duramayacağımı söylerken
    kastettiği bu olmalıydı. Acının artışını görmüştü; ama ben acıyla başa çıkabilirdim.
    Bella’nın geleceğini yok etmeyecektim. Eğer kaderimde onu sevmek varsa,
    yapabileceğim en iyi şey ondan uzak durmak değil miydi?
    Uzak durmak katlanabileceğimin limitindeydi ama. Görmezden geliyormuş
    gibi davranıp ona hiç bakmayabilirdim. Beni hiç ilgilendirmiyormuş gibi
    davranabilirdim; ama bu dış görünüşteydi, sadece roldü ve gerçek değildi.
    Hala aldığı her nefese, söylediği her söze bağlıydım.
    İşkencelerimi dört kategoriye ayırmıştım.
    İlk ikisi tanıdıktı. Kokusu ve sessizliği. Ya da daha doğrusu – sorumluluğu ait
    olduğu yere, kendime alırsam – susuzluğum ve merakım.
    Susuzluk işkencelerimin en başlıcasıydı. Artık Biyoloji’de nefes almamak
    alışkanlık olmuştu. Tabii ki, her zaman istisnalar oluyordu – bir soru cevaplamak
    zorunda kaldığımda konuşmak için nefes almaya ihtiyacım oluyordu. Kızın
    çevresindeki havayı tattığım her sefer, ilk günle aynıydı – ateş ve ihtiyaç ve dışarı
    çıkmak için çaresiz olan zalim şiddet. Tıpkı ilk günüm gibi, içimdeki canavar
    kükrüyordu, yüzeye çok yakındı…
    Merak, işkencelerimin en daimi olanıydı. “Þu anda ne düşünüyor?” sorusu
    aklımdan hiç çıkmıyordu. Sessizce içini çektiğini duyduğumda, parmaklarıyla
    saçındaki bir bukleyi büktüğünde, kitaplarını masaya her zamankinden daha sert
    attığında, sınıfa geç kaldığında, ayaklarını yerde sabırsızca vurduğunda… Çevresel
    görüşümde yakaladığım her hareketi çileden çıkarıcı birer gizemdi. Diğer insan
    öğrencilerle konuştuğunda, her kelimesini ve tonunu analiz ediyordum.
    Düşüncelerini mi söylüyordu? Genelde dinleyicisinin beklediğini söylüyor gibi
    geliyordu ve bu bana ailemi, bizim aldatıcı günlük yaşamımızı hatırlatıyordu –
    bunda ondan daha iyiydik. Eğer yanılmıyor, sadece hayal etmiyorsam. Neden rol
    yapmak zorunda olsundu ki? Onlardan biriydi – genç bir insan.
    Mike Newton, işkencelerimin en şaşırtıcı olanıydı. Kim böyle genel, sıkıcı bir
    ölümlünün bu kadar sinir bozucu olabileceğini hayal ederdi ki? Adil olmak
    gerekirse, bu rahatsız edici çocuğa şükran duymalıydım; kızı diğerlerinden daha
    fazla konuşturduğu için. Bu diyaloglar sırasında onun hakkında çok şey
    öğrenmiştim – hala listemi derliyordum – ama aksine, Mike’ın bu projedeki yardımı
    beni sadece daha çok kızdırıyordu. Mike’ın onun sırlarının kilitlerini açan kişi
    olmasını istemiyordum. Bunu ben yapmak istiyordum.
    Açığa çıkardığı küçük şeyleri hiç fark etmemesi yardımcı oluyordu. Onun
    hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Kafasında aslında var olmayan bir Bella yaratmıştı –
    kendisi kadar genel bir kız. Onu diğer insanlardan ayıran cesaretini ve fedakarlığını
    görmemişti, ona söylediği düşüncelerindeki olağandışı olgunluğu duymamıştı.
    Annesi hakkında konuştuğunda, çocuğu hakkında konuşan bir ebeveyn gibi
    gözüktüğünü algılamamıştı – sevgi dolu, hoşgörülü, belli belirsiz eğlenmiş ve
    kuvvetli bir şekilde koruyucu. Saçma sapan hikayeleriyle ilgileniyormuş gibi
    yaparken sesindeki sabrı duymamıştı ve bu sabrın altındaki iyiliği tahmin
    edememişti.
    Mike ile olan diyaloglarından, listeme en önemli özelliğini ekleyebilmiştim, en
    önemli olanı ve nadir olduğu kadar basit de olanı. Bella iyiydi. Listeye eklediğim
    bütün o özelliklerin yanında – nezaketi ve fedakarlığı ve özverisi ve şefkati ve
    cesareti gibi – baştan aşağı iyiydi.
    Bu yardımcı keşifler beni o çocuğa ısıtmıyordu ama. Bella’yı sahiplenişi –
    sanki kazanılacak bir eşyaymış gibi – beni onunla ilgili kaba fantezileri kadar
    sinirlendiriyordu. Zaman geçtikçe kendine daha da güveniyordu, Bella rakiplerine
    karşı – Tyler Crowley, Eric Yorkie ve arada sırada ben – onu seçmiş gibi gözüktüğü
    için. Alışkanlık olarak ders başlamadan önce her zaman sıramıza oturup onunla
    konuşuyor, gülümsemeleriyle cesaretleniyordu. Sadece nazik gülümsemeler, dedim
    kendi kendime. Yine de, sık sık elimin tersiyle onu odanın diğer ucuna, uzak duvara
    fırlatışımı hayal ederek eğleniyordum… Bu muhtemelen onu ölümcül derece
    yaralamazdı…
    Mike beni genelde rakip olarak düşünmüyordu. Kazadan sonra, Bella ve
    benim paylaştığımız deneyim nedeniyle birbirimize bağlanacağımızdan
    endişelenmişti; ama açıktı ki, tam tersi olmuştu. Ondan önce, hala Bella’ya diğer
    öğrencilerden daha çok ilgi gösterdiğim için rahatsızdı; ama şimdi onu da diğerleri
    gibi görmezden geliyordum ve Mike halinden gittikçe daha çok memnun kalıyordu.
    Þimdi ne düşünüyordu? Onun ilgisini hoş karşılıyor muydu?
    Ve son olarak, işkencelerimin sonuncusu, en acı verici olanı: Bella’nın
    kayıtsızlığı. Benim onu görmezden geldiğim gibi, o da beni görmezden geliyordu.
    Benimle konuşmayı bir daha asla denemedi. Bildiğim kadarıyla, beni bir daha asla
    düşünmedi.
    Beni beni delirtebilirdi – ya da geleceği değiştirmek için olan çözümümü
    bozmama yol açabilirdi – eğer bana bazen eskisi gibi bakıyor olmasaydı. Bunu
    kendim göremiyordum, ona bakmak için kendime izin veremiyordum; ama Alice o
    bakmak üzereyken bizi uyarıyordu; diğerleri hala kızın sorun çıkarabilecek
    bilgilerinden endişeliydi.
    Bana arada sırada uzaktan bakıyor oluşu, acımı biraz hafifletiyordu. Tabii,
    sadece ne tür bir ucube olduğumu merak ediyor da olabilirdi.
    “Bella bir dakika içinde Edward’a bakacak. Normal görünün.” dedi Alice mart
    ayında bir Salı günü.
    Bana ne kadar sık baktığına dikkat ediyordum. Zaman geçtikçe bu sıklığın
    azalmaması, etmemesi gerekmesine rağmen, beni memnun ediyordu. Ne anlama
    geldiğini bilmiyordum; ama daha iyi hissetmemi sağlıyordu.
    Alice iç çekti. Keşke…
    “Bu işten uzak dur Alice.” dedim. “Böyle bir şey olmayacak.”
    Suratını astı. Alice öngördüğü, Bella ile olan arkadaşlığı için heyecanlıydı.
    Garip bir şekilde, tanımadığı bir kızı özlüyordu.
    İtiraf etmeliyim, düşündüğümden daha iyisin. Geleceği yine karmaşık, mantıksız bir
    hale getirdin. Umarım mutlusundur.
    “Bana gayet mantıklı geliyor.”
    Homurdandı.
    Sesini kesmeye çalıştım. Pek iyi bir ruh halinde değildim – onlara
    gösterdiğimden daha gergindim. Sadece Jasper ne kadar incindiğimin farkındaydı,
    ekstra yeteneğiyle yaşadığım stresi hissedebiliyordu. Bu duyguların altındaki
    sebepleri anlamıyordu gerçi ve – son zamanlarda daima kötü durumda olduğum için
    – önemsemiyordu.
    Bugün zor olacaktı. Önceki günden daha zor.
    Mike Newton, beni rakip olarak görmesine izin vermediğim iğrenç çocuk,
    Bella’ya çıkma teklif edecekti.
    Kızların teklif ettiği dans en yakın ufuktu ve Bella’nın ona sormasını
    umuyordu, ki sormamıştı ve bu onun güvenini kırmıştı. Þimdi rahatsız bir
    durumdaydı – onun rahatsızlığından, almam gerekenden çok daha fazla keyif aldım
    – çünkü Jessica Stanley ona dansa beraber gitmeyi teklif etmişti. “Evet” demek
    istememişti, hala Bella’nın ona soracağını ümit ediyordu(ve rakiplerine karşı
    kazandığını kanıtlayacağını); ama “hayır” da deyip dansa gitme şansını tamamen
    kaybetmek de istememişti. Jessica onun tereddüdünden incinmişti. Sebebin Bella
    olduğunu düşünüyordu ve ona öfkeliydi. Yine, Jessica’nın kızgın düşünceleri ile
    Bella’nın arasına kendimi atma içgüdüsünü hissettim. Þimdi daha iyi anlıyordum;
    ama bu, harekete geçemeyince sadece durumu daha da sinir bozucu hale
    getiriyordu.
    Duruma bak! Daha önce aşağıladığım, önemsiz lise dramlarına takmıştım.
    Mike Bella’yla Biyoloji’ye yürürken cesaretini toplamaya çalışıyordu.
    Gelmelerini beklerken çabalarını dinledim. Çocuk acizdi. Hayranlığını o kendini
    tercih etmeden önce göstermeye korkup, teklif beklemişti. Reddedilmeye açık hale
    gelmek istememiş, ilk adımı onun atmasını beklemişti.
    Ödlek.
    Yakınlığıyla rahat bir şekilde tekrar masamıza oturdu ve ben vücudu
    karşıdaki duvara kemiklerinin çoğu kırılacak şekilde çarptığında çıkacak sesi hayal
    ettim.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:00 pm

    “Şeyy” dedi kıza, gözleri yerdeyken. “Jessica bana bahar dansına beraber
    gitmeyi teklif etti.”
    “Bu harika.” dedi Bella anında hevesle. Ses tonu Mike’ı çökertirken
    gülümsememek çok zordu. Mike onun üzülmesini ummuştu. “Jessica’yla çok
    eğleneceksiniz.”
    Doğru cevap için güçlük çekti. “Ee…” tereddüt etti ve neredeyse korktu.
    Sonra toparlandı. “Ona düşünmem gerektiğini söyledim.”
    “Niye böyle bir şey yapasın ki?” diye sordu. Sesi onaylamaz bir tondaydı; ama
    hafif bir rahatlama da vardı.
    Bu ne demekti? Beklenmedik bir öfke ellerimi yumruk yapmama neden oldu.
    Mike rahatlığı duymuş gibi gözükmüyordu. Yüzü kanla kırmızıydı – aniden
    hissettiğim öfkeyle, bu bir davet gibi gözüktü – ve konuşurken yine yere baktı.
    “Merak ediyordum da… acaba sen… belki bana sormayı düşünüyorsundur?”
    Bella durakladı.
    Durakladığı anda, Alice’in hiç görmediği netlikte geleceği gördüm.
    Kız Mike’ın sorusuna şimdi evet diyebilirdi ya da demeyebilirdi; ama her
    halükarda, yakın bir zamanda birine evet diyecekti. Güzel ve ilgi çekiciydi ve insan
    erkekler bu gerçeğin farkındaydı. Bu kalabalıktan birini seçse de, Forks’tan ayrılana
    kadar beklese de, o gün gelecekti ve evet diyecekti.
    Daha önceki gibi onun hayatını gördüm – üniversite, kariyer… aşk, evlilik.
    Onu yine babasının kolunda, beyazlar içinde, yüzü mutluluktan kızararak,
    Wagner’ın marşı eşliğinde yürürken gördüm.
    Acı, daha önce hissettiğim her şeyden daha fazlaydı. Bir insan bu acıyı
    hissetmek için ölüm eşiğinde olmalıydı – bir insan bundan sağ kurtulamazdı.
    Ve sadece acı değil, düpedüz hiddet.
    Bu önemsiz, hak etmeyen çocuk, Bella’nın evet diyeceği kişi olmayabilecekse
    de, kafatasını ellerimle parçalamayı arzuladım, o kişi kim olursa, yaşanacakların bir
    temsili olarak.
    Bu duyguyu anlayamadım – acı ve hiddet ve arzu ve umutsuzluğun bir
    karışımıydı.
    Daha önce hiç böyle hissetmemiştim; bir isim koyamıyordum.
    “Mike, bence ona evet demelisin.” dedi Bella nazik bir sesle.
    Mike’ın umutları kırıldı. Başka şartlar altında keyif alabilirdim; ama acının
    şokuyla kendimi kaybetmiştim – ve bu acı ile hiddettin bana ne yaptığının
    pişmanlığıyla.
    Alice haklıydı. Yeterince güçlü değildim.
    Şu anda, geleceğin dönüp değişmesini, tekrar bozulmasını izliyor olmalıydı.
    Memnun olur muydu?
    “Birine mi sordun?” dedi Mike aksi bir şekilde. Haftalardır ilk defa şüpheyle
    bana baktı. İlgime ihanet ettiğimi fark ettim; başım Bella’ya doğru eğilmişti.
    Düşüncelerindeki vahşi haset – kızın ona tercih ettiği her kimse ona hissettiği
    haset – aniden isimsiz duygularıma ad verdi.
    Kıskanıyordum.
    “Hayır.” dedi kız sesinde alttan alıcı bir tonla. “Dansa gitmeyeceğim.”
    Bütün o pişmanlık ve öfkeye rağmen, bu kelimeleriyle rahatladım. Birdenbire
    kendi rakiplerimi düşünüyordum.
    “Niye?” diye sordu Mike sesi neredeyse kaba bir şekilde. Onunla konuşurken
    bu tonu kullanması beni kızdırdı. Bir hırlamayı geri yuttum.
    “O cumartesi Seattle’a gidiyorum.” diye cevapladı.
    Merak daha önce olacağı kadar şiddetli değildi – artık her şeyin cevabını
    bulmaya niyetliydim. Nerede ve neden sorularına cevapları yeterince kısa zamanda
    bulacaktım.
    Mike’ın tonu rahatsız edici derecede yaltakçı hale geldi. “Başka bir hafta sonu
    gidemez misin?”
    “Kusura bakma, hayır.” Bella’nın sesi şimdi sertti. “O yüzden Jess’i daha fazla
    bekletmemelisin – bu kabalık olur.”
    Jessica’nın duygularına olan alakası kıskançlığımı alevlendirdi. Bu Seattle
    yolculuğu belli ki hayır demek için bir bahaneydi – arkadaşına olan sadakati için mi
    reddetmişti? Bunun için gerekenden fazla özveriliydi. Gerçekten evet diyebilecek
    olmayı diler miydi? Ya da her iki tahmin de yanlış mıydı? Başka biriyle mi
    ilgileniyordu?
    “Evet, haklısın.” diye mırıldandı Mike. O kadar morali bozuldu ki neredeyse
    ona acıyacaktım. Neredeyse.
    Gözlerini kızdan uzaklaştırdı, düşüncelerinde onun yüzünü görmemi
    engelledi.
    Buna tolerans göstermeyecektim.
    Bir aydan uzun zamandır ilk defa yüzünü kendim okuyabilmek için ona
    döndüm. Kendime bunun için izin vermek büyük bir rahatlıktı, uzun süredir su
    altında olan insan akciğerlerinin nefes alışı gibi.
    Gözleri kapalıydı ve elleri yüzünün iki yanındaydı. Omuzları savunma amaçlı
    içe doğru dönmüştü. Başını, zihninden bazı düşünceleri itmek istiyormuşçasına çok
    hafifçe salladı.
    Sinir bozucu. Büyüleyici.
    Bay Banner’ın sesi onu dalgınlığından çıkardı ve gözleri yavaşça açıldı.
    Muhtemelen bakışımı hissederek, gözlerime, uzun süredir aklımdan çıkmayan o
    sersemlemiş ifadeyle baktı.
    O saniyede suçluluk, pişmanlık ya da hiddet hissetmedim. Geri geleceklerini
    ve kısa zaman içinde geri geleceklerini biliyordum; ama o anda garip, şiddetli bir
    sarhoşluk hissettim, sanki kaybetmekten ziyade, zafer kazanmış gibi.
    Berrak kahverengi gözlerinden düşüncelerini okumaya çalışırken, ona
    uygunsuz bir şiddetle bakmama rağmen, gözlerini kaçırmadı. Cevaplardan çok,
    sorularla dolulardı.
    Kendi gözlerimin yansımasını ve susuzluktan simsiyah olduklarını da
    görebiliyordum. Son avlanmamdan beri neredeyse iki hafta olmuştu; bu irademin
    yıkılması için en güvenli gün değildi; ama siyahlık onu korkutmuş gibi
    gözükmüyordu. Hala gözlerini kaçırmıyordu ve yumuşak, mahvedici derecede
    çekici bir pembe tenini renklendirmeye başladı.
    Şimdi ne düşünüyordu?
    Neredeyse soruyu sesli soracaktım; fakat o anda Bay Banner bana seslendi.
    Onun tarafına doğru kısa bir bakış atıp, aklından cevabı okudum.
    Hızlı bir soluk aldım. “Krebs Döngüsü.”
    Susuzluk boğazımı yaktı – kaslarımı gerginleştirip, ağzımı zehirle doldurdu –
    ve gözlerimi kapayıp içimde büyüyen, kanına duyduğum arzuya karşı odaklanmaya
    çalıştım.
    Canavar öncekinden güçlüydü. Canavar keyifliydi. Kendisine şiddetle
    arzuladığı şey için eşit şans veren geleceği benimsedi. Dağılan irademle – o kadar şey
    arasında genel kıskançlıkla yok olan – üçüncü, titrek geleceği inşa etmeye çalışıyordu
    ve amacına çok daha yakındı.
    Pişmanlık ve suçluluk, susuzlukla beraber yaktı ve eğer gözyaşı
    üretebilseydim, o anda gözlerimi doldurmuş olurlardı.
    Ne yapmıştım?
    Savaşın çoktan kaybedildiğini bildiğime göre, istediğim şeye direnmenin bir
    sebebi yoktu; döndüm ve tekrar kıza gözlerimi diktim.
    Saçının arkasına saklanmıştı; ama aralardan yanaklarının koyu kırmızı
    olduğunu görebiliyordum.
    Canavar bundan hoşlandı.
    Bakışımla tekrar buluşmadı; fakat koyu saçının bir buklesini parmaklarıyla
    gergin bir biçimde büktü. İnce parmaklarıyla, kırılgan bileğiyle – çok narinlerdi,
    sanki sadece nefesim onları kırabilirmiş gibi.
    Hayır, hayır, hayır. Bunu yapamazdım. O çok narindi, çok iyiydi, bu kaderi
    hak etmek için çok değerliydi. Hayatımın onunkiyle çatışıp, onu yok etmesine izin
    veremezdim.
    Ama ondan uzak da duramazdım. Alice bu konuda haklıydı.
    Ben tereddüt ederken içimdeki canavar sinirle tısladı.
    Bir saat çok çabuk geçti. Zil çaldığında bana bakmadan eşyalarını toplamaya
    başladı. Bu beni hayal kırıklığına uğrattı; ama başka türlüsünü bekleyemezdim.
    Kazadan beri ona olan davranışlarım affedilemezdi.
    “Bella?” dedim kendimi durduramayarak. İradem çoktan toz halindeydi.
    Bana bakmadan önce durakladı; döndüğünde ifadesi ihtiyatlı, güvensizdi.
    Güvenmemesi için her türlü hakkı olduğunu hatırlattım kendime.
    Güvenmemesi gerektiğini.
    Devam etmemi bekledi; ama sadece yüzünü okuyarak onu izledim.
    Susuzluğumla savaşarak sıradan aralıklarla sığ nefesler aldım.
    “Ne?” dedi sonunda. “Benimle tekrar mı konuşuyorsun?” Sesindeki
    dargınlığı, siniri gibi, sevimliydi. Gülümsemek istememe neden oldu.
    Sorusuna nasıl cevap vereceğimden emin değildim. Onunla konuşuyor
    muydum, kastettiği şekilde?
    Hayır. Eğer başarabilirsem hayır. Başarabilmeyi deneyecektim.
    “Hayır, tam olarak değil.” dedim ona.
    Gözlerini kapadı, bu beni rahatsız etti. Duygularına ulaşmamın en iyi yolunu
    kesmişti. Onları açmadan uzun, yavaş bir nefes aldı. Çenesi kenetliydi.
    Hala gözleri kapalıyken, konuştu. Bu diyalog kurmak için normal bir insan
    yolu değildi. Niye böyle yapmıştı?
    “O zaman ne istiyorsun Edward?”
    Dudaklarındaki ismimin sesi, vücuduma değişik şeyler yaptı. Eğer kalp atışım
    olsaydı, hızlanırdı.
    Ama ona nasıl cevap verecektim?
    Gerçeği söylemeye karar verdim. Bundan sonra ona karşı mümkün olduğunca
    dürüst olacaktım. Güvensizliğini hak etmek istemiyordum, güvenini kazanmak
    imkansız olsa bile.
    “Özür dilerim,” dedim ona. Bu bilebileceğinden daha doğruydu. Maalesef,
    tehlikesizce sadece özür dileyebilirdim. “Çok kaba davranıyorum, biliyorum; ama
    böylesi daha iyi, gerçekten.”
    Eğer bunu sürdürebilir, kaba olmaya devam edebilirsem onun için daha iyi
    olacaktı. Yapabilir miydim?
    Gözleri açıldı, ifadesi hala ihtiyatlıydı.
    “Neden bahsettiğini anlamıyorum.”
    Onu iznim olduğu kadar uyarmaya çalıştım. “Eğer arkadaş olmazsak daha
    iyi.” Şüphesiz, bu kadarını hissedebilirdi. Zeki bir kızdı. “Bana güven.”
    Gözleri kısıldı ve bu kelimeleri ona daha önce söylediğimi hatırladım – tam da
    bir sözü bozmadan önce. Dişlerini birbirine kenetlediğinde irkildim – belli ki o da
    hatırlamıştı.
    “Bunu daha önce anlayamamış olman çok kötü.” dedi sinirle. “Kendini bütün
    bu pişmanlıktan kurtarabilirdin.”
    Ona şok içinde baktım. Pişmanlıklarımla ilgili ne biliyordu?
    “Pişmanlık mı? Neyin pişmanlığı?”
    “O aptal minibüsün beni ezmesine izin vermemenin pişmanlığı!” diye çıkıştı.
    Afallayıp donakaldım.
    Bunu nasıl düşünüyor olabilirdi? Hayatını kurtarmak onunla tanıştığımdan
    beri yaptığım, kabul edilebilir tek şeydi. Utanmadığım tek şey. Var olduğum için
    beni sevindiren tek şey. Kokusunu yakaladığımdan beri onu hayatta tutmak için
    savaşıyordum. Bunu nasıl düşünebilirdi? Bütün bu karmaşa içinde yaptığım tek iyi
    şeyi sorgulamaya nasıl kalkışabilirdi?
    “Hayatını kurtardığım için pişman olduğumu mu sanıyorsun?”
    “Olduğunu biliyorum.”
    Amaçlarımı değerlendirişi beni öfkelendirdi. “Hiçbir şey bilmiyorsun.”
    Zihninin çalışması ne kadar kafa karıştırıcı ve anlaşılmazdı! Diğer insanlar
    gibi düşünmüyor olmalıydı. İç sessizliğinin sebebi bu olmalıydı. Tamamen farklıydı.
    Dişlerini gıcırdatarak yüzünü çevirdi. Yanakları bu sefer öfkeyle kızarmıştı.
    Kitaplarını sertçe topladı, kollarına aldı ve bakışımla buluşmadan kapıdan dışarı
    yöneldi.
    Sinirli olsam da, öfkesini biraz eğlendirici bulmamak imkansızdı.
    Nereye gittiğine bakmadan katı şekilde yürüdü ve ayağı kapının eşiğine
    takıldı. Sendeledi, elindekiler yere düştü. Onları almaya eğilmek yerine aşağı bile
    bakmadan dimdik durdu, sanki toplanmaya değip değmediklerinden emin değilmiş
    gibi.
    Gülmemeyi başarabildim.
    Beni izleyen kimse yoktu; onun yanına uçtum, bakmadan önce kitaplarını
    topladım.
    Eğildiğinde beni gördü ve donakaldı. Kitaplarını, buz tenimin onunkine
    değmemesine dikkat ederek ona uzattım.
    “Teşekkürler.” dedi soğuk, sert bir sesle.
    Tonu rahatsızlığımı geri getirdi.
    “Bir şey değil.” dedim aynı soğuklukla.
    Kalktı ve ayaklarını vurarak bir sonraki sınıfına ilerledi.
    Sinirli figürünü gözden kaybolana kadar izledim.
    İspanyolca bir bulanıklık içinde geçti. Bayan Goff dalgınlığımı hiç
    sorgulamadı – benim İspanyolcamın onunkinden iyi olduğunu biliyordu ve bana
    rahatlık tanıdı – düşünmek için beni özgür bıraktı.
    Yani, kızı görmezden gelemezdim. Çok açıktı; ama bu onu yok etmekten
    başka hiçbir şansım olmadığı anlamına mı geliyordu? Tek mümkün gelecek bu
    olamazdı. Başka bir seçenek olmak zorundaydı, narin bir denge. Bir yol
    düşünmeliydim…
    Saat neredeyse bitene kadar Emmett’a dikkat etmemiştim. Meraklıydı –
    Emmett karşısındakilerin ruh hallerine karşı pek hassas değildi; ama bendeki açık
    değişikliği görebiliyordu. Yüzümden hiç gevşemeyen öfkeli bakışı neyin kaldırdığını
    merak ediyordu. Değişikliği tanımlamak için çabaladı ve sonunda umutlu
    göründüğüme karar verdi.
    Umutlu? Dışarıdan böyle mi görünüyordum?
    Volvo’ma yürürken umut üzerine düşündüm, tam olarak ne için umutlanmam
    gerektiğini merak ettim.
    Ama düşünmek için çok vaktim olmadı. Kızla ilgili düşüncelere çok hassas
    olduğum için, benim… benim rakiplerimin – sanırım itiraf etmeliydim –
    kafalarındaki Bella’nın ismi dikkatimi çekti. Eric ve Tyler, Mike’ın başarısızlığını –
    büyük bir tatminle – duymuşlardı ve kendi hamlelerini yapmaya hazırlanıyorlardı.
    Eric şimdiden Bella’nın ondan kaçamayacağı yerindeydi, kamyonetinin
    yanında bekliyordu. Tyler’ın sınıfı bir ödev teslimi için geç bırakılmıştı ve Bella’yı
    kaçmadan önce yakalamak için çaresiz bir acele içindeydi.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:01 pm

    Bunu görmek zorundaydım.
    “Diğerlerini burada bekle, tamam mı?” diye mırıldandım Emmett’a.
    Beni şüpheyle süzdü; ama sonra omuzlarını silkip başını salladı.
    Çocuk aklını yitirdi, diye düşündü, garip isteğimle eğlenerek.
    Bella’nın spor salonundan çıktığını gördüm, beni göremeyeceği bir yerde
    bekledim. Eric’in pusuda beklediği kamyonetine yaklaştığında ileri yürüdüm,
    adımlarımı doğru anda geçmek için ayarladım.
    Onu bekleyen oğlanı gördüğünde vücudunun katılaştığını gördüm. Bir an
    donakaldı, sonra rahatladı ve ilerledi.
    “Selam Eric.” diye seslendiğini duydum dostça bir sesle.
    Birdenbire ve beklenmedik şekilde gerildim. Ya sağlıksız bir cilde sahip bu
    uzun çocuk ona bir şekilde hoş geliyorsa?
    Eric yüksek sesle yutkundu. “Selam Bella.”
    Oğlanın gerginliğinin farkında değil gibi görünüyordu.
    “N’aber?” diye sordu Bella, karşısındakinin korkmuş yüz ifadesine bakmadan
    kamyonetinin kilidini açarak.
    “Iı, sadece acaba… benimle bahar dansına gelmek ister misin?” Sesi çatladı.
    Sonunda yukarı baktı. Þaşırmış mıydı yoksa memnun mu kalmıştı? Eric onun
    bakışıyla buluşamadı, o yüzden yüzünü zihninde göremedim.
    “Kızların teklif ettiğini sanıyordum.” dedi.
    “Evet.” diye katıldı perişan halde.
    Bu zavallı çocuk beni Mike Newton kadar sinirlendirmedi; ama Bella nazik bir
    sesle cevap verene kadar ona acıyamadım.
    “Sorduğun için teşekkürler; ama o gün Seattle’da olacağım.”
    “Ah,” diye mırıldandı zorlukla gözlerini onun burun hizasına kaldırarak.
    “Belki bir dahaki sefere.”
    “Tabii.” diye katıldı. Sonra sanki açık kapı bırakmaktan pişman olmuş gibi
    dudağını ısırdı. Bundan hoşlandım.
    Eric öne doğru çöktü ve uzaklaştı. Yanlış yöne gidiyordu. Tek düşüncesi
    kaçmaktı.
    Tam o anda yanından geçtim ve rahatlıkla iç çektiğini duydum. Güldüm.
    Sese doğru döndü; ama ben direkt önüme bakıp dudaklarımın keyifle
    kıvrılmasını engellemeye çalıştım.
    Tyler arkamdaydı, Bella uzaklaşmadan önce onu yakalayabilmek için
    neredeyse koşuyordu. Diğerlerinden daha cesur ve kendine güvenliydi; Bella’ya
    yaklaşmak için bu kadar uzun beklemesinin tek sebebi Mike’ın öncelik hakkına saygı
    duymasıydı.
    Onu yakalamada başarılı olmasını iki sebepten istiyordum. Eğer –
    şüphelendiğim gibi – bütün bu ilgi Bella’yı rahatsız ediyorsa, tepkisini izleyerek
    eğlenmek istiyordum; ama eğer değilse – eğer Tyler’ın davetini ümit ediyorsa– bunu
    da bilmek istiyordum.
    Tyler Crowley’yi rakip olarak görüyordum, bunun yanlış bir şey olduğunu
    bile bile. Bana tamamen sıradan görünüyordu; ama Bella’nın tercihleriyle ilgili ne
    biliyordum ki? Belki de sıradan erkeklerden hoşlanıyordu…
    Bu düşünceden ürktüm. Asla sıradan bir erkek olamazdım. Kendimi onunla
    ilgilenenlere rakip olarak görmek çok aptalcaydı. Her bakış açısından bir canavar
    olan birinden nasıl hoşlanabilirdi ki?
    Bir canavar için çok iyiydi.
    Kaçmasına izin vermeliydim; ama bağışlanamaz merakım beni doğru olanı
    yapmaktan alıkoydu. Yine. Ancak Tyler şimdi şansını kaçırırsa, onunla iletişime
    benim sonucu öğrenemeyeceğim bir zamanda geçecekti. Volvo’mu dar yola koyarak
    yolunu tıkadım.
    Emmett ve diğerleri arabaya doğru ilerliyorlardı; ama o, garip davranışımı
    diğerlerine açıklamıştı ve şimdi beni izleyerek, ne yaptığımı anlayamaya çalışarak
    yavaş yavaş yürüyorlardı.
    Kızı dikiz aynamdan izledim. Bakışımla buluşmadan arabamın arkasına
    öfkeyle baktı, paslanmış bir Chevy yerine tank sürüyor olmayı diliyor gibi
    görünüyordu.
    Tyler aceleyle arabasına gitti ve anlaşılmaz davranışıma minnettar kalarak
    onun arkasındaki sıraya girdi. Ona el salladı; ama Bella fark etmedi. Bir an bekledi,
    sonra arabasını bırakıp kamyonetin penceresine doğru gitti. Camı tıklattı.
    Bella olduğu yerde zıpladı ve sonra kafası karışarak ona baktı. Bir saniye
    sonra zorlanarak pencereyi indirdi.
    “Özür dilerim Tyler,” dedi sinirli bir sesle. “Cullen’ın arkasında takıldım.”
    Soyadımı sert bir sesle söylemişti – bana hala öfkeliydi.
    “Ah, biliyorum.” dedi Tyler, onun rahatsızlığı üzerine yılmayarak. “Sadece
    hazır burada sıkışmışken sana bir şey sormak istedim.”
    Sırıtışı kendinden emindi.
    Açık niyeti üzerine kızın teninin beyazlaşmasından memnun kaldım.
    “Bana bahar dansı teklifi eder misin?” diye sordu, aklında reddedilme fikri
    olmadan.
    “Þehir dışında olacağım Tyler.” Sesinde sinir hala belliydi.
    “Evet, Mike söyledi.”
    “O zaman niye–?”
    Omuz silkti. “Sadece onu reddetmek için bir bahane olduğunu umuyordum.”
    Gözlerinde şimşekler çaktı, sonra soğudu. “Üzgünüm Tyler.” dedi, sesi hiçbir
    şekilde üzgün değildi. “Gerçekten şehir dışında olacağım.”
    Bu bahaneyi kabul etti, kendine güveni hala sağlamdı. “Sorun değil.
    Önümüzde balo var.”
    Arabasına geri döndü.
    Bunu beklemekte haklıydım.
    Yüzündeki dehşete düşmüş ifadeye paha biçilemezdi. Bana bilmek için bu
    kadar çaresiz olmamam gereken şeyi söylüyordu – onunla ilgilenen insan erkeklere
    karşı hiçbir şey hissetmediğini.
    Ayrıca, ifadesi muhtemelen gördüğüm en komik şeydi.
    Ailem, görüş alanındaki her şeye kaşlarımı çatarak öfkeyle bakmak yerine,
    kahkahayla sarsılıyor olmama şaşırarak arabaya vardı.
    Bu kadar komik olan ne? Emmett öğrenmek istiyordu.
    Bella öfkeyle gürültülü motoru hızlandırdığında yine kahkahalara boğulurken
    sadece kafamı salladım. Yine bir tank diliyor gibi görünüyordu.
    “Gidelim!” diye tısladı Rosalie sabırsızlıkla. “Geri zekalılık yapmayı kes. Eğer
    başarabilirsen.”
    Sözleri beni sinirlendirmedi – çok eğleniyordum. Ancak istediğini yaptım.
    Eve giderken kimse benimle konuşmadı. Bella’nın yüzünü düşünerek
    gülmeye devam ettim.
    Artık görgü tanığı olmadığı için hızlanarak yola döndüğümde Alice ruh
    halimi mahvetti.
    “Yani, artık Bella’yla konuşabilecek miyim?” diye sordu aniden,
    söyleyeceklerini düşünüp bana uyarı vermeden.
    “Hayır.” diye çıkıştım.
    “Bu hiç adil değil! Neyi bekliyorum?”
    “Henüz hiçbir şeye karar verdim Alice.”
    “Her neyse Edward.”
    Kafasında, Bella’nın iki kaderi yine netti.
    “Onu tanımanın anlamı ne,” dedim, aniden suratsızlaşarak, “eğer onu
    öldüreceksem?”
    Alice bir saniyeliğine durakladı. “Haklısın.” diye itiraf etti.
    Son köşeyi saatte doksan mille döndüm ve garajın arka duvarına bir santim
    kala durdum.
    “İyi koşular.” dedi Rosalie kendini beğenmiş bir tavırla, ben kendimi
    arabadan atarken.
    Ama bugün koşmaya gitmedim. Onun yerine, avlanmaya gittim.
    Diğerleri yarın avlanacaklardı; ama şimdi susuz olmayı göze alamazdım. Yine
    abarttım, gerekenden daha fazla içip kendimi şişirdim – küçük bir grup geyik ve
    yılın erken zamanında karşılaştığım için şanslı olduğum siyah bir ayı. O kadar
    doluydum ki rahatsız ediciydi. Bu niye yeterli olamıyordu? Niye kokusu her şeyden
    daha güçlü olmak zorundaydı?
    Sonraki güne hazırlık için avlanmıştım; ama daha fazla avlanamayacak
    duruma geldiğimde ve güneşin doğmasına daha saatler olduğunu gördüğümde,
    ertesi günün yeterince yakın olmadığını fark ettim.
    Gidip kızı bulacağımı anladığımda öfke beni tekrar sardı.
    Forks’a dönerken kendimle tartıştım; ama daha az asil olan taraf kazandı ve
    affedilemez planıma uydum. Canavar huzursuzdu; ama iyi bağlanmıştı. Onunla
    aramda güvenli bir mesafe bırakacağımı biliyordum. Sadece nerede olduğunu
    bilmek istiyordum. Sadece yüzünü görmek.
    Gece yarısını geçmişti, Bella’nın evi karanlık ve sessizdi. Kamyoneti
    kaldırımın kenarına park edilmişti, babasının polis arabası yoldaydı. Mahallede
    hiçbir yerde uyanık düşünceler yoktu. Evi, doğusundaki ormanın karanlığında bir
    süre izledim. Ön kapı büyük ihtimalle kilitli olurdu – problem değildi; ama arkamda
    kanıt olarak kırık bir kapı bırakmak istemiyordum. Öncelikle yukarı kat penceresini
    denemeye karar verdim. Oraya kilit takmaya uğraşan pek olmazdı.
    Açıklığı geçtim ve evin önüne yarım saniyede tırmandım. Pencerenin üzerine
    tutunup sarkarken, camdan içeri baktım ve soluğum kesildi.
    Bu onun odasıydı. Onu küçük bir yatakta görebiliyordum, örtüleri yerdeydi
    ve çarşafı bacaklarının etrafında kıvrılmıştı. Ben izlerken, huzursuzca döndü ve bir
    kolunu başının üzerine attı. Sesli uyumuyordu, en azından bu gece. Yakınındaki
    tehlikeyi hissetmiş miydi?
    Tekrar dönüşünü izlerken kendimi geriye ittim. Hastalıklı bir röntgenci
    adamdan nasıl daha iyi olabilirdim? Daha iyi değildim. Çok, çok daha kötüydüm.
    Kendimi bırakmak üzere parmaklarımı gevşettim; ama önce yüzüne uzunca
    baktım.
    Huzurlu değildi. Kaşlarının arasındaki o kıvrım oradaydı ve ağzının kenarları
    aşağıya doğru kıvrılmıştı. Dudakları titredi ve sonra ayrıldı.
    “Tamam anne.” diye mırıldandı.
    Bella uykusunda konuşuyordu.
    Merak alevlendi ve kendime olan nefretimi yendi. Korunmasız, bilinçsiz
    söylenen düşüncelerin cazibesi inanılmaz derecede çekiciydi.
    Pencereyi denedim. Sıkışmış olmasına rağmen, kilitli değildi. Metal
    çerçeveden çıkan her sesle sinerek, yavaşça yukarı doğru ittim. Bir sonraki sefer için
    yağ bulmam gerekliydi…
    Bir sonraki sefer? Tekrar kendimden iğrenerek başımı salladım.
    Yavaşça yarı açık pencereden içeri sıyrıldım.
    Odası küçüktü – dağınık; ama temiz. Yatağının yanında, yerde toplanmış
    kitaplar vardı. Kapakları bana dönük değildi ve ucuz CD çalarının yanına CD’ler
    yerleştirilmişti – en üstteki sadece açık bir mücevher kutusuydu. Kağıt kümeleri eski
    teknolojiler müzesine bağışlanmışa benzeyen bir bilgisayarı çevreliyordu.
    CD’lerinin ve kitaplarının başlıklarını okumayı çok istedim; ama mesafeyi
    koruyacağıma dair kendime söz vermiştim; onun yerine gidip odanın uzak
    köşesindeki eski sallanan sandalyeye oturdum.
    Gerçekten, önceden onun sıradan görünümlü olduğunu düşünmüş müydüm?
    O ilk günü ve onunla anında ilgilenen oğlanlardan tiksindiğimi düşündüm; ama
    şimdi zihinlerindeki yüzünü hatırladığımda, onu neden hemen güzel bulmadığımı
    anlayamıyordum. Bu çok açık gözüküyordu.
    Þu anda – beyaz tenli yüzünü karışık ve dağınık bir halde saran koyu renkli
    saçlarıyla, deliklerle dolu eski püskü tişörtü ve pejmürde eşofman altıyla,
    bilinçsizlikle rahatlamış yüz hatları ve hafifçe aralanmış dudaklarıyla – nefesimi
    kesiyordu. Ya da keserdi, diye düşündüm alayla, eğer nefes alıyor olsaydım.
    Konuşmadı. Belki de rüyası sona ermişti.
    Yüzüne baktım ve geleceği katlanılabilir hale getirmek için bir yol düşünmeye
    çalıştım.
    Onu incitmek katlanılamazdı. Bu tek seçeneğimin onu tekrar bırakmak olduğu
    anlamına mı geliyordu?
    Diğerleri artık benimle tartışamazlardı. Yokluğum kimseyi tehlikeye
    sokmazdı. Þüphe olmazdı, insanların düşüncelerini o kazaya bağlayacak hiçbir şey
    yoktu.
    Bu öğleden sonraki gibi bocaladım ve hiçbir şey mümkün gözükmedi.
    Bazı insan erkekler onu cezbetse ya da cezbetmese bile ben onlara rakip
    olmayı umamazdım. Ben bir canavardım. Beni nasıl başka bir şey olarak görebilirdi?
    Eğer benimle ilgili gerçeği bilseydi, bu onu korkutup kaçırırdı. Bir korku filmindeki
    kurban gibi korkuyla çığlık atarak kaçardı.
    Biyoloji’deki ilk gününü hatırladım… bunun vereceği en doğru tepki
    olduğunu biliyordum.
    Eğer o salak dansa onu davet eden ben olsaydım, aceleyle yapılmış planlarını
    iptal edip benimle beraber gitmeyi kabul edeceğini hayal etmek aptallıktı.
    Kaderindeki evet diyeceği kişi ben değildim. Başka biriydi, insan olan ve sıcak
    olan biri. Ve ben – bir gün, o evet dendiğinde – kendime gidip onu öldürmek için
    izin veremeyecektim, çünkü o her kimse, Bella onu hak ediyor olacaktı. Seçtiği
    kişiyle mutluluğu ve aşkı hak ediyordu.
    Doğru şeyi yapmayı ona borçluydum; artık, bu kıza aşık olmanın sadece
    tehlikesindeymişim gibi davranamazdım.
    Sonuçta, gidersem pek bir şey fark etmeyecekti çünkü Bella beni, dilediğim
    şekilde asla göremezdi. Beni asla sevmeye değecek biri olarak göremezdi.
    Asla.
    Ölü, donmuş bir kalp kırılabilir miydi? Benimki kırılacak gibi hissediyordum.
    “Edward.” dedi Bella.
    Kapalı gözlerine bakarak donakaldım.
    Uyanıp beni burada yakalamış mıydı? Uyuyor gibi gözüküyordu, yine de sesi
    çok netti.
    Sessizce içini çekti ve sonra huzursuzca döndü – hala uyuyordu ve rüya
    görüyordu.
    “Edward.” diye mırıldandı yavaşça.
    Beni düşlüyordu.
    Ölü, donmuş bir kalp tekrar atabilir miydi? Benimki atmak üzereymiş gibi
    hissediyordum.
    “Kal.” diye içini çekti. “Gitme. Lütfen… gitme.”
    Rüyasında beni görüyordu ve bu kabus bile değildi. Onunla kalmamı
    istiyordu.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:02 pm

    Beni saran duygulara isim vermek için uğraştım; ama onları anlatabilecek
    kadar güçlü kelimeler yoktu. Uzun bir süre, içlerinde boğuldum.
    Yüzeye çıktığımda, önceden olduğum adam değildim.
    Hayatım bitmeyen, değişmeyen bir geceydi. Benim için, gereksinim olarak,
    her zaman gece olmalıydı. O zaman şu anda, gecemin yarısında, güneşin doğuyor
    olması nasıl mümkün olabilirdi?
    Vampire dönüştüğüm zaman, o dönüşümün kavurucu acısında, ruhumu ve
    ölümlülüğümü, ölümsüzlüğe takas ederken, tamamen donmuştum. Vücudum etten
    çok kayaya benzeyen bir şeye dönüşmüştü, değişmez ve dayanıklı. Ben de
    donmuştum – kişiliğim, sevdiğim ve sevmediğim şeyler, ruh hallerim ve arzularım;
    hepsi oldukları yerde kalmışlardı.
    Geri kalanı için de aynıydı. Hepimiz donmuştuk. Yaşayan taşlar.
    Değişim birimize geldiğinde, bu nadir ve kalıcı bir şeydi. Bunun Carlisle’ın ve
    bir on yıl sonra Rosalie’nin başına geldiğini görmüştüm. Aşk onları sonsuz ve asla
    solmayan bir şekilde değiştirmişti. Carlisle Esme’yi bulalı seksen yıldan fazla
    olmuştu; ama yine de ona hala ilk aşkın inanılmaz gözleriyle bakıyordu. Onlar için
    bu her zaman öyleydi.
    Benim için de her zaman böyle olacaktı. Limitsiz var oluşum boyunca, her
    zaman bu kırılgan kızı sevecektim.
    Bu aşkı vücudumun her zerresinde hissederek bilinçsiz yüzünü izledim.
    Þimdi daha huzurlu uyuyordu, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
    Hep onu izleyerek planlar yapmaya başladım.
    Onu seviyordum ve o yüzden onu bırakmak için yeterince güçlü olmaya
    çalışacaktım. Þimdi o kadar güçlü olmadığımı biliyordum. Bunun üzerinde
    çalışacaktım; ama belki, geleceği başka bir şekilde alt edebilirdim.
    Alice Bella için sadece iki gelecek görmüştü ve şimdi ikisini de anlıyordum.
    Eğer kendime hata yapma izni verirsem, onu sevmek beni onu öldürmekten
    alıkoymayacaktı.
    Yine de, şimdi canavarı hissedemiyordum, onu içimde hiçbir yerde
    bulamıyordum. Belki de, aşk onu sonsuza dek susturmuştu. Eğer onu şimdi
    öldürürsem, bu kasıtlı olmayacaktı, sadece feci bir kaza olacaktı.
    Aşırı derecede dikkatli olmam gerekecekti. Asla gardımı düşüremeyecektim.
    Her nefesimi kontrol etmem gerekecekti. Her zaman ihtiyatlı bir mesafe bırakmam
    gerekecekti.
    Sonunda ikinci geleceği anlamıştım. O görüş beni şaşırtmıştı – Bella’yı bu
    ölümsüz yarı-yaşama tutsak edecek ne olabilirdi ki? Þimdi – bu kıza olan arzumda
    mahvolmuşken – babamdan, affedilemez bir bencillikle, bu iyiliği nasıl
    isteyebileceğimi anlayabiliyordum. Onu sonsuza dek tutabilmek için babamdan
    hayatını ve ruhunu elinden almasını isteyebileceğimi.
    Daha iyisini hak ediyordu.
    Ama başka bir gelecek daha görüyordum, eğer dengemi sağlayabilirsem
    üzerinde yürüyebileceğim ince bir ip.
    Bunu yapabilir miydim? Onunla birlikte olup, onu insan bırakabilir miydim?
    Kasten, derin bir nefes aldım, ve sonra başka bir soluk. Kokusunun beni ateş
    gibi yakıp geçmesine izin verdim. Oda onun kokusuyla doluydu; her yüzeye
    yayılmıştı. Başım döndü; ama bununla savaştım. Eğer onunla herhangi bir ilişki
    denemesi yapacaksam, buna alışmak zorundaydım. Başka bir yakıcı nefes daha
    aldım.
    Doğudaki bulutlardan güneş doğmaya başlayana kadar, plan kurup soluk
    alarak uyuyuşunu izledim.
    Eve diğerleri okul için çıktıktan hemen sonra vardım. Esme’nin sorgulayan
    gözlerini görmezden gelerek üzerimi hızlıca değiştirdim. Yüzümdeki heyecanlı ışığı
    görmüştü ve hem endişe, hem de rahatlık hissetmişti. Uzun bunalımım acı
    çekmesine neden olmuştu. Þimdi bitmiş gibi gözükmesine sevinmişti.
    Okula koştum ve kardeşlerimden birkaç saniye sonra okula vardım. En
    azından Alice burada asfaltı çevreleyen ağaçların arasında olduğumu bilmesine
    rağmen hiçbiri dönmedi. Kimse bakmayana kadar bekledim ve sonra ağaçlardan
    park yerine doğru yürüdüm.
    Bella’nın kamyonetinin gürültüsünü köşede duydum ve bir Suburban’ın
    arkasında, görünmeden izleyebileceğim bir yerde durdum.
    Suratı asık halde park yerine girdi, en uzak yerlerden birine park etmeden
    önce uzun süre Volvo’ma öfkeyle baktı.
    Muhtemelen hala bana sinirli olduğunu – ve iyi bir sebeple – hatırlamak
    garipti.
    Kendime gülmek istedim – ya da kendimi tekmelemek. Eğer benden
    hoşlanmıyorsa bütün planlarım tartışılabilirdi değil mi? Rüyası tamamen rastgele bir
    şeyle ilgili de olabilirdi. Kendini beğenmiş aptalın tekiydim.
    Eh, eğer benimle ilgilenmiyorsa onun için çok daha iyi olurdu. Bu benim onun
    peşinden koşmayı bırakmamı sağlamazdı; ama bu sırada ona eşit olarak uyarı da
    verecektim. Bunu ona borçluydum.
    Yavaşça ilerledim, en iyi şekilde nasıl yaklaşabileceğimi düşünerek.
    İşimi kolaylaştırdı. Çıkarken kamyonetinin anahtarları parmaklarından kaydı
    ve derin bir su birikintisine düştü.
    Eğildi; ama ben daha önce ulaştım ve elini soğuk suya sokmak zorunda
    kalmadan önce aldım.
    Þaşırıp dikelirken kamyonetine yaslandım.
    “Bunu nasıl yapıyorsun?” diye sordu.
    Evet, hala kızgındı.
    Anahtarı uzattım. “Neyi?”
    Elini uzattı ve anahtarı avucuna bıraktım. Kokusunu içime çekerek derin bir
    nefes aldım.
    “Aniden ortaya çıkmayı.” diye açıkladı.
    “Bella, eğer sen dikkatli değilsen bu benim hatam değil.” Sözler alaycı,
    neredeyse şakaydı. Görmediği başka bir şey var mıydı?
    Sesimin onun ismini nasıl okşadığını duymuş muydu?
    Espri anlayışımı beğenmeyerek öfkeyle bana baktı. Kalp atışı hızlandı –
    öfkeden mi? Korkudan mı? Bir süre sonra aşağıya baktı.
    “Dünkü trafik sıkışıklığı nedendi?” diye sordu gözlerime bakmayarak. “Ben
    yokmuşum gibi davranacağını sanıyordum, beni sinirden öldürmeye çalışacağını
    değil.”
    Hala çok öfkeliydi. Onunla işleri düzeltmek için biraz uğraşmam gerekecekti.
    Dürüst davranma çözümümü hatırladım…
    “O Tyler’ın iyiliği içindi, kendim için değil. Ona bu şansı vermeliydim.” Ve
    sonra güldüm. Dünkü yüz ifadesini düşününce kendime engel olamadım.
    “Sen–” diye soludu ve sonra lafını kesti, bitirmek için çok sinirli gözüküyordu.
    İşte – aynı ifade vardı yüzünde. Başka bir kahkahayı yuttum. Þimdiden
    yeterince öfkeliydi.
    “Ve sen yokmuşsun gibi de davranmıyorum.” diye bitirdim. Bunu sıradan,
    alaycı tutmak en doğrusuydu. Eğer gerçekte ne hissettiğimi görmesine izin verirsem,
    anlamazdı. Onu korkuturdu. Duygularımı kontrol altında tutmam gerekliydi…
    “O zaman beni sinirden öldürmek mi istiyorsun? Tyler’ın minibüsü işi
    halletmediğine göre?”
    Ani bir öfke beni çarptı. Buna gerçekten inanabilir miydi?
    Bu kadar gücenmem mantıksızdı – dün gece geçirdiğim değişimi bilmiyordu;
    ama yine de öfkeliydim.
    “Bella gerçekten abes davranıyorsun.”
    Yüzü kızardı ve bana arkasını döndü. Uzaklaşmaya başladı.
    Vicdan azabı. Öfkelenmeye hakkım yoktu.
    “Bekle.” diye rica ettim.
    Durmadı o yüzden onu takip ettim.
    “Özür dilerim, bu kabaydı. Gerçek değil demiyorum” – ona zarar herhangi bir
    şekilde zarar vermek istediğimi hayal etmek saçmaydı – “ama yine de bunu
    söylemek kabalıktı.”
    “Niye beni yalnız bırakmıyorsun?”
    İnan bana, demek istedim. Denedim.
    Ah, ayrıca sana perişan bir şekilde aşığım.
    Umursamaz tut.
    “Sana bir şey sormak istiyordum; ama konuyu değiştirdin.”
    “Senin çift kişilik problemin mi var?” diye sordu.
    Mutlaka öyle gözüküyor olmalıydı. Ruh halim değişkendi, çok fazla yeni
    duyguyla tanışıyordum.
    “Yine aynı şeyi yapıyorsun.”
    İç çekti. “İyi o zaman. Ne sormak istiyorsun?”
    “Merak ediyordum da, haftaya cumartesi…” Yüzünden şok geçtiğini gördüm
    ve başka bir kahkahayı daha geri yuttum. “Biliyorsun, bahar dansı günü–”
    Sonunda gözlerini benimkilere çevirip sözümü kesti. “Komik olmaya mı
    çalışıyorsun?”
    Evet. “Bitirmeme izin verir misin?”
    Dişlerini yumuşak alt dudağına bastırarak sessizce bekledi.
    Bu görüntü bir saniyeliğine dikkatimi dağıttı. Garip, yabancı reaksiyonlar,
    unutulmuş insan özümü hareketlendirdi. Rolümü oynayabilmek için onlardan
    kurtulmaya çalıştım.
    “O gün Seattle’a gideceğini duydum ve birinin seni bırakmasını isteyip
    istemeyeceğini merak ediyordum.” Fark etmiştim ki, planlarını paylaşmak, onu
    bunlarla ilgili sorguya çekmekten daha iyiydi.
    Bana boş bir yüz ifadesiyle baktı. “Ne?
    “Seni Seattle’a birinin bırakmasını ister misin?” Bir arabada onunla yalnız
    olma fikri boğazımı yaktı. Derin bir nefes aldım. Buna alış.
    “Kimin?” diye sordu, gözleri yine büyümüştü ve şaşkındı.
    “Benim tabii ki.” dedim yavaşça.
    “Niye?”
    Ona eşlik etmeyi istemem gerçekten o kadar büyük bir şok muydu? Önceki
    davranışlarıma mutlaka en kötü anlamı yüklemiş olmalıydı.
    “Eh,” dedim mümkün olduğunca sıradan bir sesle, “Önümüzdeki haftalarda
    ben de Seattle’a gitmek istiyordum ve dürüst olmak gerekirse kamyonetinin bunu
    başarabileceğinden emin değilim.” Onunla alay etmek, kendime ciddi olma izni
    vermekten daha güvenli görünüyordu.
    “Kamyonetim gayet iyi durumda, yine de ilgin için teşekkürler.” dedi aynı
    şaşırmış sesle. Tekrar yürümeye başladı. Adımlarımı ona uydurdum.
    Gerçekten hayır dememişti, o yüzden bu avantajı zorladım.
    Hayır der miydi? Eğer derse ben ne yapardım?
    “Ama kamyonetin bir depo benzinle oraya gidebilecek mi?”
    “Bunun seni niye ilgilendirdiğini anlayamıyorum.” diye homurdandı.
    Bu da hayır değildi ve kalp atışı ile soluk alıp verişi hızlanmıştı.
    “Kısıtlı kaynakların boşuna harcanması herkesi ilgilendirir.”
    “Açıkçası Edward, seni anlayamıyorum. Arkadaşım olmak istemediğini
    sanıyordum.”
    İsmimi söylediğinde bir heyecan dalgası beni çarptı.
    Aynı anda nasıl hem normal hem de dürüst olabilirdim? Dürüst olmak daha
    önemliydi. Özellikle bu noktada.
    “Arkadaş olmazsak daha iyi olur dedim, istemediğimden değil.”
    “Ah, teşekkürler. Þimdi her şey açığa çıktı.” dedi alayla.
    Kafeteryan çatısının altında durakladı ve gözleri tekrar benimkilerle buluştu.
    Kalp atışları tekledi. Korkmuş muydu.
    Kelimelerimi dikkatle seçtim. Hayır, ben onu bırakamazdım; ama belki o çok
    geç olmadan beri bırakmasına yetecek kadar akıllı davranırdı.
    “Arkadaşım olmaman senin için daha… iyi olur.” Gözlerinin erimiş çikolata
    rengi derinliklerine bakarken, umursamaz davranma becerimi kaybettim. “Ama
    senden uzak durmaya çalışmaktan yoruldum Bella.” Kelimeler çok, çok hararetle
    çıktı.
    Nefes alıp verişi durdu ve tekrar başlaması için geçen bir saniyede bu beni
    endişelendirdi. Onu ne kadar korkutmuştum? Eh, öğrenecektim.
    “Benimle Seattle’a gelir misin?” diye sordum.
    Kalbi yüksek sesle atarak başını salladı.
    Evet. O bana evet demişti.
    Ama sonra bilincim beni tokatladı. Bu ona neye mal olacaktı?
    “Gerçekten benden uzak durmalısın.” diye uyardım. Beni duymuş muydu?
    Onu tehdit ettiğim gelecekten kaçar mıydı? Onu kendimden kurtarmak için hiçbir şey
    yapamaz mıydım?
    Umursamaz davran, diye bağırdım kendime. “Sınıfta görüşürüz.”
    Oradan kaçarken, kendimi koşmaktan alıkoymak için odaklanmam gerekti.


    Evet arkadaşlar böylelikle 5. bölümü de bitirdik.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:02 pm

    . Kan Grubu

    Bütün gün kendi etrafımdakilerin hayal meyal farkında, başkalarının gözlerinden
    onu izledim.
    Mike Newton’ın gözlerinden değil, çünkü onun iğrenç fantezilerine daha fazla
    katlanamıyordum, Jessica’nınkilerden de değil, çünkü Bella’ya olan gücenikliği, beni
    bu adi kız için güvenli olmayacak şekilde sinirlendiriyordu. Angela Weber, gözleri
    uygun olduğunda iyi bir seçimdi; nazikti – zihni içinde bulunulması kolay bir yerdi.
    Bazen de en iyi görüşü öğretmenler sağlıyordu.
    Bütün gün sendelemesini – kaldırımdaki çatlaklara, kitaplara, en çok da kendi
    ayağına takılmasını – izleyip, dinlediğim kişilerin Bella’nın sakar olduğunu
    düşündüklerini duyduğumda şaşırmıştım.
    Düşündüm. Düz durma konusunda sorun yaşadığı doğruydu. O ilk gün
    sıraya doğru tökezleyişini, kazadan önce buzda kayışını, dün kapının eşiğine
    takılışını hatırladım… Ne garip, haklılardı. Gerçekten sakardı.
    Bana niye bu kadar komik geldiğini bilmiyordum; ama Amerikan Tarihi’nden
    İngilizce’ye yürürken sesli güldüm ve birkaç kişi bana sakıngan bakışlar attı. Bunu
    daha önce nasıl fark etmemiştim? Muhtemelen hareketsizliğinde çok zarif bir şey
    olduğu içindi, başını tutuşu, boynunun kavisi…
    Þu anda hiçbir şekilde zarif değildi. Bay Varner botunun ucunu döşemeye
    takıp gerçekten sandalyesine düşerken onu izledi.
    Tekrar güldüm.
    Onu kendi gözlerimle görme şansını yakalamak için beklerken zaman
    inanılmaz bir yavaşlıkla geçti. Sonunda zil çaldı. Yerimi tutmak için hızla kafeteryaya
    yürüdüm. İlk varanlardan biriydim. Genellikle boş olan bir masayı seçtim, ben
    burada otururken de öyle kalacağı kesindi.
    Ailem içeri girip yeni bir yerde tek başıma oturduğumu görünce şaşırmadı.
    Alice onları uyarmış olmalıydı.
    Rosalie yanımdan hiç bakmadan geçti.
    Geri zekalı.
    Rosalie ile ilişkim hiçbir zaman kolay olmamıştı – onu konuştuğumu
    duyduğu ilk anda gücendirmiştim ve buradan meyilliydi – ama son birkaç gündür
    normalden de daha aksi görünüyordu. İç çektim. Rosalie’nin her şeyi kendiyle
    ilgiliydi.
    Jasper yürürken bana yarım gülümsedi.
    İyi şanslar, diye düşündü şüpheyle.
    Emmett gözlerini devirdi ve kafasını salladı.
    Aklını yitirdi, zavallı çocuk.
    Alice’in yüzü ışıldıyor, dişleri parlıyordu.
    Þimdi Bella’yla konuşabilir miyim??
    “Bu işten uzak dur.” diye fısıldadım.
    İyi. İnatçı ol. Sadece an meselesi.
    Tekrar iç çektim.
    Bugünün Biyoloji çalışmasını unutma, diye hatırlattı bana.
    Başımı salladım. Hayır, bunu unutmamıştım.
    Bella’nın gelmesini beklerken, onu Jessica ile kafeteryaya yürürken
    arkalarından gelen bir birinci sınıfın gözlerinden takip ettim. Jessica dansla ilgili lak
    lak ediyordu; ama Bella cevap olarak hiçbir şey söylemedi. Jessica ona pek şans
    vermediğinden değil.
    Kapıdan içeri girdiği anda gözleri kardeşlerimin oturduğu masaya kaydı. Bir
    an baktı, sonra alnı kırıştı ve gözlerini yere indirdi. Beni burada fark etmemişti.
    Çok… üzgün görünüyordu. Yanına gidip onu bir şekilde rahatlatmak için çok
    güçlü bir arzu hissettim, sadece neyi rahatlatıcı bulacağını bilmiyordum. Böyle
    görünmesine neyin sebep olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Jessica dans
    hakkında konuşmaya devam ediyordu. Bella kaçıracağı için mi üzgündü? Bu pek
    olası gelmiyordu…
    Ama buna çözüm bulunabilirdi, eğer isteseydi.
    Öğle yemeği için sadece bir içecek aldı. Bu doğru muydu? Bundan daha fazla
    besine ihtiyacı yok muydu? Bir insanın beslenme düzenine daha önce hiç dikkat
    etmemiştim.
    İnsanlar çileden çıkarıcı derecede kırılgandı! Endişelenecek milyonlarca farklı
    şey vardı…
    “Edward Cullen yine sana bakıyor.” dediğini duydum Jessica’nın. “Acaba
    bugün niye yalnız oturuyor?”
    Jessica’ya minnettardım – şimdi daha da dargın olmasına rağmen – çünkü
    Bella başını kaldırdı ve gözleri benimkiyle buluşana kadar etrafı taradı.
    Þimdi yüzünde hiç üzüntü izi yoktu. Kendime, okuldan erken ayrıldığımı
    düşündüğü için üzüldüğüne dair ümitlenme izni verdim ve bu umut beni
    gülümsetti.
    Parmağımla bana katılmasını işaret ettim. O kadar şaşkın görünüyordu ki
    onunla tekrar alay etmek istedim.
    Göz kırptım ve ağzı, yine şaşkınlıkla açıldı.
    “Seni mi kastetti?” diye sordu Jessica kaba bir şekilde.
    “Belki Biyoloji ödeviyle ilgili yardıma ihtiyacı vardır.” dedi alçak, emin
    olmayan bir sesle. “En iyisi gidip ne istediğine bakayım.”
    Bu başka bir evetti.
    Tamamen düz döşemeden başka hiçbir şey olmamasına rağmen bana doğru
    gelirken iki kere sendeledi. Gerçekten bunu daha önce nasıl kaçırmıştım? Sanırım
    sessiz düşüncelerine daha çok dikkat ediyordum… Başka ne kaçırmıştım?
    Dürüst ol, umursamaz ol, dedim tekrar tekrar kendime.
    Karşımdaki sandalyenin arkasında durdu, tereddüt etti. Derin bir nefes aldım,
    bu sefer ağzımdan değil burnumdan.
    Yanmayı hisset, diye düşündüm.
    “Bugün niye benimle oturmuyorsun?” diye sordum ona.
    Bana bakarak sandalyeyi çekti ve oturdu. Gergin görünüyordu; ama fiziksel
    kabulü başka bir evetti.
    Konuşmasını bekledim.
    Sonunda “Bu tuhaf.” dedi.
    “Pekala…” Durakladım. “Cehenneme gidiyor olduğuma göre, en azından
    bunu doğru düzgün yapmaya karar verdim.”
    Bunu bana ne söyletmişti? En azından dürüsttü ve belki de sözlerimin içerdiği
    açık uyarıyı duymuştu. Belki kalkıp yürüyebileceği en hızlı şekilde yürüyerek
    buradan uzaklaşması gerektiğini anlardı.
    Kalkmadı. Bana bakarak bekledi, sanki cümlemi yarım bırakmışım gibi.
    “Ne demek istediğin hakkında hiçbir fikrim yok.” dedi ben devam etmeyince.
    Rahatladım ve gülümsedim.
    “Biliyorum.”
    Arkasından doğru bana bağıran düşünceleri duymazdan gelmek zordu – ve
    zaten konuyu değiştirmek istiyordum.
    “Sanırım arkadaşların seni çaldığım için bana kızgınlar.”
    Bu onu endişelendirmiş gibi gözükmedi. “Atlatırlar.”
    “Seni geri vermeyebilirim ama.” Dürüst olmaya mı, yoksa dalga geçmeye mi
    çalıştığımı bilmiyordum bile. Onun yakınında olunca düşüncelerime anlam
    veremiyordum.
    Bella yüksek sesle yutkundu.
    Yüz ifadesine güldüm. “Kaygılı görünüyorsun.” Bu gerçekten komik
    olmamalıydı… Kaygılanmalıydı.
    “Hayır.” Kötü bir yalancıydı; sesinin çatlaması da yardımcı olmadı. “Þaşkınım
    aslında… Tüm bunların sebebi ne?”
    “Sana söyledim,” diye hatırlattım. “Senden uzak durmaya çalışmaktan
    yoruldum. O yüzden pes ettim.” Biraz çabayla gülümsememi yerinde tuttum. Bu iyi
    gitmiyordu – aynı anda hem dürüst hem de normal davranmak.
    “Pes mi ettin?” diye tekrarladı şaşırarak.
    “Evet – iyi olmaya çalışmaktan vazgeçtim.” Ve görüşüne göre, normal olmaya
    çalışmaktan da vazgeçmiştim. “Artık yapmak istediğimi yapacağım ve işleri kendi
    haline bırakacağım.” Bu yeterince dürüsttü. Bencilliğimi görmesine izin ver. Bunun
    onu uyarmasına da.
    “Beni yine kaybettin.”
    Durumun böyle olmasına sevinecek kadar bencildim. “Seninle konuşurken
    hep çok şey söylüyorum – problemlerden biri bu.”
    Kalanıyla karşılaştırılınca oldukça önemsiz bir problem.
    “Merak etme,” diye güvence verdi bana. “Hiçbirini anlamıyorum.”
    İyi. O zaman kalacaktı. “Ben de buna güveniyorum zaten.”
    “O zaman, şimdi arkadaş mıyız?”
    Düşündüm. “Arkadaş…” diye tekrarladım. Kulağa geliş biçimini
    beğenmemiştim. Yeterli değildi.
    “Ya da değil,” diye mırıldandı utanmış gözükerek.
    Onu o kadar sevmediğimi mi düşünmüştü?
    Gülümsedim. “Deneyebiliriz sanırım; ama seni uyarıyorum, ben senin için iyi
    bir arkadaş değilim.”
    Cevabını bekledim, ikiye bölünerek – sonunda duyup anlamasını diledim,
    eğer anlarsa ölebileceğimi düşündüm. Ne kadar duygusal. Bu derece insana
    dönüşüyordum.
    Kalp atışları hızlandı. “Bunu çok söylüyorsun.”
    “Evet, çünkü beni dinlemiyorsun,” dedim yine çok gergin bir şekilde. “Hala
    inanmanı bekliyorum. Eğer zekiysen benden kaçarsın.”
    Ah; ama eğer denerse kaçmasına izin verir miydim?
    Gözleri kısıldı. “Sanırım zeka düzeyimle ilgili fikrini de açıklığa
    kavuşturdun.”
    Neyi kastettiğinden emin değildim; ama kazara onu gücendirdiğimi tahmin
    ederek özür dilercesine gülümsedim.
    “O zaman,” dedi yavaşça. “Ben… akıllı olmadığım sürece, arkadaş olmayı
    deneyecek miyiz?”
    “Kulağa doğru geliyor.”
    Elindeki limonata şişesine dalgınlıkla baktı.
    Eski merak bana işkence etti.
    “Ne düşünüyorsun?” diye sordum – sonunda bunu sesli sorabilmek büyük
    bir rahatlıktı.
    Bana baktı ve yanakları açık pembe renge gelirken soluk alıp verişi hızlandı.
    Havadan bunu tadarak derin bir nefes aldım.
    “Senin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
    Panik vücudumdan geçerken, gülümsememi yerinde tutup yüz hatlarımı
    olduğu şekilde kilitledim.
    Tabii ki bunu merak ediyordu. Aptal değildi. Bu kadar açık bir şeyin farkında
    olmamasını umamazdım.
    “Þansın yaver gidiyor mu?” diye sordum sesi tonumu olabilecek en normal
    düzeyde tutarak.
    “Pek değil.”
    Ani rahatlıkla güldüm. “Teorilerin neler?”
    Ne sonuca varmış olursa olsun, gerçekten daha kötü olamazdı.
    Yanakları parlak kırmızıya döndü ve bir şey söylemedi. Havada bunun
    sıcaklığını hissedebiliyordum.
    İkna edici ses tonumu kullanmayı denedim, insanlar üzerinde işe yarıyordu.
    “Bana söylemez misin?” Cesaret verici şekilde gülümsedim.
    Kafasını salladı. “Çok utanç verici.”
    Off. Bilmemek her şeyden kötüydü. Tahminleri niye onu utandırıyordu?
    Dayanamıyordum.
    “Bu gerçekten sinir bozucu, biliyor musun?”
    Þikayetim onda bir şeyi ateşledi. Gözlerinde aniden şimşekler çaktı ve
    kelimeler dudaklarından normalden daha hızlı döküldü.
    “Hayır. Bunun niye rahatsız edici olduğunu hayal edemiyorum. Bütün bu
    zaman boyunca geceleri senin uykularını kaçırma amaçlı üstü kapalı laflar söyleyen
    birine, senin düşüncelerini söylememen niye sinir bozucu olsun ki?”
    Haklı olduğunu anladığımda üzülüp, kaşlarımı çattım. Adil
    davranmıyordum.
    Devam etti. “Ya da, diyelim ki o kişi pek çok garip şey yaptı – imkansız
    koşullar altında hayatını kurtarmaktan, ertesi gün sana toplum dışı biriymişsin gibi
    davranmaya kadar… ve söz verdikten sonra bile bunların hiçbirini açıklamadı.
    Bunlar da gerçekten hiç sinir bozucu değil, değil mi?”
    Bu şimdiye kadar yaptığını duyduğum en uzun konuşmaydı ve bana listeme
    eklemek üzere yeni bir nitelik verdi.
    “Biraz sinirli birisin değil mi?”
    “Çifte standartlardan hoşlanmıyorum.”
    Tabii ki, sinirinde bile, tamamen adildi.
    Onun yanında nasıl herhangi bir doğru şey yapabileceğimi düşünerek
    Bella’ya baktım, Mike Newton’ın kafasındaki sessiz bağırış dikkatimi dağıtana
    kadar.
    O kadar hiddetliydi ki gülmemi sağladı.
    “Ne?” diye sordu.
    “Erkek arkadaşın seni rahatsız ettiğimi düşünüyor – gelip kavgamızı ayırıp
    ayırmama konusunda kendisiyle tartışıyor.” Denemesini görmeyi çok isterdim.
    Tekrar güldüm.
    “Kimden bahsettiğini bilmiyorum.” dedi buz gibi bir sesle. “Ama her
    halükarda yanıldığından eminim.”
    Onu sahiplenmeyişinden çok keyif aldım.
    “Ben değilim. Sana söyledim, pek çok insanı okumak kolaydır.”
    “Benim dışımda tabii ki.”
    “Evet, senin dışında.” Her şeyin istisnası olmak zorunda mıydı? Þimdi
    uğraşmak zorunda kaldığım her şey düşünülürse, zihninden en azından bir şey
    duysam daha adil olmaz mıydı? Çok şey mi istiyordum? “Niye olduğunu merak
    ediyorum.”
    Gözlerine baktım, tekrar deneyerek.
    Uzağa baktı. Limonatasını açtı ve gözleri masada, bir yudum aldı.
    “Aç değil misin?” diye sordum.
    “Hayır.” Aramızdaki boş masaya baktı. “Sen?”
    “Hayır, değilim.” dedim. Kesinlikle değildim.
    Dudaklarını bükerek masaya baktı. Bekledim.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:03 pm

    “Bana bir iyilik yapabilir misin?” diye sordu aniden tekrar bana bakarak.
    Benden ne isteyecekti? Söylemeye iznim olmayan gerçeği – hiç öğrenmesini
    istemediğim gerçeği – sorar mıydı?
    “Bu ne istediğine bağlı.”
    “Çok bir şey değil.” diye söz verdi.
    Yine merakla bekledim.
    “Merak ediyordum da…” dedi yavaşça, limonata şişesine bakıp serçe
    parmağını kapağın etrafında gezdirirken. “Acaba bir daha beni kendi iyiliğim için
    görmezden gelmeye karar verdiğin zaman beni uyarabilir misin? Böylece kendimi
    hazırlayabilirim.”
    Uyarı mı istiyordu? O zaman tarafımdan görmezden gelinmek mutlaka kötü
    bir şey olmalıydı… Gülümsedim.
    “Kulağa adil geliyor.” diye kabul ettim.
    “Teşekkürler.” dedi yukarı bakarak. Yüzü o kadar rahatlamış görünüyordu ki
    kendi rahatlamama gülmek istedim.
    “O zaman karşılığında bir cevap alabilir miyim?” diye sordum umutla.
    “Bir tane.”
    “Bana bir teorini söyle.”
    Kızardı. “O değil.”
    “Sınır koymadın, sadece bana bir cevap için söz verdin.”
    “Ve sen de sözünde durmadın.”
    Beni burada yakalamıştı.
    “Sadece bir teori – gülmeyeceğim.”
    “Evet güleceksin.” Bununla ilgili herhangi bir şeyin komik olabileceğini hayal
    edemememe rağmen çok emin gözüküyordu.
    İkna edici olmayı bir daha denedim. Gözlerinin derinliklerine baktım – zaten
    çok derin oldukları için kolaydı – ve fısıldadım. “Lütfen?”
    Gözlerini kırpıştırdı ve yüzü ifadesizleşti.
    Pekala, bu üzerinde çabaladığım tepki değildi.
    “Ee, ne?” diye sordu. Başı dönmüş gibi görünüyordu. Ne sorunu vardı?
    Ama henüz pes etmiyordum.
    “Lütfen bana sadece bir küçük teorini söyle,” diye rica ettim, gözlerine
    bakarak, yumuşak ve korkutucu olmayan sesimle.
    Beni şaşırtıp tatmin ederek, sonunda işe yaradı.
    “Iı, peki, radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılmış olabilir misin?”
    Çizgi romanlar? Güleceğimi düşünmesine şaşmamalıydı.
    “Pek de yaratıcı değildi” dedim, rahatlığımı gizlemeye çalışarak.
    “Üzgünüm, elimde sadece bu var.”
    Bu beni daha da çok rahatlattı. Onunla tekrar dalga geçebilirdim.
    “Yaklaşamadın bile.”
    “Örümcekler yok mu?”
    “Hayır.”
    “Ve radyoaktivite?”
    “Hiç.”
    “Tüh.” diye iç çekti.
    “Kriptonit beni rahatsız da etmiyor” dedim çabucak – ısırıklarla ilgili bir şey
    sormadan önce – ve sonra gülmek zorunda kaldım çünkü bir süper kahraman
    olduğumu düşünüyordu.
    “Gülmemen gerekiyordu hatırladın mı?”
    Dudaklarımı birbirine yapıştırdım.
    “Önünde sonunda bulacağım.” dedi.
    Ve bulduğunda, kaçacaktı.
    “Keşke denemesen.” dedim bütün alaycılığım giderek.
    “Çünkü…?”
    Ona dürüstlük borçluydum. Yine de sözlerimin daha az tehditkâr çıkması için
    gülümsemeye çalıştım. “Ya bir süper kahraman değilsem? Ya ben kötü
    adamlardansam?”
    Gözleri biraz büyüdü ve dudakları hafifçe aralandı. “Ah,” dedi. Ve bir saniye
    geçtikten sonra “Anlıyorum.” dedi.
    Beni sonunda duymuştu.
    “Anlıyor musun?” diye sordum ıstırabımı saklamaya çalışarak.
    “Sen tehlikeli misin?” Soluğu hızlandı ve kalbi yarıştı.
    Cevap veremedim. Bu onunla son anım mıydı? Şimdi kaçar mıydı? Gitmeden
    önce ona, onu sevdiğimi söyleyebilir miydim? Yoksa bu onu daha çok mu
    korkuturdu?
    “Ama kötü değilsin,” diye fısıldadı duru gözlerinde hiç korku olmadan
    kafasını sallayarak. “Hayır, kötü olduğuna inanmıyorum.”
    “Yanılıyorsun.”
    Tabii ki kötüydüm. O beni hak ettiğimden daha iyi düşünüyor diye şimdi
    keyif almıyor muydum? Eğer iyi biri olsaydım, ondan uzak dururdum.
    Elimi masanın karşısına uzatıp limonata şişesini aldım. Aniden yakınında
    olan elimden geri çekilmedi. Benden gerçekten korkmuyordu. Daha değil.
    Kapağı bir topaç gibi döndürüp, Bella’nın yerine onu izledim. Düşüncelerim
    kargaşa içindeydi.
    Kaç Bella, kaç. Kendime sözleri yüksek sesle söyletemedim.
    Ayaklarının üzerine zıpladı. Tam ben bir şekilde sessiz uyarımı duyduğundan
    endişelenmeyi başlamışken “Geç kalacağız.” dedi.
    “Ben sınıfa gitmeyeceğim.”
    “Niye?”
    Çünkü seni öldürmek istemiyorum. “Arada sırada dersleri asmak sağlıklıdır.”
    Açık olmak gerekirse, vampirlerin, insan kanı döküleceği günlerde okulu
    asması sağlıklıydı. Bay Banner bugün kan grubu ölçümü yapacaktı. Alice sabahki
    dersini asmıştı.
    “Peki, ben gidiyorum.” dedi. Bu beni şaşırtmadı. Sorumluluk sahibiydi – her
    zaman doğru şeyi yapıyordu.
    Benim tam tersimdi.
    “Sonra görüşürüz o zaman,” dedim yine normal gözükmeye çalışıp dönen
    kapağa bakarak. Ve, bu arada sana tapıyorum… korkunç, tehlikeli şekillerde.
    Tereddüt etti ve bir anlığına benimle kalacağını umdum; ama zil çaldı ve
    aceleyle gitti.
    Gözden kaybolana kadar bekledim ve sonra kapağı cebime koydum – bu en
    önemli konuşmamızdan bir hatıra – ve yağmurun içine arabama doğru ilerledim.
    En sevdiğim sakinleştirici CD’yi koydum – o ilk gün dinlediğim CD – ama
    Debussy’nin notalarını uzun süre duymadım. Kafamda başka notalar çalıyordu,
    hoşuma giden ve ilgimi çeken bir melodinin parçaları. Teybi kapatıp kafamdaki
    müziği dinledim, çarpıcı bir armoniye gelişene kadar çaldım. İçgüdüsel olarak,
    parmaklarım havadaki hayali piyano tuşları üzerinde hareket ediyordu
    Dikkatim bir iç ıstırap dalgası tarafından çekildiğinde, yeni bir beste gerçekten
    geliyordu.
    İleri doğru baktım.
    Bayılacak mı? Ne yapacağım? diye düşündü Mike panikle.
    Yüz yarda ileride, Mike Newton Bella’nın yumuşak vücudunu kaldırıma
    doğru alçaltıyordu. Islak betona tepkisizce çöktü, gözleri kapalıydı, rengi bir ceset
    kadar griydi.
    Neredeyse arabanın kapısını sökecektim.
    “Bella?” diye bağırdım.
    Adını haykırdığımda cansız yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
    Bütün vücudum buzdan daha da çok soğuk hale geldi.
    Sinirle düşüncelerini gözden geçirirken Mike’ın kızgın şaşkınlığının
    farkındaydım. Sadece bana karşı öfkesini düşünüyordu, o yüzden Bella’nın ne
    sorunu olduğunu öğrenemedim. Eğer ona zarar vermişse, Mike’ı yok ederdim.
    “Sorun ne – incindi mi?” diye sordum düşüncelerini odaklamaya çalışarak.
    İnsan adımlarıyla yürümek zorunda olmak delirticiydi. Yaklaşırken dikkati üzerime
    çekmemeliydim.
    Sonra kalbinin atışını ve düzenli nefes alıp verişini duydum. Onu izlerken,
    gözlerini daha da sıkı kapattı. Bu paniğimin bir kısmını yok etti.
    Mike’ın zihninden hızla geçen anıları gördüm, Biyoloji sınıfından resimler.
    Bella’nın yüzü masamızdayken, beyaz teni yeşile dönerken. Beyaz kartların üzerinde
    kırmızı damlalar…
    Kan grubu ölçümü.
    Olduğum yerde durdum, nefesimi tuttum. Kokusu bir şeydi, akan kanı
    tamamen başka bir şey.
    “Sanırım bayıldı.” dedi Mike, aynı anda hem endişeli ve hem de içerlemiş bir
    şekilde. “Ne olduğunu bilmiyorum, parmağını deldirmedi bile.”
    Rahatladım ve tekrar nefes aldım. Ah, Mike Newton’ın küçük yarasından
    akan kanın kokusunu alabiliyordum. Eskiden, bu beni çekebilirdi.
    Mike müdahaleme sinirli bir şekilde yanımda sallanırken Bella’nın yanında
    diz çöktüm.
    “Bella. Beni duyabiliyor musun?”
    “Hayır.” diye inledi. “Git başımdan.”
    Rahatlık öyle şiddetliydi ki güldüm. O iyiydi.
    “Onu hemşireye götürüyordum.” dedi Mike. “Ama daha ileri gidemedi.”
    “Ben onu alırım. Sen sınıfta dönebilirsin.” dedim.
    Mike’ın dişleri birbirine kenetlendi. “Hayır. Bunu benim yapmam gerekiyor.”
    Burada kalıp o zavallıyla tartışmayacaktım.
    Ona dokunmayı gereklilik haline getiren durum nedeniyle, heyecanlı ve
    korkak, yarı-minnettar ve yarı-üzgün halde Bella’yı nazikçe kaldırımdan kaldırdım
    ve sadece kıyafetlerine dokunarak, vücutlarımız arasında mümkün olduğunca fazla
    uzaklık bırakarak onu kollarıma aldım. Onu güvenceye almak için acele ediyordum
    – başka kelimelerle, benden uzağa.
    Gözleri birden açıldı, afalladı.
    Arkamızdan Mike’ın karşı çıkan bağırışını zor duydum.
    “Berbat görünüyorsun.” dedim sırıtarak çünkü zayıf mide ve dönmüş baştan
    başka hiçbir sorunu yoktu.
    “Beni kaldırıma geri bırak.” dedi. Dudakları hala beyazdı.
    “Yani, kanın görüntüsünden mi bayıldın?” Daha ironik hale gelebilir miydi?
    Gözlerini kapadı ve dudaklarını birbirine bastırdı.
    “Ve kendi kanının bile değil.” diye ekledim, sırıtmam genişleyerek.
    Ofisin önündeydik. Kapı bir santim açıktı, tekmeleyerek açtım.
    Bayan Cope zıpladı. “Aman Tanrım.” diye soludu kollarımdaki külrengi kızı
    gördüğünde.
    “Biyolojide bayıldı.” diye açıkladım, hayal gücü kontrolden çıkmadan önce.
    Bayan Cope aceleyle hemşirenin ofisinin kapısını açtı. Bella’nın gözleri tekrar
    açıldı, kadını izledi. Onu eski püskü yatağa yatırırken hemşirenin şaşkınlığını
    duydum. Kollarımdan bıraktığım anda odanın diğer tarafına geçtim. Vücudum çok
    heyecanlı, çok istekliydi, kaslarım gergindi ve zehrim akıyordu.
    “Sadece bayıldı.” diye güvence verdim Bayan Hammond’a. “Biyoloji’de kan
    grubu ölçümü var.”
    Başını salladı, anlamıştı. “Her zaman bir tane olur.”
    “Biraz yat tatlım.” dedi Bayan Hammond. “Geçecektir.”
    “Biliyorum.” dedi Bella.
    “Bu sık sık oluyor mu?” diye sordu hemşire.
    “Bazen.” diye itiraf etti Bella.
    Kahkahamı öksürük olarak yutturmaya çalıştım.
    Bu hemşirenin dikkatini çekmeme neden oldu. “Şimdi sınıfa dönebilirsin.”
    dedi.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:04 pm

    Gözlerine baktım ve kusursuz bir güvenle yalan söyledim. “Onunla kalmam
    gerekli.”
    Hmm. Merak ediyorum da… "Ah, peki." Bayan Hammond başını salladı.
    Bu onda gayet iyi işe yaramıştı. Niye Bella bu kadar zor olmak zorundaydı.
    “Alnın için biraz buz alıp geliyorum canım.” dedi hemşire, gözlerime
    bakmaktan – normal bir insanın olması gerektiği gibi – rahatsız olarak ve odadan
    çıktı.
    “Haklıydın.” diye inledi Bella gözlerini kapatarak.
    Ne kastetmişti? En kötü sonuca zıpladım: uyarılarımı kabul etmişti.
    “Genelde öyleyim.” dedim sesimdeki eğlenceyi tutmaya çalışarak; şimdi
    ekşiydi. “Ama bu sefer hangi konuda?”
    “Dersi asmak sağlıklıdır.” diye iç çekti.
    Ah, tekrar rahatlık.
    Sonra sessizleşti. Sadece yavaşça nefes alıp verdi. Dudakları pembeye
    dönmeye başlıyordu. Biraz uyumsuzlardı, alt dudağı üstle denkleşmek için biraz
    kalındı. Dudaklarına bakmak garip hissetmeme neden oldu. Ona yaklaşmak istedim,
    ki bu iyi bir fikir değildi.
    “Orada bir dakikalığına beni korkuttun.” dedim – sesini tekrar duyabilmek
    için diyalogu tekrar başlatarak. “Newton’ın, cesedini ormana gömmek için
    sürüklediğini düşündüm.”
    “Ha ha” dedi.
    “Gerçekten – daha iyi renkli cesetler gördüm.” Bu hakikaten doğruydu.
    “Cinayetinin intikamını almak zorunda kalacağım için endişelenmiştim.” ve alırdım
    da.
    “Zavallı Mike.” diye iç çekti. “İddiasına varım ki çılgına dönmüştür.”
    Hiddet beni çarptı; ama çabucak zaptettim. Endişesi sadece acıdığı içindi.
    İyiydi. O kadar.
    “Benden kesinlikle nefret ediyor.” dedim ona, bu fikirle neşelenerek.
    “Bunu bilemezsin.”
    “Yüzünü gördüm – söyleyebilirim.”
    “Beni nasıl gördün? Dersi astığını sanıyordum.” Yüzü daha iyi gözüküyordu
    – yarı saydam teninin altındaki yeşil ton silinmişti.
    “Arabamdaydım, CD dinliyordum.”
    Yüz ifadesi birden değişti, sanki sıradan cevabım onu bir şekilde şaşırtmış
    gibi.
    Bayan Hammond elinde buz torbasıyla geldiğinde gözlerini tekrar açtı.
    “Sanırım iyiyim.” dedi Bella ve buz torbasını iterken oturdu. Tabii ki.
    Kendisiyle ilgilenilmesinden hoşlanmıyordu.
    “Bir tane daha var.” dedi Bayan Cope.
    Bella ilgi odağı olmaktan kurtulmaya istekli bir şekilde çabucak zıpladı.
    “İşte.” dedi buz torbasını Bayan Hammond’a vererek. “Buna ihtiyacım yok.”
    Mike Lee Stevens’ı kapıdan içeri soktu. Kan hala Lee’nin elinden akıyordu.
    “Ah, hayır. Ofisten çık Bella.”
    Þaşkın gözlerle bana baktı.
    “Güven bana – çık.”
    Döndü ve kapı kapanmadan yakalayıp ofisten aceleyle çıktı. Onu santimler
    uzakta takip ettim. Sallanan saçı elimi okşadı.
    Bana bakmak için döndü.
    “Beni gerçekten dinledin.” Bu bir ilkti.
    Küçük burnunu büktü. “Kanın kokusunu aldım.”
    Ona şaşkınlıkla baktım. “İnsanlar kan kokusunu alamazlar.”
    “Eh, ben alabiliyorum – beni hasta eden de bu. Bakır… ve tuz gibi kokuyor.”
    Hala ona bakarken yüzüm dondu.
    O gerçekten insan mıydı? İnsan gibi gözüküyordu. İnsan gibi yumuşaktı. İnsan
    gibi kokuyordu – daha iyi aslında. İnsan gibi davranıyordu… bir nevi; ama insan
    gibi düşünmüyordu ya da cevap vermiyordu.
    Başka ne ihtimal vardı?
    “Ne?” diye sordu.
    “Hiçbir şey.”
    O sırada Mike Newton gücenmiş, sert düşünceleriyle bizi odaya girerek bizi
    böldü.
    “Daha iyi görünüyorsun.” dedi kaba bir şekilde.
    Elim ona bazı görgü kurallarını öğretmek isteyerek seğirdi. Kendime dikkat
    etmem gerekecekti, yoksa bu iğrenç çocuğu gerçekten öldürecektim.
    “Sadece elini cebinde tut.” dedi. Vahşi bir saniyede, bunu bana söylediğini
    sandım.
    “Artık kanamıyor.” diye cevapladı aksi bir şekilde. “Sınıfa geri dönecek
    misin?”
    “Dalga mı geçiyorsun? Eğer gidersem sadece geri dönmek zorunda kalırım.”
    Bu çok iyiydi. Onunla olan bütün saatimi kaçıracağımı düşünmüştüm; ama
    şimdi onun yerine ekstra vakit kazanmıştım. Kendimi hevesli hissettim.
    “Evet, sanırım…” diye söylendi. “Ee, bu hafta sonu geliyor musun?
    Kumsala?”
    Ah, planları vardı. Öfke beni olduğum yerde dondurdu. Bu bir grup gezisiydi
    gerçi. Başka öğrencilerin kafasında görmüştüm. Sadece ikisi değildi. Yine de
    sinirliydim. Kendimi kontrol etmeye çalışarak hareketsizce tezgaha yaslandım.
    “Tabii, geleceğimi söylemiştim.”
    Yani ona da evet demişti. Kıskançlık, susuzluktan daha çok acı vererek yaktı.
    Hayır, bu bir grup gezisiydi, diye ikna etmeye çalıştım kendimi. Sadece
    arkadaşlarla bir gün geçirecekti. Daha fazlası değil.
    “Saat onda babamın dükkanında buluşuyoruz.” Ve Cullen davetli DEÐİL.
    “Orada olacağım.”
    “Beden dersinde görüşürüz o zaman.”
    “Görüşürüz.”
    Düşünceleri öfkeyle dolu, sınıfa doğru gitti. O ucubede ne buluyor? Tabii, zengin
    sanırım. Kızlar onun çekici olduğunu düşünüyor; ama ben bunu göremiyorum. Çok… çok
    kusursuz. Bahse girerim ki babası hepsinin üzerinde plastik cerrahi denemeleri yapmış. Bu
    yüzden hepsi çok beyaz ve çok güzel. Bu doğal değil. Ve bir nevi… korkunç. Bazen bana
    baktığında, beni öldürmeyi düşündüğüne yemin edebilirim… Ucube…
    Mike tamamen haksız değildi.
    “Beden.” diye tekrarladı Bella sessizce inleyerek.
    Ona baktım ve yine bir şey için üzgün olduğunu gördüm. Niye olduğundan
    emin değildim; ama Mike ile bir sonraki sınıfına gitmek istemediği açıktı ve ben bu
    plana vardım.
    Onun yanına gittim ve yüzüne doğru eğildim, teninden yayılan sıcaklığı
    dudaklarımda hissedebiliyordum. Nefes almaya cesaret edemedim.
    “Bunu halledebilirim.” diye mırıldandım. “Git ve soluk görün.”
    Dediğimi yaptı, Bayan Cope odaya girip masasına yerleşirken, arkamdaki
    sandalyelerden birine oturup başını duvara dayadı. Gözleri kapalıyken, tekrar
    bayılmış gibi görünüyordu. Rengi henüz tamamen dönmemişti.
    Sekretere döndüm. Umarım Bella buna dikkat ediyordur, diye düşündüm
    alayla. Bir insanın vermesi gereken tepki buydu.
    “Bayan Cope?” diye sordum tekrar ikna edici sesimi kullanarak.
    Kirpikleri titredi ve kalbi hızlandı. Çok genç, kendini toparla! “Evet?”
    Bu ilginçti. Shelly Cope’un nabzı hızlandığında, bu beni fiziksel olarak çekici
    bulduğu içindi, korktuğu için değil. İnsan kadınlarının yanında buna alışmıştım…
    yine de Bella’nın yarışan kalbi için bu açıklamayı düşünmemiştim.
    Bundan oldukça hoşlanmıştım. Çok fazla hatta. Gülümsedim ve Bayan
    Cope’un nefes alıp veriş sesi yükseldi.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:05 pm

    “Bella’nın bir sonraki dersi Beden Eğitimi ve yeterince iyi hissettiğini
    sanmıyorum. Aslında, onu şimdi eve götürmem gerektiğini düşünüyorum. Onu
    dersten affedebilir misiniz?” Derinliksiz gözlerine, düşünce aşamasında verdiği
    hasardan keyif alarak baktım. Mümkün müydü Bella’nın…?
    Bayan Cope cevap vermeden önce sesli şekilde yutkundu. “Senin de özüre
    ihtiyacın var mı Edward?”
    “Hayır, Bayan Goff’ın dersi, önemsemez.”
    Ona pek dikkatimi vermiyordum. Bu yeni ihtimali keşfediyordum.
    Hmm. Bella’nın beni diğer insanlar gibi çekici bulduğuna inanmak isterdim;
    ama o ne zaman diğer insanlarla aynı tepkileri vermişti ki? Umutlanmamalıydım.
    “Tamam, halloldu. Geçmiş olsun Bella.”
    Bella zayıfça başını salladı – biraz abartılı rol yaparak.
    “Yürüyebilir misin yoksa seni tekrar taşımamı ister misin?” dedim. Yürümek
    isteyeceğini biliyordum – aciz olmak istemezdi.
    “Yürümeyi tercih ederim.” dedi.
    Yine doğru. Bunda gittikçe iyiye gidiyordum.
    Bir an dengesini kontrol etmek için tereddüt ederek ayağa kalktı. Kapıyı onun
    için açtım ve yağmurun içine yürüdük.
    Gözleri kapalı olarak, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle yüzünü hafif
    yağmura doğru kaldırmasını izledim. Ne düşünüyordu? Hareketiyle ilgili bir şey
    garip gözüküyordu ve çabucak bu pozun niye bana yabancı geldiğini anladım.
    Normal insan kızlar çiseleyen yağmura doğru yüzlerini böyle kaldırmazlardı;
    normal insan kızlar genelde makyaj yapardı, bu ıslak yerde bile.
    Bella hiç makyaj yapmıyordu, yapması da gerekli değildi. Kozmetik sanayisi
    onun gibi bir tene sahip olmak için uğraşan kadınlar üzerinden milyarlarca dolar
    kazanıyordu.
    “Teşekkürler” dedi şimdi bana gülümseyerek. “Beden dersini kaçırmak için
    hasta olmaya değer.”
    Onunla olan zamanımı uzatmak için neler yapabileceğimi düşünerek
    kampüse doğru baktım. “Her zaman.” dedim.
    “Sen gidiyor musun? Bu cumartesi, yani?” Sesi umutlu çıkmıştı.
    Ah, umudu yatıştırıcıydı. Benimle olmak istiyordu, Mike Newton’la değil. Ve
    evet demek istedim; ama düşünecek pek çok şey vardı. Mesela, bu Cumartesi güneş
    parlıyor olacaktı…
    “Tam olarak nereye gidiyorsunuz?” Sesimi sanki çok bir şey ifade etmiyormuş
    gibi sıradan tutmaya çalıştım. Mike kumsal demişti gerçi. Orada güneş ışığından
    kaçma şansı pek yoktu.
    “La Push’a, First Kumsalı'na.”
    Lanet olsun. İmkansızdı o zaman.
    Her neyse, zaten Emmett eğer planlarımızı iptal edersem çok sinirlenirdi.
    Alayla gülerek ona baktım. “Davet edildiğimi hiç sanmıyorum.”
    İç çekti, çoktan pes etmişti. “Demin seni davet ettim.”
    “Sen ve ben zavallı Mike’ı bu hafta daha fazla zorlamayalım. Kırılmasını
    istemeyiz.” Zavallı Mike’ı kendim kırmayı düşündüm ve bu resimden son derece
    büyük bir keyif aldım.
    “Ya, Mike” dedi tekrar reddeden bir ifadeyle. Genişçe gülümsedim.
    Ve sonra benden uzağa yürümeye başladı.
    Hareketim hakkında düşünmeden, uzandım ve onu yağmurluğunun
    arkasından yakaladım. Aniden durdu.
    “Nereye gittiğini sanıyorsun?” Beni bırakıp gittiği için neredeyse kızgındım.
    Onunla yeterinde vakit geçirmemiştim. Gidemezdi, şimdi değil.
    “Eve gidiyorum.” dedi bunun beni sinirlendirmesine şaşırarak.
    “Seni eve sağ sağlim götüreceğime dair söz verdiğimi duymadın mı? Bu
    durumda sana araba kullandırır mıyım?” Bundan hoşlanmayacağını biliyordum; ama
    her halükarda Seattle seyahati için pratik yapmam gerekiyordu, ona o kadar yakın
    olup olamayacağımı görmem. Bu daha kısa bir yolculuktu.
    “Ne varmış durumumda?” diye sordu. “Ve kamyonetim ne olacak?”
    “Alice okuldan sonra evine bırakır.” İleri yürümenin onun için yeterince zor
    olduğunu bildiğim için, onu arabama doğru yavaşça çektim.
    “Bırak gideyim!” dedi, yolunu değiştirirken neredeyse düşüyordu. Yakalamak
    için bir elimi uzattım; ama gerek kalmadan kendini doğrulttu. Ona dokunmak için
    bahane arıyor olmamalıydım.
    Onu arabanın yanında bıraktığımda kapıya takıldı. Denge problemi
    düşünülürse, daha dikkatli olmak gerekliydi.
    “Çok ısrarcısın!”
    “Kapı açık.”
    Kendi tarafıma bindim ve arabayı çalıştırdım. Yağmur hızlanmasına ve soğuk
    ile ıslağı sevmediğini bilmeme rağmen, vücudunu hala dışarıda, dik tuttu. Su gür
    saçlarını sırılsıklam ediyor, neredeyse siyah olacak kadar koyulaştırıyordu.
    “Tamamen kendimi eve götürebilecek durumdayım!”
    Tabii ki öyleydi – sadece, ben onun gitmesine izin verecek durumda değildim.
    Penceresini aşağıya indirdim ve ona doğru eğildim. “İçeri gir Bella.”
    Gözleri kısıldı ve kendi kendine koşarak kaçıp kaçmamayı tartıştığını tahmin
    ettim.
    “Seni geri sürüklerim.” dedim, gerçekten bunu kastettiğimi anladığında
    yüzündeki hayal kırıklığıyla eğlenerek.
    Çenesi havada, kapıyı açtı ve arabaya bindi. Saçından deriye su damladı ve
    botları gıcırdadı.
    “Bu tamamen gereksiz.” dedi soğukça. Gücenikliğinin altında utanmış
    olduğunu düşündüm.
    Rahatsız olmasın diye ısıtıcıyı açtım ve müziği iyi bir arka plan seviyesine
    ayarladım. Gözümün kenarından onu izleyerek arabayı çıkışa doğru sürdüm. Alt
    dudağı inatçı bir şekilde çıkıntılık yapıyordu. Bana nasıl hissettirdiğini düşünerek
    bunu izledim…
    Aniden teybe baktı ve gözleri büyüyerek gülümsedi. “Clair de Lune?” diye
    sordu.
    Bir klasik hayranı? “Debussy’yi biliyor musun?”,
    “Pek iyi değil.” dedi. “Annem evde çok fazla klasik müzik çalar – sadece
    favorilerimi biliyorum.”
    “Bu benim de favorilerimden biri.” Bunu düşünerek gözlerimi yağmura
    diktim. Gerçekten o kızla bir ortak noktamız vardı. Her yönden zıt olduğumuzu
    düşünmeye başlamıştım.
    Yağmura benim gibi görmeyen gözlerle bakarken daha çok rahatlamış gibi
    gözüküyordu. Anlık dikkat dağınıklığını nefes almayı denemek için kullandım.
    Burnumdan dikkatlice soludum.
    Þiddetli.
    Direksiyonu daha sıkı kavradım. Yağmur onun daha güzel kokmasını
    sağlamıştı. Bunun mümkün olduğunu hiç düşünmemiştim. Aptalca bir şekilde,
    birden bire tadını hayal ediyordum.
    Boğazımdaki alevlere karşı yutkunmayı ve başka bir şey düşünmeyi denedim
    “Annen nasıl biri?” diye sordum dikkatimi dağıtmak için.
    Bella gülümsedi. “Bana çok benzer; ama benden daha güzel.”
    Bundan şüpheliydim.
    “Benim içimde çok fazla Charlie var.” diye devam etti. “Annem benden daha
    dışa dönük ve daha cesur.”
    Bundan da şüpheliydim.
    “Sorumsuz ve biraz acayip ve tahmin edilemez bir aşçı. O benim en iyi
    arkadaşım.” Sesi melankolikleşti; alnı kırıştı.
    Yine, bir çocuktan çok, ebeveyn gibi konuşmuştu.
    Nerede yaşadığını bilip bilmemem gerektiğini çok geç düşünürken, evinin
    önünde durdum. Hayır, bu böyle küçük bir kasabada şüphe çekmezdi.
    “Kaç yaşındasın Bella?” Sınıf arkadaşlarından daha büyük olmalıydı. Belki
    okula geç başlamıştı, ya da geride kalmıştı… bu pek mümkün değildi gerçi.
    “On yedi yaşındayım.” diye cevapladı.
    “On yedi gibi gözükmüyorsun.”
    Güldü.
    “Annem hep otuz beş yaşında doğduğumu ve her geçen yıl daha da orta yaşlı
    birine dönüştüğümü söyler.” Tekrar güldü ve sonra iç çekti. “Birinin yetişkin olması
    gerek.”
    Bu beni aydınlatmıştı. Artık görebiliyordum… sorumsuz anne Bella’nın
    olgunluğunu açıklamaya yardım etmişti. Bakıcı olmak için erken büyümesi
    gerekmişti. Kendisiyle ilgilenilmesini sevmemesinin sebebi buydu – bunun kendi işi
    olduğunu hissediyordu.
    “Sen de bir lise öğrencisi için küçük gözükmüyorsun.” dedi, beni
    dalgınlığımdan uyandırarak.
    Yüzümü buruşturdum. Onunla ilgili farkında vardığım her şey için, o da çok
    fazla şey fark ediyordu. Konuyu değiştirdim.
    “Annen niye Phil’le evlendi?”
    Cevap vermeden önce bir dakika tereddüt etti. “Annem… kendi yaşına göre
    çok genç. Phil’in ona daha da genç hissettirdiğini düşünüyorum. Nasıl oluyorsa,
    annem onun için deli oluyor.” Başını anlayışla salladı.
    “Onaylıyor musun?” dedim merakla.
    “Fark eder mi?” diye sordu. “Onun mutlu olmasını istiyorum… ve Phil onun
    istediği kişi.”
    Karakteriyle ilgili öğrendiklerime çok iyi uymasaydı, yorumundaki özveri
    beni şok ederdi.
    “Bu çok asilce… Merak ediyorum da…”
    “Ne?”
    “Acaba annen de sana inceliği gösterir miydi? Seçimin ne olursa olsun?”
    Bu gülünç bir soruydu ve sorarken sesimi sıradan tutamamıştım. Birinin beni
    kızı için onaylayacağını düşünmek bile ne kadar aptalcaydı. Bella’nın beni seçeceğini
    düşünmek bile ne kadar aptalcaydı.
    “Sa-sanırım.” diye kekeledi bakışıma bir şekilde tepki vererek. Korku… ya da
    çekim?
    “Ama sonuçta ebeveyn olan o. Bu biraz farklı.” diye bitirdi.
    Alayla gülümsedim. “Seçtiğin kişi korkunç olmasın o zaman.”
    Bana sırıttı. “Korkunç derken neyi kastediyorsun? Her yerinde küpeler ve
    kocaman dövmeler olan biri mi?”
    “Sanırım tanımlardan biri bu.” Benim aklımdakine göre çok tehlikesiz bir
    tanım.
    “Senin tanımın ne?”
    Her zaman yanlış soruları soruyordu ya da belki tamamen doğru soruları.
    Cevap vermek istemediklerimi, her nasılsa.
    “Sence ben korkunç olabilir miyim?” diye sordum, biraz gülümsemeye
    çalışarak.
    Ciddi bir sesle cevap vermeden önce düşündü. “Hmm… Bence olabilirsin, eğer
    istersen.”
    Ben de ciddiydim. “Þimdi benden korkuyor musun?”
    Bu seferkini düşünmeden, anında cevapladı. “Hayır.”
    Daha kolaylıkla gülümsedim. Tamamen gerçeği söylediğini
    düşünmüyordum; ama gerçekten yalan söylediğini de. En azından gitmek isteyecek
    kadar korkmuyordu. Eğer bu konuşmayı bir vampirle yaptığını söyleseydim nasıl
    hissedeceğini merak ettim. Hayali tepkisinden korktum.
    “O zaman, şimdi sen de bana kendi ailenden bahsedecek misin? Mutlaka
    benimkinden daha ilginç bir hikaye olmalı.”
    En azından daha korkutucu.
    “Ne öğrenmek istiyorsun?” diye sordum ihtiyatla.
    “Cullen’lar seni evlatlık mı aldılar?”
    “Evet.”
    Tereddüt etti, sonra alçak bir sesle konuştu. “Annene ve babana ne oldu?”
    Bu çok zor değildi; ona yalan söylemek zorunda bile kalmayacaktım. “Çok
    uzun zaman önce öldüler.”
    “Üzgünüm.” diye mırıldandı, beni incitmekten endişelenerek.
    Benim için endişeleniyordu.
    “Onları pek iyi hatırlamıyorum.” diye güvence verdim. “Carlisle ve Esme
    uzun zamandır benim annem ve babam.”
    “Ve onları seviyorsun.”
    Gülümsedim. “Evet. Daha iyi iki kişi düşünemiyorum.”
    “Çok şanslısın.”
    “Biliyorum.” Bir konuda, ebeveyn konusunda olan şansım inkar edilemezdi.
    “Ve kardeşlerin?”
    Eğer daha fazla ayrıntı için zorlamasına izin verirsem, yalan söylemek
    zorunda kalacaktım. Saate bir bakış attım ve onunla olan vaktimin bittiğini görünce
    hevesim kırıldı.
    “Kardeşlerim, eğer yağmurun altında beni beklemek zorunda kalırlarsa
    oldukça sinirlenecekler.”
    “Ah, affedersin. Sanırım gitmen gerekli.”
    Hareket etmedi. Birlikte olan zamanımızın bitmesini o da istemiyordu.
    Bundan çok, çok hoşlandım.
    “Muhtemelen Þef Swan eve gelmeden önce kamyonetini istersin, böylece ona
    Biyoloji olayını anlatmana gerek kalmaz.” Kollarımdaki utancını hatırlayınca sırıttım.
    “Çoktan duyduğuna eminim. Forks’ta hiçbir şey gizli kalmaz.” Kasabanın
    adını hoşlanmayarak söyledi.
    Sözlerine güldüm. Hiçbir şey gizli kalmaz, tabii. “Kumsalda iyi eğlenceler.”
    Uzun sürmeyeceğini bilerek, gittikçe zayıflayan yağmura baktım ve normalden çok
    daha fazla devam etmesini diledim. “Güneşlenmek için uygun bir hava.” Eh,
    cumartesiye kadar olacaktı. Bundan keyif alırdı.
    “Seni yarın görmeyecek miyim?”
    Ses tonundaki üzüntü beni memnun etti.
    “Hayır. Emmett ve ben hafta sonuna erken başlıyoruz.” Þimdi, plan yaptığım
    için kendime kızgındım. Onları bozabilirdim… ama bu noktada çok fazla avlanmak
    diye bir şey yoktu ve ailem ne kadar takıntılı hale dönüştüğümü belli etmeden de
    davranışlarımdan yeterince endişeleneceklerdi.
    “Ne yapacaksınız?” diye sordu, sesi mutlu değildi
    İyi.
    “Keçi Kayalıkları Bölgesi’nde yürüyüşe gideceğiz, Rainier’in güneyinde.”
    Emmett ayı sezonu için istekliydi.
    “Ah, iyi eğlenceler.” dedi gönülsüzce. İsteksizliği beni tekrar memnun etti.
    Ona bakarken, geçici bir vedanın düşüncesi dahi neredeyse işkence çekmeme
    neden oldu. Çok yumuşak ve kolay incinir biriydi. Onun gözümün önünden,
    başında her şeyin gelebileceği bir yere gitmesine izin vermek çılgıncaydı ama yine
    de, başına gelebilecek en kötü şeyler, benimle birlikte olmasının sonucu olurdu.
    “Bu hafta sonu benim için bir şey yapabilir misin?” diye sordum ciddi bir
    şekilde.
    Kafasını salladı, gözleri şaşkındı.
    Hafif tut.
    “Alınma; ama sen, şu belayı mıknatıs gibi çeken insanlara benziyorsun. O
    yüzden… okyanusa düşmemeye ya da bir şeylere çarpmamaya çalış olur mu?”
    Gözlerimdeki hüznü görmemesini umarak ona gülümsedim. Orada başına ne
    gelebilecek olursa olsun, ben uzakta olduğum için çok fazla iyi olmamasını ne kadar
    da çok diliyordum.
    Kaç Bella, kaç. Senin ya da benim iyiliğim için, seni çok fazla seviyorum.
    Alayıma gücendi. Öfkeyle bana baktı. “Elimden geleni yaparım.” dedi ve
    kapıyı arkasından çarpabileceği en büyük kuvvetle çarparak yağmurun içine zıpladı.
    Tıpkı kaplan olduğuna inanan öfkeli bir kedi yavrusu gibi.
    Ceketinin cebinden yeni aldığım anahtarı kavradım ve arabayla uzaklaşırken
    gülümsedim.


    6. bölüm de bitmiş bulunmakta


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:05 pm

    7. Melodi

    Okula geri döndüğümde beklemek zorunda kaldım. Son saat henüz bitmemişti. Bu
    iyiydi, çünkü düşünmem gereken şeyler vardı ve yalnız zamana ihtiyaç
    duyuyordum.
    Kokusu arabadan gitmemişti. Pencereleri kapalı tutup bana hücum etmesine
    izin verdim ve boğazımdaki alevlere alışmaya çalıştım.
    Cazibe.
    Bu düşünülmesi problemli bir konuydu. Çok farklı yanlar, çok farklı anlam ve
    seviyeler. Aşkla aynı şey değildi; ama içinden çıkılamayacak şekilde bağlıydı.
    Bella’yı cezbedip cezbetmediğime dair hiçbir fikrim yoktu. (Zihinsel sessizliği
    ben delirene kadar daha da sinir bozucu olmaya devam mı edecekti, yoksa sonunda
    erişeceğim bir sınır var mıydı?)
    Fiziksel tepkilerini diğerleriyle – Jessica ve sektreter gibi – karşılaştırmayı
    denedim; ama bir sonucu yoktu. Aynı işaretler – kalp atışında ve soluk alıp verişte
    değişiklikler – ilgi anlamına geldiği gibi, kolaylıkla korku, şok ya da gerginlik
    anlamına da gelebilirdi. Bella’nın bir zamanlar Jessica Stanley’nin sahip olduğu
    düşünceleri paylaşabilmesi mümkün değildi. Sonuçta o, tam olarak ne olduğunu
    bilmese de benimle ilgili bir yanlışlık olduğunu biliyordu. Buz tenime dokunmuştu
    ve elini anında soğuktan çekmişti.
    Yine de, o fantezilerin beni iğrendirdiğini hatırladığımda; ama bu sefer
    Jessica’nın yerinde Bella’yla hatırladığımda…
    Daha hızlı nefes alıyordum ve ateş boğazımı tırmalıyordu.
    Ya beni kollarım narin vücuduna dolanmış halde hayal eden Bella olsaydı?
    Onu göğsüme doğru sıkıca yaklaştırıp elimle çenesinin altını kavradığımı? Kızaran
    yüzünden saçlarının gür perdesini okşayarak çektiğimi? Parmak uçlarımla dolgun
    dudaklarının şeklini takip ettiğimi? Yüzümü onunkine doğru, dudaklarımda
    nefesinin sıcaklığını hissedebilecek kadar eğdiğimi? Daha yaklaştığımı…
    Ama sonra hayalden kaçındım, Jessica bunları hayal ettiğinde olduğu gibi,
    eğer ona o kadar yaklaşırsam olacakları bilerek…
    Cazibe imkansız bir ikilemdi, çünkü Bella beni çoktan en kötü şekilde
    cezbetmişti.
    Bella’nın bana bir kadının bir erkeğe olduğu şekilde çekilmesini istiyor
    muydum?
    Bu yanlış soruydu. Doğru soru, Bella’nın bana bu şekilde çekilmesini istemeli
    miyim’di, cevap da hayırdı, çünkü insan bir erkek değildim ve bu onun için doğru
    değildi.
    Varlığımın her zerresiyle normal bir erkek olabilmek için yanıp tutuştum,
    böylece hayatını tehlikeye atmadan onu kollarıma alabilirdim. Böylece kendi
    hayallerimi kurabilirdim, sonunda onun kanının ellerimi kaplamadığı, gözlerimde
    parlamadığı hayaller…
    Onun peşinden koşmamın bir savunması yoktu. Ona dokunmayı bile göze
    alamadığımda, nasıl bir ilişki teklif edebilirdim ki?
    Başımı ellerimin arasına aldım.
    Çok daha kafa karıştırıcıydı, çünkü hayatım boyunca hiç bu kadar insan gibi
    hissetmemiştim – hatırlayabildiğim kadarıyla, insanken bile. İnsan olduğum
    zamanlar, düşüncelerim askerliğin görkemine dönüktü. Büyük Savaş gençliğimde
    patlak vermişti ve salgın vurduğunda on sekizinci doğum günüme sadece dokuz ay
    vardı… O insan yıllarından sadece belirsiz izler kalmıştı, bulutlu anılar geçen her
    onyılla solmuştu. En berrak olarak annemi hatırlıyordum ve yüzünü düşündüğümde
    eskiden kalma bir sızı hissediyordum. İstekle koştuğum gelecekten ne kadar nefret
    ettiğini, her gece dua ederek akşam yemeklerinde ‘korkunç savaş’ın bitmesine dair
    isteğini dile getirdiğini hayal meyal hatırlıyordum… Başka bir hasrete dair anım
    yoktu. Annemin sevgisinin dışında bana kalmayı diletmiş hiçbir sevgi yoktu…
    Bu benim için tamamen yeniydi. Düşünecek hiçbir paraleli, yapılacak hiçbir
    karşılaştırması yoktu.
    Bella’ya hissettiğim aşk saf olarak ortaya çıkmıştı; ama şimdi sular
    çamurlanmıştı. Ona dokunabilmeyi çok istemiştim. O da aynısını hissetmiş miydi?
    Fark etmez, diye ikna etmeye çalıştım kendimi.
    Beyaz ellerime baktım, sertliklerinden, soğukluklarından, insansı olmayan
    güçlerinden nefret ederek...
    Kapı açıldığında yerimden sıçradım.
    Ha. Hazırlıksız yakalandın. Bu bir ilk, diye düşündü Emmett yerine yerleşirken.
    “Bahse girerim ki Bayan Goff uyuşturucu kullandığını düşünüyor, son zamanlarda
    çok tuhafsın. Bugün neredeydin?”
    “Ben… yararlı işler yapıyordum.”
    Ha?
    Güldüm. “Hastayla ilgilenmek gibi bir şey.”
    Bu kafasını daha da çok karıştırdı; ama sonra arabadaki kokuyu içine çekti.
    “Ah. Yine o kız mı?”
    Yüzümü buruşturdum.
    Bu gittikçe garipleşiyor.
    “Bir de bana sor.” diye söylendim.
    Kokuyu tekrar içine çekti. “Hmm. Oldukça hoş bir kokusu var değil mi?”
    Sözlerini daha bitirmeden istemsiz bir tepki olarak dudaklarımın arasından
    bir hırlama çıktı.
    “Sakin ol çocuk, sadece söylüyorum.”
    Sonra diğerleri geldi. Rosalie kokuyu anında fark etti ve sinirini atlatamamış
    halde bana öfkeyle baktı. Probleminin ne olduğunu merak ediyordum; ama ondan
    duyabildiğim tek şey bir hareket dizisiydi.
    Jasper’ın tepkisinden de hoşlanmamıştım. Emmett gibi o da Bella’nın
    çekiciliğini fark etmişti. Koku, ikisine de bana geldiğinin binde biri çekici değildi;
    ama yine de kanının onlara tatlı gelmesi beni üzdü. Jasper iyi bir kontrole sahip
    değildi.
    Alice yanıma geldi ve Bella’nın kamyonetinin anahtarını almak için elini
    uzattı.
    “Sadece yaptığımı gördüm.” dedi. “Bana nedenlerini söylemen gerekecek.”
    “Bu o anlama gelmiyor–”
    “Biliyorum, biliyorum. Bekleyeceğim. Çok uzun sürmeyecek.”
    İç çekip anahtarı verdim.
    Onu Bella’nın evine kadar takip ettim. Yağmur milyonlarca küçük çekiç gibi
    iniyordu, o kadar yüksek sesliydi ki belki Bella’nın insan kulakları kamyonetin
    motorunu duymamıştı. Penceresini izledim; ama bakmak için çıkmadı. Belki orada
    değildi. Duyulacak hiçbir düşünce yoktu.
    Onu kontrol etmek için yetecek kadar bile duyamamam beni üzdü – mutlu
    olduğundan emin olmak için, güvende olduğundan en azından.
    Alice arkaya bindi ve eve doğru hızlandık. Yollar boştu, o sayede sadece
    birkaç dakika aldı. Eve geldik ve hepimiz kendi ayrı eğlencelerimize gittik.
    Emmett ve Jasper sekiz tahtanın birleşiminden oluşan bir tahtayla, kendi
    karmaşık kurallarıyla oynadıkları ayrıntılı satrancın ortasındaydılar. Oynamama izin
    vermezlerdi, artık benimle sadece Alice oyun oynuyordu.
    Alice onların olduğu köşedeki bilgisayarına gitti ve monitörün çalıştığını
    duydum. Rosalie’nin elbise dolabı için yeni bir moda tasarımı üzerinde çalışıyordu;
    ama Rosalie bugün arkasında durup Alice’in eli dokunmatik ekranda (Carlisle ile
    ben sistemle biraz oynamak zorunda kalmıştık, çünkü bu ekranların çoğu ısıya yanıt
    veriyordu) dolaşırken onu kesim ve renklerle ilgili yönlendirmeye gitmemişti. Onun
    yerine asık bir suratla kanepeye yayılmış, hiç durmadan ve saniyede yirmi kanal
    değiştirerek zap yapıyordu. Garaja gidip BMW’sini tekrar düzenleyip
    düzenlememeye karar vermeye çalıştığını duyabiliyordum.
    Esme üst kattaydı, mavi basma kumaşlarla çalışıyordu.
    Bir süre sonra Alice kafasını duvara dayadı ve ağzıyla sırtı ona dönük oturan
    Emmett’in gelecek hamlelerini, rakibinin en sevdiği atını yüzünde sakin bir ifadeyle
    alan Jasper’a söylemeye başladı.
    Ve ben, uzun zamandan beri ilk defa – o kadar uzun ki utanç duydum –
    girişin yanındaki zarif, büyük piyanonun başına oturdum. Sesi kontrol etmek için
    elimi nazikçe tuşların üzerinde gezdirdim. Akort hala mükemmeldi.
    Üst katta, Esme yaptığı şeyi bıraktı ve başını kaldırdı.
    Bugün arabada ortaya çıkan ezginin başını çaldım, sesinin hayal ettiğimden
    daha iyi çıkması beni memnun etti.
    Edward tekrar çalıyor, diye düşündü Esme mutlulukla, yüzünde bir gülümseme
    belirerek. Masasından kalktı ve sessizce merdivenin başına geldi.
    Esas melodinin içinden geçmesine izin vererek ahenkli bir dize ekledim.
    Esme hoşnutlukla iç çekip en üst basamağa oturdu ve başını tırabzana dayadı.
    Yeni bir beste. Çok uzun zaman olmuştu. Ne kadar güzel bir ezgi.
    Melodiyi alçak perdeyi takip ederek yeni bir yöne götürdüm.
    Edward tekrar beste mi yapıyor? diye düşündü Rosalie ve dişleri sert bir
    güceniklikle birbirine kenetlendi.
    O anda, hata yaptı ve öfkesinin esas sebebini okuyabildim. Niye bana böyle
    huysuzca davrandığını, Isabella Swan’ı öldürme fikrinin vicdanını niye hiç rahatsız
    etmediğini gördüm.
    Rosalie ile, her şey kendini beğenmişlikle ilgiliydi.
    Müzik birdenbire durdu ve kendimi durduramadan güldüm, elimi çabucak
    ağzıma atmadan önce bir kahkaha attım.
    Rosalie bana dönüp öfkeyle baktı, gözleri kırgın öfke kıvılcımları saçıyordu.
    Emmett ve Jasper da bana baktı ve Esme’nin kafasının karıştığını duydum. Bir
    anda aşağı kata indi ve Rosalie ile bana baktı.
    “Durma Edward.” diye cesaretlendirdi gergin bir an sonrasında.
    Rosalie’ye arkamı dönüp yüzümde beliren gülümsemeyi kontrol edebilmek
    için büyük çaba harcayarak tekrar çalmaya başladım. Ayağa kalktı ve utangaçlıktan
    çok, öfkeyle odadan çıktı; ama kesinlikle oldukça utanmıştı.
    Eğer bir şey söylersen, seni köpek gibi avlarım.
    Başka bir kahkahayı bastırdım.
    “Sorun ne Rosalie?” diye seslendi Emmett arkasından. Rosalie dönmedi.
    Devam edip garaja girdi ve arabasının altına kendini oraya gömebilecekmiş gibi
    girdi.
    “Bu da neydi?” dedi Emmett bana.
    “En ufak bir fikrim bile yok.” diye yalan söyledim.
    Emmett sinirlenip homurdandı.
    “Çalmaya devam et.” dedi Esme. Ellerim yine duraklamıştı.
    İstediği şeyi yaptım ve gelip, ellerini omzuma koyarak arkamda durdu.
    Beste ilgi uyandırıcıydı; ama yarımdı. Bir köprüyle oynadım; ama bir şekilde
    doğru gelmedi.
    “Büyüleyici. Bir ismi var mı?” diye sordu Esme.
    “Daha değil.”
    “Hikayesi var mı?” diye sordu sesinde bir gülümsemeyle. Bu ona büyük bir
    hoşnutluk vermişti ve müziği boşladığım için kendimi suçlu hissettim. Bencillik
    etmiştim.
    “Bu bir… ninni sanırım.” Sonra köprüyü doğru kurdum. Arkasındaki
    harekete kolayca öncülük etti.
    “Bir ninni.” diye tekrarladı kendi kendine.
    Bu ezginin bir hikayesi vardı ve bir bunu kere gördüğümde parçalar çaba
    harcamadan yerine oturdu. Hikaye küçük bir yatakta uyuyan bir kızdı, gür, koyu ve
    dağınık saçları yastıkta deniz yosunu gibi kıvrılan bir kız…
    Alice, Jasper’ı kendi oyunlarıyla bıraktı ve yanıma oturdu. Güzel, ahenkli
    sesiyle ezginin iki oktav yukarısında bir sözsüz bir melodi söyledi.
    “Bundan hoşlandım.” diye mırıldandım. “Ama şuna ne dersin?”
    Dizesini ezgiye ekledim – ellerim şimdi bütün parçalar üzerinde bir arada
    çalışmak için tuşların üzerine uçuyordu – biraz değiştirerek, yeni bir yöne
    yönlendirerek…
    Ruh halini yakaladı ve beraber söyledi.
    Esme omzumu sıktı.
    Ama Alice’in sesinin ezginin üzerinde yükselip onu başka bir yere
    götürmesiyle artık sonu görebiliyordum. Şarkının nasıl bitmesi gerektiğini
    görebiliyordum, çünkü uyuyan kız, tıpkı gerçekte olduğu gibi muhteşemdi ve
    herhangi bir değişiklik yanlış olurdu, bir üzüntü olurdu. Beste bu anlayışa doğru
    sürüklendi, daha yavaş ve daha hafif. Alice’in sesi de alçaldı, ağırbaşlı hale geldi.
    Son notayı çaldım ve sonra tuşların üzerinde başımı eğdim.
    Esme saçımı okşadı. İyi olacak Edward. En iyisi yönünde çözülecek. Sen mutluluğu
    hak ediyorsun oğlum. Kader sana bunu borçlu.
    “Teşekkürler.” diye fısıldadım, inanabilmeyi dileyerek.
    Aşk her zaman kullanışlı paketlerde karşına çıkmaz.
    Neşesizce güldüm.
    Sen, büyük ihtimalle, dünyadaki herkesin içinde, bu kadar zor bir ikilemle savaşmak
    için en donanımlı kişisin. Hepimizin içinde en iyisi ve parlağısın.
    İç çektim. Bütün anneler oğulları için aynı şeyi düşünürdü.
    Esme, trajedi potansiyeline rağmen bütün bu zamandan sonra nihayet
    kalbime dokunulduğu için hala neşeyle doluydu. Benim hep yalnız kalacağımı
    düşünmüştü…
    O da seni sevecek, diye düşündü aniden, düşüncelerinin yönüyle beni
    şaşırtarak. Eğer zekiyse. Gülümsedi. Ama birinin senin de öyle olduğunu yakalamak için o
    kadar yavaş olacağını hayal edemiyorum.
    “Yapma anne, beni utandırıyorsun.” diye alay ettim. Kelimeleri olanak dışı
    olsa da, beni neşelendirmişti.
    Alice güldü ve “Heart and Soul”un ilk elini ortaya çıkardı. Sırıttım ve onunda
    basit armoniyi tamamladım. Sonra onu bir “Chopsticks” performansıyla
    şereflendirdim.
    Kıkırdadı ve iç çekti. “Keşke Rose’a niye güldüğünü bana söylesen.” dedi.
    “Ama söylemeyeceğini görüyorum.”
    “Hayır.”
    Kulağıma parmağıyla bir fiske attı.
    “Kibar ol Alice.” diye azarladı Esme. “Edward centilmenlik yapıyor.”
    “Ama öğrenmek istiyorum.”
    Sızlanan tonuna güldüm. Sonra “İşte Esme.” dedim ve en sevdiği besteyi
    çalmaya başladım, Carlisle ile aralarında izlediğim aşklarına isimsiz bir hediye.
    “Teşekkürler canım.” Tekrar omzumu sıktı.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:06 pm

    Tanıdık parçaya odaklanmam gerekmedi. Onun yerine hala garajda olan
    Rosalie’yi düşündüm ve kendi kendime sırıttım.
    Kıskançlığın potansiyelini kendim yeni keşfettiğim için, ona biraz acıyordum.
    Sefil eden bir duyguydu. Tabii ki, onun kıskançlığı benimkinden binlerce kat daha
    azdı.
    Rosalie’nin hayatı ve kişiliği, bu kadar güzel olmasaydı ne kadar değişik
    olurdu, merak ettim. Eğer güzellik her zaman en güçlü noktası olmasaydı daha
    mutlu bir insan olur muydu? Daha az ben merkezci? Daha çok şefkatli? Eh, sanırım
    merak etmek işe yaramazdı çünkü geçmiş geçmişti ve o her zaman en güzel olmuştu.
    İnsan olduğu zamanlar bile kendi güzelliğinin spot ışıkları altında yaşamıştı. Onun
    için sorun değildi. Tam tersi – çekiciliği neredeyse her şeyden daha çok seviyordu.
    Bu ölümlülüğünü kaybedişiyle değişmemişti.
    O yüzden ben baştan beri onun güzelliğine diğer bütün erkeklerden beklediği
    gibi aşırı hayranlık duymadığım için gücenmesi sürpriz değildi. Beni hiçbir şekilde
    istediğinden değil – bundan çok uzaktı; ama buna rağmen onu istemediğim için
    darılmıştı. İstenmeye çok alışıktı.
    Jasper ve Carlisle ile farklıydı – onların ikisi de zaten aşıktı. Ben tamamen
    boştaydım; ama yine de inatla hareketsiz kalmıştım.
    Eski gücenikliğinin kaybolduğunu düşünmüştüm, uzun süre önce geçtiğini.
    Ve geçmişti… Ben sonunda güzelliği bana onunkinin dokunmadığı şekilde
    dokunan birini bulana kadar.
    Rosalie eğer onun güzelliğini hayranlığa değer bulmadıysam, dünyada bana
    ulaşacak hiçbir güzellik olmadığı inancına güvenmişti. Bella’nın hayatını
    kurtardığımdan beri sinirliydi; benim tamamen bilinçsiz olduğum ilgiyi kadın
    hisleriyle tahmin etmişti.
    Önemsiz bir insan kızını ondan daha çekici bulduğum için ciddi olarak
    alınmıştı.
    Gülme dürtüsünü tekrar bastırdım.
    Beni rahatsız etti ama, Bella’yı görüşü. Rosalie gerçekten kızın sıradan
    olduğunu düşünüyordu. Buna nasıl inanabilirdi? Bana anlaşılmaz geliyordu.
    Kıskançlığın bir sonucuydu şüphesiz.
    “Ah!” dedi Alice aniden. “Jasper tahmin et, ne gördüm?”
    Gördüğünü görmüştüm ve ellerim tuşlarda donakalmıştı.
    “Ne oldu Alice?” diye sordu Jasper.
    “Peter ve Charlotte haftaya ziyarete geliyorlar. Buralarda olacaklar, ne güzel
    değil mi?”
    “Sorun ne Edward?” diye sordu Esme omuzlarımdaki gerilimi hissedip.
    “Peter ve Charlotte Forks’a mı geliyorlar?” diye tısladım Alice’e.
    Gözlerini devirdi. “Sakinleş Edward. Bu onların ilk ziyareti değil.”
    Dişlerim birbirine kenetlendi. Bu, Bella geldiğinden ve tatlı kanı sadece bana
    çekici gelmediğinden beri ilk ziyaretleriydi.
    Alice yüz ifademi görünce kaşlarını çattı. “Asla burada avlanmazlar. Bunu
    biliyorsun.”
    Ama Jasper’ın bir nevi kardeşi olan vampir ve sevdiği küçük vampir bizim
    gibi değillerdi; alışıldık yoldan avlanıyorlardı. Bella’nın etrafında onlara
    güvenilmezdi.
    “Ne zaman?” diye sordum.
    Dudaklarını mutsuz bir şekilde büzdü; ama öğrenmem gerekeni söyledi.
    Pazartesi sabahı. Kimse Bella’yı incitmeyecek.
    “Hayır.” diye katıldım ona ve sırtımı döndüm. “Hazır mısın Emmett?”
    “Sabah gideceğimizi sanıyordum?”
    “Pazar gecesi geri döneceğiz. Ne zaman gideceğimiz sana kalmış.”
    “Peki, tamam. Önce Rose’a hoşça kal dememe izin ver.”
    “Tabii.” Rosalie’nin içinde bulunduğu tuh haliyle, bu kısa bir veda olacaktı.
    Gerçekten kendini kaybettin Edward, diye düşündü arka kapıya yönelirken.
    “Sanırım kaybettim.”
    “Yeni besteyi benim için bir kere daha çal.” diye rica etti Esme.
    “Eğer istersen.” diye kabul ettim, ezgiyi kaçınılmaz sonuna – bana yabancı
    şekillerde acı veren sona – kadar çalmakta biraz tereddütlü olmama rağmen. Bir an
    düşündüm, sonra cebimden şişe kapağını çıkarıp boş nota sehpasına koydum. Bu
    biraz yardımcı oldu – onun evetinin küçük anı.
    Kendi kendime başımı salladım ve çalmaya başladım.
    Esme ve Alice birbirlerine baktılar; ama ikisi de sormadı.
    “Kimse sana yemeğinle oynamamanı söylemedi mi?” diye seslendim
    Emmett’e.
    “Ah, selam Edward!” diye bağırdı, elini sallayıp sırıtarak. Ayı, onun dikkat
    dağınıklığından faydalanıp ağır pençesiyle Emmett’in göğsünü tırmaladı. Keskin
    tırnaklar tişörtünü parçaladı ve derisinde gıcırtı sesi çıkardı.
    Ayı yüksek perdedeki ses üzerine böğürdü.
    Ah kahretsin, bu tişörtü bana Rose vermişti.
    Emmett geri kükreyerek hayvanı çileden çıkardı.
    İç çektim ve yakın bir kayaya oturdum. Bu zaman alabilirdi.
    Ama Emmett neredeyse işi bitirmişti. Ayının başka bir pençe darbesiyle
    kafasını koparmayı denemesine izin verdi ve darbe geri sekip ayıya zarar verdiğinde
    güldü. Ayı kükredi ve Emmett gülüşünün arasında ona geri kükredi. Sonra, arka
    ayakları üzerinde kendinden bir baş büyük olan hayvanın üzerine atladı. Vücutları
    birbirlerine dolanarak ve beraberlerinde olgun bir alaçamı da götürerek yere düştü.
    Ayının hırlamaları bir lıkırtı sesiyle kesildi.
    Birkaç dakika sonra, Emmett onu beklediğim yere koştu. Tişörtü
    mahvolmuştu, yırtık ve kanlıydı, ayrıca yapış yapıştı ve kürkle kaplıydı. Siyah
    kıvırcık saçları da pek iyi durumda değildi. Yüzünde kocaman bir sırıtma vardı.
    “Bu güçlüydü. Bana pençe attığında neredeyse hissettim.”
    “Çocuk gibisin Emmett.”
    Benim düzgün, temiz gömleğime bir bakış attı. “O dağ aslanını takip
    edemedin mi?”
    “Tabii ki ettim. Sadece senin gibi vahşi yemiyorum.”
    “Keşke daha güçlü olsalardı. Daha eğlenceli olurdu.”
    “Kimse sana yemeğinle kavga etmen gerektiğini söylemedi.”
    “Evet; ama başka kimle kavga edeceğim? Sen ve Alice hile yapıyorsunuz,
    Rose saçının bozulmasını hiç istemiyor ve Esme eğer Jasper ve ben gerçekten kavga
    edersek çok sinirleniyor.”
    “Hayat zor, değil mi?”
    Emmett bana sırıttı ve saldırı pozisyonuna geçti.
    “Hadi ama Edward. Sadece bir dakikalığına kapat şunu ve adil savaş.”
    “Kapatılmıyor.” diye hatırlattım ona.
    “O insan kızın seni zihninden uzak tutmak için ne yaptığını merak
    ediyorum.” dedi Emmett düşünceye dalarak. “Belki bana birkaç püf nokta verebilir.”
    Neşem silindi. “Ondan uzak dur.” diye homurdandım dişlerimin arasından.
    “Alıngan, alıngan.”
    İç çektim. Emmett geldi ve yanıma oturdu.
    “Özür dilerim. Zor bir durumdan geçtiğini biliyorum. Gerçekten çok fazla
    kaba olmamaya çalışıyorum; ama bu bir nevi benim doğal durumum olduğu için…”
    Şakasına gülmemi bekledi ve sonra yüzünü buruşturdu.
    Her zaman çok ciddisin. Şimdi seni ne rahatsız ediyor?
    “Onu düşünüyorum. Endişeleniyorum aslında.”
    “Endişelenecek ne var? Sen buradasın.” Yüksek sesle güldü.
    Şakasını görmezden geldim; ama sorusuna cevap verdim. “Ne kadar kırılgan
    olduklarını hiç düşündün mü? Bir ölümlünün başına ne kadar çok kötü şey
    gelebileceğini?”
    “Pek değil. Kastettiğin şeyi anlıyorum gerçi. İlk seferinde bir ayıya pek eş bir
    rakip değildim, değil mi?”
    “Ayılar” diye mırıldandım, yığına bir korku daha ekleyerek. “Bu kesinlikle
    onun şansı olurdu değil mi? Kasabada başıboş bir ayı. Tabii ki direkt Bella’ya
    giderdi.”
    Emmett kıkırdadı. “Deli gibi konuşuyorsun, biliyor musun?”
    “Sadece bir dakikalığına Rosalie’nin insan olduğunu hayal et Emmett ve bir
    ayıyla karşılaşabileceğini… ya da bir arabanın ona çarpabileceğini… ya da yıldırım
    düşebileceğini… ya da merdivenlerden düşebileceğini… ya da hastalanabileceğini!”
    Kelimeler gök gürültüsü gibi çıktı. Dışarı çıkmalarına izin vermek bir rahatlıktı –
    bütün hafta sonu içimde büyümüşlerdi. “Yangınlar ve depremler ve fırtınalar! Off!
    En son ne zaman haberleri seyrettin? Onların başına ne tür şeyler geldiğini gördün
    mü? Hırsızlıklar ve cinayetler.” Dişlerim birbirine kenetlendi ve başka bir insanın
    onu incitmesi fikri beni öyle çileden çıkardı ki nefes alamadım.
    “Orada kal çocuk. O Forks’ta yaşıyor hatırladın mı? En kötüsü yağmurda
    ıslanır.”
    Omuzlarını silkti.
    “Ciddi bir kötü şansı olduğunu düşünüyorum Emmett, gerçekten
    düşünüyorum. Kanıtlara bak. Dünyada gidebileceği o kadar çok yer varken,
    vampirlerin nüfusun önemli bölümünü işgal ettikleri bir kasabaya geliyor.”
    “Evet; ama biz vejetaryeniz. O yüzden bu iyi şans değil mi?”
    “O kokusuyla mı? Kesinlikle kötü. Ve sonra, çok daha kötü şans olarak, bana
    nasıl koktuğu var.” Ellerime tekrar nefret ederek öfkeyle baktım.
    “Carlisle dışında herkesten daha iyi kontrolün olması dışında. Yine iyi şans.”
    “Minibüs?”
    “Sadece bir kazaydı.”
    “Ona gelişini görmen gerekliydi Em, tekrar tekrar. Yemin ederim, sanki bir
    mıknatısı varmış gibiydi.”
    “Ama sen oradaydın. Bu da iyi şanstı.”
    “Öyle mi? Bu bir insanın başına gelebilecek en kötü şanssızlık değil mi – bir
    vampirin ona aşık olması?”
    Emmett bir süre sessizce düşündü. Kızı kafasında canlandırdı ve görüntüyü
    ilginç bulmadı. Gerçekten, cazibeyi göremiyorum.
    “Eh, ben de Rosalie’nin çekiciliğini göremiyorum.” dedim kabaca.
    Emmett kıkırdadı. “Sanırım bana söylemezsin…”
    “Probleminin ne olduğunu bilmiyorum Emmett.” diye yalan söyledim ani ve
    geniş bir sırıtmayla.
    Niyetini kendimi korumaya yetecek vakit varken gördüm. Beni kayadan
    düşürmeye çalıştı ve aramızdaki taş yarılırken, yüksek bir çatırtı sesi duyuldu.
    “Hilekar.” diye mırıldandı.
    Başka bir deneme yapmasını bekledim; ama düşünceleri farklı bir yöne
    gitmişti. Yine Bella’nın yüzünü canlandırıyordu; ama daha beyaz hayal ediyordu ve
    gözlerini parlak kırmızı…
    “Hayır.” dedim, sesim titredi.
    “Bu ölümlülük konusundaki endişelerini çözümler değil mi? Ve onu
    öldürmek de istemezsin. En iyi yol bu değil mi?”
    “Benim için mi, yoksa onun için mi?”
    “Senin için.” diye cevapladı basitçe. Ses tonu bir tabii ki ekledi.
    Neşesizce güldüm. “Yanlış cevap.”
    “Ben sorun etmedim.” diye hatırlattı.
    “Rosalie etti.”
    İç çekti. İkimiz de Rosalie’nin eğer tekrar insan olabilecekse her şeyi
    yapabileceğini, her şeyden vazgeçebileceğini biliyorduk. Emmett’tan bile.
    “Evet, Rosalie etti.” diye kabul etti sessizce.
    “Ben yapamam… yapmamalıyım… Bella’nın hayatını mahvetmeyeceğim. Eğer
    o Rosalie olsaydı aynı şeyleri hissetmez miydin?”
    Emmett bir süre düşündü. Sen onu gerçekten… seviyor musun?
    “Tanımlayamıyorum bile Emmett. Bir anda, kız benim bütün dünyam oldu. O
    olmadan dünyanın bir anlamını göremiyorum.”
    Ama onu değiştirmeyeceksin? Sonsuza kadar yaşayamaz, Edward.
    “Bunu biliyorum.” diye inledim.
    Ve, senin de söylediğin gibi, bir nevi kırılgan.
    “Güven bana – onu da biliyorum.”
    Emmett ince ruhlu bir insan değildi ve narin tartışmalar onun en iyi yaptığı
    şey değildi. Şimdi gücendirici olmamayı isteyerek bocalıyordu.
    Ona hiç dokunabilecek misin? Yani, eğer onu seviyorsan… ona dokunmak
    istemeyecek misin?
    Emmett ve Rosalie şiddetli bir fiziksel aşkı paylaşıyorlardı. Bu olmadan,
    birinin sevebileceğini anlamakta güçlük çekiyordu.
    İç çektim. “Bunu düşünemem bile Emmett.”
    Vay. O zaman seçeneklerin neler?
    “Bilmiyorum.” diye fısıldadım. “Onu… onu bırakmak için bir yol arıyorum.
    Sadece kendimi nasıl uzakta tutabileceğimi bilmiyorum.”
    Büyük bir hoşnutlukla, birdenbire, kalmanın doğru olduğunu anladım – en
    azından şimdi. Peter ve Charlotte gelirken. Burada, geçici olarak, benimle birlikte
    güvendeydi ve sonra ben gidince güvende olacaktı. Bir süre, onun pek olası olmayan
    koruyucusu olabilirdim.
    Bu düşünce beni heyecanlandırdı; bu rolü mümkün olduğunca uzun
    doldurmak için karşı konulmaz bir gitme isteği duydum.
    Emmett yüz ifademdeki değişikliği fark etti. Ne düşünüyorsun?
    “Şu anda.” diye itiraf ettim mahcup bir şekilde. “Forks’a dönüp onu kontrol
    etmek için ölüyorum. Pazar gecesini edebilir miyim bilmiyorum.”
    “I-ıh! Eve erken gitmeyeceksin. Rosalie’nin biraz sakinleşmesine izin ver.
    Lütfen! Benim için.”
    “Kalmaya çalışırım.” dedim şüpheyle.
    Emmett cebimdeki telefona hafifçe vurdu. “Alice eğer panik atağın için bir
    sebep olursa seni arar. Bu kız hakkında en az senin kadar garip.”
    Yüzümü buruşturdum. “İyi; ama pazarı geçirmeyeceğim.”
    “Geri dönmek için acele etmenin bir manası yok – zaten güneşli olacak. Alice
    Çarşambaya kadar okula gidemeyeceğimizi söyledi.”
    Sertçe kafamı iki yana salladım.
    “Peter ve Charlotte düzgün davranmasını bilirler.”
    “Umrumda değil Emmett. Bella’nın şansıyla, ormana yürümeye tam yanlış
    zamanda gider ve–” İrkildim. “Peter kendini kontrol edişiyle bilinmiyor. Pazar günü
    geri dönüyorum.”
    Emmett iç çekti. Tamamen deli biri gibi.


    _________________


    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Çarş. Tem. 22, 2009 3:06 pm

    Pazartesi sabahı pencereden yatak odasına tırmandığımda Bella huzurla
    uyuyordu. Bu sefer yağ getirmeyi hatırlamıştım ve pencere yolumdan sessizce
    çekilmişti.
    Saçının yastıkta düz şekilde uzanışından burada olduğum son geceden daha
    rahat bir gece geçirdiğini söyleyebilirdim. Elleri küçük bir çocuk gibi yanağının
    altındaydı ve ağzı hafifçe açılmıştı. Dudaklarının arasından soluğunun yavaş giriş
    çıkışını duyabiliyorum.
    Burada olmak, onu tekrar görebilmek inanılmaz bir ferahlıktı. Durum bu
    olmadığı zaman gerçekten huzurlu olamadığımı fark ettim. Ondan uzaktayken
    hiçbir şey doğru değildi.
    Onunlayken her şey doğru da değildi gerçi. İç çektim ve susuzluk ateşinin
    boğazımı tırmalamasına izin verdim. Uzun süre uzak kalmıştım. Acı ve ayartı
    olmaksızın geçirilen zaman şimdi bunun etkisini çok daha kuvvetlendirmişti.
    Kitaplarının adlarını okuyabilmek için yatağının yanında diz çökememem yeterince
    kötüydü. Aklındaki hikayeleri bilmek istiyordum; ama susuzluğumdan çok eğer
    kendime ona o kadar yaklaşmak için izin verirsem, daha da yaklaşmak
    isteyeceğimden korkuyordum…
    Dudakları çok yumuşak ve sıcak görünüyordu. Onlara parmağımın ucuyla
    dokunduğumu hayal edebiliyordum, sadece hafifçe…
    Bu kesinlikle kaçınmam gereken türden bir hataydı.
    Gözlerim tekrar tekrar yüzünde dolaştı, değişiklikler için onu inceledi.
    Ölümlüler her zaman değişiyordu – herhangi bir şey kaçırma fikri üzücüydü.
    Yorgun göründüğünü düşündüm. Bu hafta sonu yeterince uyuyamamış gibi.
    Biriyle dışarı mi çıkmıştı?
    Alayla ve sessizce bunun beni ne kadar çok üzdüğüne güldüm. Ne olmuş
    çıktıysa? Ona sahip değildim. O benim değildi.
    Hayır, o benim değildi – ve ben yine üzgündüm.
    Ellerinden biri büküldü ve avucunda yüzeysel, ancak iyileşmiş çizikler
    olduğunu gördüm. İncinmiş miydi? Ciddi bir yara olmadığı açık olsa da, yine de
    beni rahatsız etti. Yerini tarttım ve mutlaka düşmüş olduğuna karar verdim.
    Düşünüldüğünde, bu mantıklı bir açıklamaydı.
    Bütün bu küçük gizemleri sonsuza kadar çözmeye çalışmak zorunda
    olmadığımı düşünmek rahatlatıcıydı. Artık arkadaştık – ya da en azından, olmaya
    çalışıyorduk. Ona hafta sonunu sorabilirdim – kumsalı ve bu kadar yorgun
    görünmesine neden olsan gece aktivitesinin ne olduğunu. Ellerine ne olduğunu
    sorabilirdim ve onlarla ilgili teorimi doğruladığında gülebilirdim.
    Okyanusa düşüp düşmediğini merak ederken hafifçe gülümsedim. Orada hoş
    vakit geçirip geçirmediğini merak ettim. Beni hiç düşünüp düşünmediğini merak
    ettim. Onu özlediğimin çok az bir kısmı bile beni özleyip özlemediğini…
    Onu kumsalda, güneşte resmetmeye çalıştım. Resim tam değildi ama, çünkü
    hiçbir zaman First Plajı’nda bulunmamıştım. Nasıl göründüğünü sadece
    fotoğraflardan biliyordum…
    Evimden sadece birkaç dakikalık koşu mesafesinde bulunan güzel kumsala
    hiç gitmemiş olma sebebimi düşününce endişe hissettim. Bella günü La Push’ta
    geçirmişti – antlaşma tarafından gitmemin yasaklanmış olduğu yerde. Birkaç yaşlı
    adamın hala Cullen’larla ilgili hikayeleri hatırladığı yerde, hatırladıkları ve
    inandıkları yerde. Sırrımızın bilindiği bir yerde…
    Kafamı salladım. Bu konuda endişelenecek bir şey yoktu. Quileute’ler de
    antlaşma tarafından bağlanmışlardı. Bella o yaşlanan bilgelere rastlasa bile, hiçbir
    şeyi açığa çıkartamazlardı. Ve konu niye açılmış olsundu ki? Bella niye merakını
    orada seslendirmeye karar versindi? Hayır – muhtemelen Quileute’ler
    kaygılanmamam gereken tek şeydi.
    Güneş doğmaya başlayınca sinirlendim. Bana merakımı önümüzdeki
    günlerde tatmin edemeyeceğimi hatırlattı. Niye şimdi parlamayı seçmişti?
    İç çekerek, etraf birinin beni burada görmesine yetecek kadar aydınlanmadan
    önce pencereden çıktım. Okula gidişini görmek için evinin yanındaki sık ormanda
    kalacaktım; ama ağaçların arasına girdiğimde kokusunu oradaki patikada alınca
    şaşırmıştım.
    Karanlıkta hızla, merakla ve derine gittikçe endişelenerek takip ettim. Bella
    burada ne yapıyordu?
    Patika özel olmayan bir yerde aniden bitti. Eğrelti otlarının arasına doğru
    sadece birkaç adım daha ileri gitmişti, düşmüş bir ağacın gövdesine dokunmuştu,
    belki de oraya oturmuştu…
    Oturduğu yere oturdum ve etrafa baktım. Görebileceği tek şey eğrelti otları ve
    ağaçlardı. Muhtemelen yağmur yağıyordu – koku yıkanmıştı, ağaca işlememişti.
    Bella niye gelip tek başına oturmuştu – yalnızdı, bundan şüphem yoktu – bu
    ıslak, karanlık ormanda?
    Hiçbir anlam çıkaramıyordum ve diğer merak noktalarının tersine, bundan
    normal bir diyalogda bahsedemezdim.
    Ee, Bella, uyuyuşunu izlediğim odandan ayrıldıktan sonra ormanda kokunu takip
    ediyordum da…
    Burada ne düşündüğünü ve ne yaptığını hiçbir zaman öğrenemeyecektim, bu
    dişlerimin sinirle gıcırdamasına neden oldu. Daha da kötüsü, bu Emmett için hayal
    ettiğim senaryoya çok benziyordu – Bella kokusunun takip etmek için duyuları olan
    herkesi çekeceği, ağaçların arasında yalnız dolaşıyor…
    İnledim. Sadece kötü şansı yoktu, o kendi de çağırıyordu.
    Pekala, şu an için bir koruyucusu vardı. Onu kollayacaktım, zarar görmesini
    engelleyecektim, bu durumu haklı çıkarabildiğim sürece.
    Aniden kendimi Peter ve Charlotte’un uzun bir ziyaret yapmasını dilerken
    buldum.


    _________________


    Sponsored content

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun 12 Bölüm

    Mesaj tarafından Sponsored content Bugün 6:25 pm


      Forum Saati Ptsi Ara. 05, 2016 6:25 pm