Twilight - Fan Forum

Daha Kaliteli Hizmet İçin Üye Olunuz
Twilight - Fan Forum

Üç şeyden kesinlikle emindim. Birincisi Edward kesinlikle bir vampirdi. İkincisi onun ne kadar güçlü olduğunu bilmediğim bu vampir yanı benim kanıma susamıştı.Üçüncüsü, koşulsuz ve geri dönülemez bir şekilde ona aşıktım!


    Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Paylaş
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 07, 2009 9:21 pm

    1. İlk Bakış

    Bu, günün uyuyabilmeyi dilediğim zamanıydı. Lise. Ya da doğru sözcük Araf mıydı? Eğer günahlarımı telafi etmenin bir yolu olsaydı, bu bir ölçütte çeteleye yazılmalıydı. Can sıkıntısı alışabildiğim bir şey değildi; her gün, inanılmaz şekilde bir öncekinden daha tekdüze geliyordu. Sanırım benim uyuma biçimim buydu – eğer uyku aktif dönemler arasındaki hareketsiz durum olarak tanımlanırsa.
    Kafeteryanın uzak köşesindeki alçıdan geçen çatlaklara, orada olmayan şekiller hayal ederek baktım. Bu, kafamın içinde fışkıran ve bir nehir gibi çağıldayan sesleri bastırmanın tek yoluydu. Bu seslerden birkaç yüz tanesini sıkıntı yüzünden duymazdan geliyordum. Konu insan zihnine gelince, hepsini daha önceden duymuştum. Bugün bütün düşünceler, buradaki küçük öğrenci grubuna eklenen yeni kişiyle ilgili gülünç bir heyecanla doluydu. Hepsinde ilgi uyandırmak çok kısa zaman almıştı. Yeni yüzü her açıdan düşünce üzerine düşüncede görmüştüm. Sadece sıradan bir insan kızı.
    Gelişinden doğan coşku bıktırıcı şekilde tahmin edilebilirdi – bir çocuğa parlak bir cisim göstermek gibi. Koyuna benzeyen erkeklerin yarısı şimdiden kendilerini ona âşık olarak hayal ediyorlardı, sırf bakılacak yeni bir şey olduğu için. Onları bastırmak için daha çok uğraştım.
    Sadece dört sesi tiksindiğim için değil, nezaketten engelliyordum: yanlarında olduğum zamanlardaki mahremiyet yoksunluğuna alışan ve bununla ilgili artık pek düşünmeyen ailem, iki kız ve iki erkek kardeşim. Onlara verebildiğim kadar gizlilik veriyordum. Eğer yapabilirsem dinlememeye çalışıyordum. Denediğim halde, yine de… biliyordum.
    Rosalie’nin aklında, her zamanki gibi, kendisi vardı. Birilerinin bardaklarında profilinin görüntüsünü yakalamıştı ve mükemmelliği üzerine düşünüyordu. Onun zihni birkaç sürprizi olan sığ bir göletti. Emmett dün gece Jasper’a karşı kaybettiği güreş maçı yüzünden köpürüyordu. Rövanş ayarlamak için okulun bitimini getirmek, sınırlı olan bütün sabrını alacaktı. Emmett’in düşüncelerini dinlerken kendimi hiçbir zaman davetsiz misafir gibi hissetmezdim, çünkü asla sesli söylemeyeceği ya da eyleme geçirmeyeceği bir şey düşünmezdi. Muhtemelen diğerlerinin aklını okumaktan suçluluk duymamın sebebi, orada benim duymamı istemeyecekleri şeyler olduğunu bilmemdi. Eğer Rosalie’nin zihni sığ bir göletse, Emmett’inki de cam berraklığında, karartısız bir göldü. Ve Jasper… acı çekiyordu. Bir iç çekişi bastırdım.
    Edward. Alice kafasının içinde ismimi söyledi ve dikkatimi anında çekti. Bu, adımın sesli söylenmesiyle aynı şeydi. İsmimin modasının son zamanlarda geçmiş olmasından memnundum – sinir bozucu oluyordu; herhangi bir zaman, herhangi biri, herhangi bir Edward’ı düşündüğünde, başım istemsizce dönüyordu…
    Şimdi başım dönmemişti. Alice ve ben bu gizli konuşmalarda iyiydik. Birileri bizi çok ender yakalayabiliyordu. Gözlerimi alçının çizgilerinde tuttum.
    Nasıl direniyor? diye sordu bana. Somurttum, ağzımın sabit şeklinde sadece ufak bir değişiklik oldu. Diğerlerini uyaracak hiçbir şey yoktu. Kolaylıkla sıkıntıdan da somurtuyor olabilirdim. Alice’in iç sesi şimdi panik doluydu, zihninde çevresel görüşüyle Jasper’ı izlediğini gördüm.
    Bir tehlike var mı? Yakın geleceği taradı, surat asmamın altındaki sebebi bulmak için tekdüze görüntüleri gözden geçirdi. Başımı sanki duvarın tuğlalarına bakıyormuş gibi yavaşça sola çevirip iç çektim, sonra sağa, tavandaki çatlaklara bakmaya geri döndüm. Sadece Alice kafamı salladığımı biliyordu. Rahatladı. Eğer kötüye giderse bana haber ver. Sadece gözlerimi hareket ettirdim, önce tavana sonra tekrar aşağıya.
    Bunu yaptığın için teşekkürler.
    Sesli cevap veremediğim için hoşnuttum. Ne söylerdim ki? ‘Benim için bir zevk’? Hiç değildi. Jasper’ın mücadelelerini dinlemekten keyif almıyordum. Onu böyle sınamak gerçekten gerekli miydi? Belki de susuzlukla hiçbir zaman kalanımız gibi başa çıkamayacağını itiraf etmek, sınırları zorlamamak daha güvenli olmaz mıydı? Niye tehlikeyle flört etmeliydi ki?
    Son avlanma seyahatimizin üzerinden iki hafta geçmişti. Bu kalanımız için çok uzun bir zaman değildi. Bazen biraz rahatsız ediyordu – eğer bir insan çok yakından yürürse, eğer rüzgar yanlış yönden eserse… ama insanlar çok ender yakınımızdan yürüyorlardı. İçgüdüleri onlara bilinçlerinin asla anlayamayacağı şeyi söylüyordu: biz tehlikeliydik. Jasper şu anda çok tehlikeliydi.
    O anda, küçük bir kız bir arkadaşıyla konuşmak için bizimkine en yakın masanın sonunda durdu. Sarımsı kızıl, kısa saçlarını, parmaklarını içinden geçirerek salladı. Isıtıcı, kokusunu bizim yönümüze doğru üfledi. Bu kokunun bana hissettirdiklerine alışıktım – boğazımda susatıcı bir ağrı, midemde boş bir arzu, kaslarımın istemsizce kasılışı, ağzımdaki zehrin aşırı akışı… Bunların hepsi oldukça normaldi, genellikle görmezden gelinmesi kolaydı. Sadece şimdi daha zordu; Jasper’ın tepkisini izlerken hisler daha güçlüydü, iki misliydi. Sadece benimki yerine çifte susuzluk vardı. Jasper hayal gücünün kendisinden kurtulmasına izin verdi. Kafasında resmediyordu – kendini Alice’in yanındaki yerinden kalkıp küçük kızın yanına giderken canlandırıyordu. Kulağına fısıldıyormuş gibi eğilip dudaklarını kızın boğazına değdirmeyi düşünüyordu. İnce teninin altındaki nabzının sıcak atışının ağzının altında nasıl hissedeceğini düşlüyordu…
    Sandalyesini tekmeledim.
    Bir dakikalığına bakışımla buluştu ve sonra aşağı baktı. Kafasının içindeki utanç ve isyan savaşını duyabiliyordum.
    “Özür dilerim.” diye mırıldandı.
    Omuzlarımı silktim.
    “Hiçbir şey yapmayacaktın.” dedi Alice üzüntüsünü yatıştırmak için. “Bunu görebiliyordum.”
    Yalanını ele vermemek için suratımı ekşitmemeye uğraştım. Birbirimize destek olmalıydık, Alice ve ben. Sesler duymak ya da gelecekten görüntüler görmek kolay değildi. Zaten ucube olanların arasında ikimiz de ucubeydik. Birbirimizin sırlarını korurduk.
    “Eğer onları insan olarak düşünürsen biraz yardımcı olur.” diye önerdi Alice, yüksek, müzikal sesi eğer yeterince yakında olan varsa, onların duyabilmesi için çok hızlıydı. “Adı Whitney. Çok sevdiği bir kız kardeşi var. Annesi Esme’yi o bahçe partisine davet etmişti, hatırladın mı?”
    “Onun kim olduğunu biliyorum.” dedi Jasper tersçe. Uzun odanın etrafındaki saçakların altında yer alan pencerelerin birinden bakmak için döndü.
    Bu gece avlanmak zorunda kalacaktı. Böyle riskler alarak, gücünü test etmeye, direncini artırmaya çalışmak saçmaydı. Jasper sınırlarını kabul etmeli ve onlara göre davranmalıydı. Eski alışkanlıklarının, seçilmiş yaşam şeklimize faydası olmuyordu; kendini böyle zorlamamalıydı.
    Alice sessizce iç çekti ve yemek tepsisini alıp kalkarak onu yalnız bıraktı. Jasper’ın ne zaman yeterli desteği aldığını bilirdi. Rosalie ve Emmett ilişkileriyle daha çok göze batsalar da, birbirlerinin ruh hallerini kendilerininki kadar iyi bilenler Alice ve Jasper’dı. Sanki onlar da akıl okuyabiliyorlarmış gibi – sadece birbirlerininkini.
    Edward Cullen.
    Refleks olarak, adımı çağıran sese doğru döndüm; ama seslenilmemişti sadece bir düşünceydi. Gözlerim saniyenin küçük bir kısmında kalp şekilli, soluk renkli bir yüzdeki bir çift büyük, çikolata renkli göze kilitlendi. Şimdiye kadar kendim görmüş olmasam da, yüzü tanıyordum. Bugün buradaki her insanın aklında en ön plandaydı. Yeni öğrenci, Isabella Swan. Buraya yeni bir gözetim durumuyla yaşamak için gelmiş, kasaba polis şefinin kızı. Bella. Tam ismini söyleyen herkesi düzeltmişti…
    Sıkılıp başka yere baktım. Onun, ismimi düşünen kişi olmadığını anlamam bir saniye sürmüştü.
    İlk düşüncenin Tabii ki, şimdiden Cullen’lara çarpılıyor, diye devam ettiğini duydum. Şimdi ‘sesi’ tanımıştım. Jessica Stanley – iç gevezelikleriyle beni rahatsız edeli bir süre geçmişti. Yanlış kişiye olan hayranlığını sonunda atlatmış olması büyük rahatlıktı. Eskiden, daimi, gülünç hayallerinden kaçmak neredeyse imkansızdı. O zamanlar, eğer dudaklarım ve arkalarındaki dişlerim onun yakınlarına gelirse tam olarak ne olacağını ona açıklayabilmeyi dilemiştim. Bu, o rahatsız edici fantezilerini sustururdu. Tepkisinin düşüncesi beni neredeyse gülümsetti.
    Ona çok da yararı olacak sanki, diye devam etti Jessica. Gerçekten güzel bile değil. Niye Eric’in ona bu kadar çok baktığını bilmiyorum… ya da Mike’ın. Son isimde irkildi. Yeni platoniği, popüler Mike Newton ona tamamen kayıtsızdı. Belli ki, yeni kıza o kadar kayıtsız değildi. Yine parlak cisimle çocuk gibi. Kıza ailemle ilgili bilgi verirken dışarıdan samimi görünüyordu. Yeni öğrenci mutlaka bizi sormuş olmalıydı.
    Bugün herkes bana da bakıyor, diye düşündü Jessica kendini beğenmiş şekilde. Bella’nın benimle iki dersi olması büyük şans… Bahse girerim ki Mike bana–
    Dar kafalılığı ve abesliği beni delirtmeden önce bu anlamsız gevezeliği kafamdan atmaya çalıştım. “Jessica Stanley yeni Swan kızına Cullen’ların bütün kirli çamaşırlarını anlatıyor.” diye mırıldandım Emmett’a dikkatimi dağıtmak için. Alçak sesle kıkırdadı.
    Umarım iyi anlatıyordur, diye düşündü.
    “Hiç yaratıcı değil aslında. Sadece ufak skandal dokundurmaları, korku hikayeleri değil. Biraz hayal kırıklığına uğradım.”
    Peki yeni kız? O da dedikoduda umduğunu bulamamış mı?
    Yeni kızın, Bella’nın, Jessica’nın hikayesi üzerine ne düşündüğünü duymak için dinledim. Herkesçe görmezden gelinen garip, kireç tenli aileye baktığında ne görmüştü? Tepkisini bilmek benim bir nevi sorumluluğumdu. Ailem için bir gözcüydüm, bizi korumak için. Eğer birileri şüphelenmeye başlarsa, erken bir uyarı ve kolay geri çekilme şansı verebiliyordum. Bu sık sık oluyordu – aktif hayal gücüne sahip bazı insanlar bizi bir kitap ya da film karakteri olarak görüyorlardı. Genellikle yanlış sonuca varıyorlardı; ama riske girmektense başka bir yere taşınmak daha iyiydi. Çok çok ender, birileri doğru tahmin ediyordu. Onlara hipotezlerini test etme şansı vermiyorduk. Korkutucu bir anıdan başka bir şey olmamak için sadece kayboluyorduk…
    Jessica’nın anlamsız iç monologunun devam ettiği yerin yakınını dinlememe rağmen hiçbir şey duymadım. Sanki orada kimse oturmuyor gibiydi. Ne tuhaf. Kız gitmiş miydi? Jessica ona hala gevezelik ettiğine göre, bu pek mümkün değildi.
    Dengesiz hissederek kontrol etmek için baktım, ekstra ‘duyu’mun bana ne söyleyebileceğini kontrol etmek için – bu daha önce yapmak zorunda kaldığım bir şey değildi.
    Bakışım yine aynı, büyük ve kahverengi gözlere kilitlendi. Daha önce oturduğu yerde oturuyor ve Jessica ona hala Cullen’larla ilgili yerel dedikoduları anlattığı için, doğal olarak, bize bakıyordu. Bizi düşünmek de doğal olurdu. Ama bir fısıltı bile duyamadım. Bir yabancıya bakarken yakalanmanın utancından kaçmak için aşağıya bakarken, davet edici sıcak bir kırmızı, yanaklarını renklendirdi. Jasper’ın hala pencereden dışarı bakıyor olması iyiydi. Bu serbest kanın, onun kontrolüne ne yapacağını hayal etmek istemiyordum.
    Duyguları yüzünde sanki alnında yazılmış gibi açıktı: kendi türü ve benim türüm arasındaki hemen göze çarpmayan farkları bilmeden algıladığında şaşkınlık, Jessica’nın hikayesini dinlediğinde merak ve başka bir şey daha… hayranlık? Bu ilk olmazdı. Avlarımıza göre güzeldik. Ve son olarak, onu bana bakarken yakaladığımda utanç.
    Yine de, düşünceleri garip gözlerinde – garip, çünkü çok derinlerdi; kahverengi gözler genelde koyuluklarıyla düz görünürlerdi – çok açık olsa da, oturduğu yerden sessizlikten başka hiçbir şey duyamıyordum. Hiçbir şey.
    Bir an huzursuz hissettim.
    Bu daha önce karşılaştığım bir şey değildi. Bende mi bir sorun vardı? Her zaman hissettiğim gibi hissediyordum. Endişelenerek daha güçlü dinledim.
    …ne tür müzik seviyor acaba… belki ona şu yeni CD’den bahsedebilirim… diye düşünüyordu iki masa ötedeki Mike Newton – Bella Swan’a gözlerini dikerek.
    Onu izleyişine bak. Okuldaki kızların yarısının onu beklemesi yetmiyor mu… Eric Yorkie, kızın etrafında dönen hararetli düşünceler içindeydi.
    …çok iğrenç. Ünlü falan olduğunu sanırsın… Edward Cullen bile ona bakıyor… Lauren Mallory o kadar kıskançlık içindeydi ki, yüzü koyu yeşil olmalıydı. Ve Jessica yeni en iyi arkadaşıyla hava atıyor. Ne şaka…Asit gibi sözler kızın düşüncelerinde dönmeye devam etti.
    …Bahse girerim ki herkes ona bunu sormuştur; ama onunla konuşmak isterim. Daha özgün bir soru düşüneyim… düşünceleri içindeydi Ashley Dowling.
    …belki İspanyolca sınıfımdadır… diye ümitlendi June Richardson.
    …bu akşam yapacak bir sürü şey var! Trigonometri ve İngilizce sınavı. Umarım annem… Düşünceleri alışılmadık şekilde iyi olan, sessiz kız Angela Weber, masada bu Bella’yı takıntı haline getirmemiş tek kişiydi.
    Hepsini duyabiliyordum, düşündükleri her önemsiz şeyi akıllarından geçtiği sırada duyabiliyordum; ama aldatıcı şekilde açık görünen gözlere sahip kızdan hiçbir şey yoktu.
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 07, 2009 9:30 pm

    1. Bölümün Devamı

    Ve tabii ki, kızın Jessica’yla konuşurken ne söylediğini duyabiliyordum. Alçak, duru sesini odanın uzak tarafından duyabilmek için akıl okumam gerekmiyordu.
    “Kırmızı-kahverengi saçlı çocuk hangisi?” diye sorduğunu duydum, bana gözünün kenarından gizlice bakıp, hala onu izlediğimi gördüğünde gözlerini kaçırarak. Eğer sesini duymanın ulaşamadığım bir yerde kaybolmuş düşüncelerinin tonunu saptamama yardım edeceğini ummak için vaktim olsaydı, anında hayal kırıklığına uğrayacaktım. Genellikle, insanların düşünceleri fiziksel sesleriyle yakın perdede olurdu; ama bu alçak, utangaç ses yabancıydı, odanın içindeki yüzlerce düşünceden biri değildi, bundan emindim. Tamamen yeniydi.
    Ah, iyi şanslar geri zekalı! diye düşündü Jessica, kızın sorusunu cevaplamadan önce. “O Edward. Harika tabii ki; ama zamanını boşa harcama. Kimseyle çıkmaz. Belli ki buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel değil.” Burnunu kıvırdı.
    Gülüşümü saklamak için kafamı çevirdim. Jessica ve sınıf arkadaşlarının, hiçbiri bana özellikle çekici gelmediği için ne kadar şanslı olduklarından haberleri yoktu.
    Geçici neşenin altında, tam olarak anlayamadığım garip bir dürtü hissettim. Jessica’nın düşüncelerindeki, kızın farkında olmadığı fenalıkla bir ilgisi vardı… Garip şekilde onların arasında girip, bu Bella Swan’ı Jessica’nın aklının karanlık işleyişinden koruma isteği hissettim. Ne kadar sıra dışı bir duygu. Bu dürtünün altındaki sebepleri ortaya çıkarmaya çalışarak yeni kızı bir kere daha inceledim.
    Muhtemelen sadece uzun zaman önce gömülmüş zayıfı güçlüye karşı koruma içgüdüsüydü. Kız sınıf arkadaşlarından daha kırılgan görünüyordu. Teni öyle şeffaftı ki, onu dış dünyadan koruduğuna inanmak güçtü. Soluk, berrak zarın altındaki damarlarında kanın ritmik akışını görebiliyordum… ama buna odaklanmamalıydım. Seçtiğim hayatta iyiydim; fakat Jasper kadar susamıştım ve bir ayartıyı davet etmenin anlamı yoktu. Kaşlarının arasında, farkında olmadığı hafif bir kıvrım vardı.
    Bu inanılmaz derecede sinir bozucuydu! Orada oturmanın, yabancılarla konuşmanın, ilgi odağı olmanın onun için bir gerilim olduğunu net bir şekilde görebiliyordum. Utangaçlığını, narin görünümlü omuzlarını tutuşundan – sanki her an bir saldırı bekliyormuş gibi hafifçe kambur – hissedebiliyordum. Yine de sadece hissedebiliyor, görebiliyor, hayal edebiliyordum. Bu sıradan insan kızından sessizlikten başka bir şey gelmiyordu. Hiçbir şey duyamıyordum. Niye?
    “Kalkalım mı?” diye mırıldandı Rosalie, konsantrasyonumu bozarak. Bir ferahlama hissiyle kızdan uzağa baktım. Başarısız olmaya devam etmek istemiyordum, bu beni rahatsız ediyordu. Ayrıca saklanmış düşüncelerine sadece benden gizli oldukları için ilgi duymaya başlamak istemiyordum. Şüphesiz, düşüncelerine ulaştığımda – ve bunu yapmak için bir yol bulacaktım – bütün insan düşünceleri gibi boş ve değersiz olacaklardı. Onlara ulaşmak için harcadığım çabaya değmeyeceklerdi.
    “Ee, yeni kız henüz birden korkuyor mu?” diye sordu Emmett, hala önceki sorusuna cevabımı bekleyerek. Omuz silktim. Daha çok bilgi için bastıracak kadar ilgili değildi. Ben de olmamalıydım.
    Masadan kalktık ve kafeteryadan dışarı çıktık.
    Emmett, Rosalie ve Jasper son sınıf rolü yapıyorlardı; dersleri için ayrıldılar. Ben onlardan daha genç bir rol oynuyordum. Sondan bir önceki sınıf düzeyindeki Biyoloji sınıfıma doğru ilerledim ve zihnimi sıkıntıya hazırladım. Ortalama bir zekadan fazlasına sahip olmayan Bay Banner’ın, dersine iki tıp diplomasına sahip birini şaşırtacak bir şey ekleyebileceğinden şüpheliydim.
    Sınıfta sırama yerleştim ve kitaplarımı – rol malzemeleri; içlerinde bilmediğim hiçbir şey yoktu – masaya saçtım. Kendine ait bir masası olan tek öğrenci bendim. İnsanlar benden kaçmaları gerektiğini bilecek kadar zeki değildi; ama hayatta kalma içgüdüleri uzakta durmaları için yeterliydi.
    Oda, öğrenciler yemekten döndükçe yavaşça doldu. Arkama yaslandım ve zamanın geçmesini bekledim. Tekrar, uyuyabilmeyi diledim. Angela Weber yeni kızla beraber kapıdan içeri girdiğinde, onu düşündüğüm için ismi dikkatimi çekti.
    Bella benim kadar utangaç görünüyor. Bugünün onun için zor olduğuna bahse girerim. Keşke bir şey söyleyebilseydim… ama muhtemelen sadece kulağa aptal gelir… Evet! diye düşündü Mike Newton ve kızın girişini izlemek için sırasında döndü.
    Hala, Bella Swan’ın durduğu yerden hiçbir şey yoktu. Düşüncelerinin olması gereken boşluk beni sinirlendirip cesaretimi kırmıştı. Öğretmen kürsüsüne gidebilmek için yanımdaki yoldan geçerken yaklaştı.
    Zavallı kız; tek boş sıra yanımdaki sıraydı. Otomatik olarak onun tarafındaki kitaplarımı bir yığın haline getirdim. Burada rahat hissedeceğinden şüpheliydim. Uzun bir dönem için buradaydı – bu sınıfta en azından. Belki, yanında otururken sırlarını ortaya çıkarabilirdim… Daha önce bu kadar yakınlığa ihtiyacım olduğundan değil… dinlemeye değecek bir şey bulacağımdan değil…
    Bella Swan havalandırmadan bana doğru gelen sıcak havanın içine yürüdü. Kokusu bana harap edici bir mermi, dövücü bir mancınık gibi çarptı. O zaman bana ne olduğunu açıklayacak yeterince vahşi bir simge yoktu. O anda, bir zamanlar olduğum insana hiçbir şekilde yakın değildim; kendimi gerisinde tuttuğum insanlık maskesinin parçalarından eser yoktu.
    Ben bir avcıydım. O benim avımdı. Dünyada bu gerçekten başka hiçbir şey yoktu. Görgü tanıklarıyla dolu bir oda yoktu – onlar çoktan kafamdaki paralel hasarlardı. Düşüncelerinin gizemi unutulmuştu. Bir anlam ifade etmiyorlardı, çünkü onları düşünmeye uzun süre devam edemeyecekti.
    Ben bir vampirdim ve o seksen yıldır kokladığım en tatlı kana sahipti. Böyle bir kokunun var olabileceğini hiç hayal etmemiştim. Eğer bilseydim, onu yıllar önce aramaya çıkardım. Onun için bütün gezegeni tarardım. Tadını hayal edebiliyordum…
    Susuzluk boğazımı bir ateş gibi yaktı. Ağzım kurumuş ve kızarmıştı. Taze zehir akıntısı bu hissi gideremedi. Midem susuzluğun bir yankısı olan açlıkla büküldü. Kaslarım sıçramak üzere gerildi.
    Tam bir saniye geçmemişti. Hala onu rüzgar yönüne getiren adımı atıyordu. Ayağı yere değdiğinde gözleri bana kaydı, gizlice bakmak istediği belliydi. Bakışımla buluştu ve gözlerinin büyük aynalarında kendimi gördüm. Orada gördüğüm yüzün şoku, hayatını birkaç sıkıntılı an kadar uzattı.
    Bunu kolaylaştırmadı. Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde, kan yine yanaklarına hücum edip, tenini gördüğüm en nefis renge boyadı. Koku, beynimde yoğun bir sisti. İçinden zorlukla düşünebiliyordum. Düşüncelerim köpürmüştü, kontrole direniyorlardı, tutarsızlardı. Kaçması gerektiğini anlamış gibi, şimdi daha hızlı yürüyordu. Acelesi onu sakarlaştırmıştı – ayağı takıldı ve sendeledi, neredeyse önümde oturan kızın üzerine düşüyordu. Savunmasız, zayıf. Bir insana göre normal olandan bile daha fazla. Gözlerinde gördüğüm yüze odaklanmaya çalıştım, tiksinerek hatırladığım yüze, içimdeki canavarın yüzüne – yıllarca çaba gösterip, katı disiplinle yendiğim yüze. Şimdi ne kadar da kolayca yüzeye sıçramıştı!
    Koku yine düşüncelerimi dağıtarak ve beni neredeyse sıramdan iterek etrafımda döndü.
    Hayır.
    Kendimi sandalyede tutmaya çalışırken elim masanın kenarını kavradı. Tahta yeteri kadar dayanıklı değildi. Elim desteği ezdi ve bir avuç dolusu kıymıkla geri geldi, kalan tahtada parmaklarımın şeklini bıraktı.
    Delili yok et. Bu esas kuraldı. Şeklin kenarlarını parmaklarımla çabucak toz
    haline getirdim, masada düzensiz bir delik ile yerde ayaklarımla dağıttığım bir yığın
    talaş dışında hiçbir şey bırakmadım.
    Delili yok et. Tamamlayıcı hasar…
    Şimdi ne olacağını biliyordum. Gelip yanıma oturmak zorunda kalacaktı ve ben onu öldürmek zorunda kalacaktım.
    Sınıftaki masum izleyicilerin, on sekiz başka çocuk ve bir adamın, yakında görecekleri şeyi gördükten sonra odadan çıkmalarına izin verilemezdi. Yapmak zorunda olduğum şeyin düşüncesinden korktum. En kötü zamanımda bile, hiç böyle bir vahşet işlememiştim. Seksen yıl içinde asla masumlarıöldürmemiştim ve şimdi yirmi tanesini aynı anda katletmeyi planlıyordum.
    Aynadaki canavarın yüzü benimle alay etti.
    Bir yarım canavardan ürküp kaçarken bile, diğer yarım plan yapıyordu. Eğer ilk önce kızı öldürürsem odadaki insanlar tepki vermeden on beş – yirmi saniyem olacaktı. Belki biraz daha uzun, eğer başta ne yaptığımı anlamazlarsa. Çığlık atmaya ya da acı hissetmeye vakti olmayacaktı; onu zalimce öldürmeyecektim. Korkunç derecede çekici kana sahip bu yabancıya verebileceğimin en fazlası buydu. Ama sonra kalanların kaçmasını engellemem gerekecekti. Pencereler kimsenin kaçamayacağı kadar küçük ve yüksekti. Sadece kapı – onu tut ve hepsi kapana kısılsın. Panikle mücadele eder ve karmaşa içinde hareket ederlerken hepsini birden öldürmek daha yavaş ve zor olacaktı. İmkansız değildi; ama çok fazla ses çıkacaktı. Bir sürü çığlığa vakit olacaktı. Birileri duyacaktı… ve ben bu kara saatte daha çok
    masumu öldürmeye zorlanacaktım. Ayrıca ben diğerlerini öldürürken, onun kanı soğuyacaktı. Koku, boğazımı susatıcı acıyla keserek beni cezalandırdı. O zaman görgü tanıklarından başlayacaktım.
    Aklımda haritasını yaptım. Odanın ortasında, arkadaki en uzak sıradaydım. Sağ yanımı önce hallederdim. Saniyede dört ya da beş tanesinin boynunu kırabileceğimi tahmin ediyordum. Sesli olmazdı. Sağ kısım şanslı olan taraftı; benim geldiğimi görmezlerdi. Öne doğru hareket edip sol tarafa dönerek, bu odadaki her hayatı sonlandırmam en fazla beş saniyemi alırdı. Bella Swan’ın onun için neyin geldiğini görmesine yetecek kadar uzundu.
    Korkmasına yetecek kadar uzundu. Belki, eğer şok onu olduğu yerde dondurmazsa
    bir çığlık atmasına yetecek kadar uzundu. Bir yumuşak çığlık kimseyi koşturmazdı.
    Derin bir nefes aldım. Koku, kuru damarlarımda yarışan bir alevdi. Göğsümü sahip olduğum daha iyi her dürtüyü kül ederek yakıyordu.
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 07, 2009 9:35 pm

    1. Bölümün devamının devamı

    Şimdi yeni dönüyordu. Birkaç saniye içinde benden santimler öteye oturacaktı. Kafamdaki canavar beklentiyle gülümsedi.
    Solumda, biri bir dosyayı sertçe kapattı. Ölüme mahkum hangi insan olduğunu görmek için bakmadım; ama bu hareket yüzüme doğru normal, kokusuz hava gelmesini sağladı. Kısa bir saniye için, net şekilde düşünebilmiştim. Bu değerli saniyede, kafamın içinde yan yana iki yüz gördüm. Biri benimdi, ya da eskiden benimdi: Çok insan öldüren, öyle ki sayısını saymayı bıraktığım kırmızı gözlü canavar. Mantıklı kılınan, dayanağa sahip cinayetler. Bir katil katili, daha güçsüz canavarların katili. Bir ilah karışımıydı, bunu kabul ediyordum – kimin idam cezası hak ettiğine karar veriyordu. Ödün vererek kendimle yaptığım bir anlaşmaydı bu. İnsan kanıyla beslenmiştim; ama sadece en gevşek tanımla. Kurbanlarım, çeşitli karanlık zevkleriyle, benden daha fazla insan değillerdi.
    Diğer yüz Carlisle’ındı. İki surat arasında hiçbir benzerlik yoktu. Biri parlak gündü ve diğeri en karanlık geceydi.
    Bir benzerlik olması için sebep yoktu. Carlisle benim biyolojik olarak babam değildi. Ortak hatlar paylaşmıyorduk. Rengimizdeki benzerlik, olduğumuz şeyin bir sonucuydu; bütün vampirler aynı buz beyazı tene sahipti. Gözlerimizin rengindeki benzerlik ayrı bir şeydi – ortak seçimin bir yansıması. Ve yine de bir benzerlik için kaynak olmasa da, seçimini benimsediğim ve adımlarını takip ettiğim son yetmiş yılda, yüzümün onunkini yansıtmaya başladığını düşünmüştüm. Hatlarım değişmemişti; ama bana, bilgeliğinin birazı ifademi işaretlemiş, merhameti ağzımın şeklinde izlenebiliyormuş ve sabrının işaretleri kaşlarımda belirgin gibi gelmişti.
    Bütün bu küçük gelişmeler, canavarın yüzünde kaybolmuştu. Kısa bir süre içinde, yaratıcımla, sayılan her şekilde babam olan akıl hocamla geçirdiğim yılları yansıtacak hiçbir şey kalmayacaktı. Gözlerim şeytanınki gibi kırmızı parlayacaktı; bütün benzerlik sonsuza dek kaybolacaktı.
    Kafamda, Carlisle’ın gözleri beni yargılamıyordu. Yapacağım bu korkunç davranış için beni affedeceğini biliyordum, çünkü beni seviyordu, çünkü aslında olduğumdan daha iyi olduğumu düşünüyordu ve ona yanıldığını kanıtladığımda bile, beni yine sevecekti. Bella Swan yanımdaki sandalyeye oturdu, hareketleri tutuk ve sakardı – korkuyla mı? – ve kanının kokusu, etrafımda acımasız bir bulut haline geldi. Babama benim hakkımda yanıldığını kanıtlayacaktım. Bu durumun ıstırabı neredeyse boğazımdaki ateş kadar acıttı. Tiksinerek kızdan uzaklaştım – onun için sızlanan canavar isyan etti. Niye buraya gelmek zorundaydı? Niye var olmak zorundaydı? Niye aslında hayat olmayan bu şeyde bulduğum küçücük huzuru bozmak zorundaydı? Bu çileden çıkartıcı insan niye doğmuştu? Beni mahvedecekti. Ani bir şiddetle, mantıksız nefret beni baştan aşağı sararken yüzümü çevirdim. Bu yaratık kimdi? Niye ben, niye şimdi? Sadece o, ortaya çıkmak için bu ihtimali düşük kasabayı seçti diye niye ben her şeyi kaybetmek zorundaydım? Niye buraya gelmişti! Bir canavar olmak istemiyordum! Bir oda dolusu zararsız çocuğu öldürmek istemiyordum! Ömür boyu fedakarlık ve inkarla kazandığım her şeyi kaybetmek istemiyordum! Yapmayacaktım. Bana bunu yaptıramayacaktı.
    Problem kokuydu, kanının korkunç derecede çekici kokusuydu. Eğer karşı koymanın sadece bir yolu olsaydı… keşke başka bir temiz hava dalgası zihnimi berraklaştırabilseydi. Bella Swan, uzun, gür, kızıl kahverengi saçlarını benim yönüme doğru salladı. Delirmiş miydi? Canavarı kışkırtıyor gibiydi, onunla alay ediyor gibi. Kokuyu benden uzağa üfleyecek hiçbir yardımsever esinti yoktu. Hepsi kısa sürede yok olacaktı. Hayır, hiç yardımcı esinti yoktu; ama nefes almak zorunda değildim. Ciğerlerime dolan havayı durdurdum. Rahatlık aniydi; ama yarımdı.
    Kokunun anısı hala kafamdaydı ve tadı dilimdeydi. Böyle bile, çok uzun süre karşı koyamayacaktım; ama belki bir saatliğine yapabilirdim. Bir saat. Belki kurban olmak zorunda olmayan kurbanlarla dolu bu odadan çıkmaya yetecek kadar zaman. Nefes almamak rahatsız edici bir histi. Vücudumun oksijene ihtiyacı yoktu; ama bu içgüdülerime ters düşüyordu. Gerginlik anlarında koku alma duyuma diğerlerinden daha çok güvenirdim. Avda yolu gösterirdi, tehlike durumunda ilk uyarıydı. Benim kadar tehlikeli bir şeye sık sık rastlamazdım; ama kendini koruma içgüdüsü, benim türümde sıradan bir insanınki kadar güçlüydü. Rahatsız edici; ama idare edilebilir. Onun kokusunu alıp, dişlerimi ince, saydam ve nefis teninden, sıcak, ıslak, nabzı atan– Bir saat! Sadece bir saat. O kokuyu, o tadı kesinlikle düşünmemeliydim.
    Sessiz kız saçlarını aramıza koydu, dosyasına doğru dökülmesi için öne eğildi. Yüzünü göremiyordum, berrak, derin gözlerindeki duyguları okumaya çalışamıyordum. Buklelerini aramıza yaymasının sebebi bu muydu? O gözleri benden saklamak mı? Korkudan? Utançtan? Sırlarını benden gizli tutmak için? Sessiz düşüncelerinden doğan eski rahatsızlığım, şimdi beni ele geçiren ihtiyaçtan – ayrıca nefretten – çok daha zayıftı.
    Yanımdaki narin kadın-çocuktan nefret ediyordum, ondan eski halime sarılışımın, aileme olan sevgimin, olduğumdan daha iyi biri olmaya dair hayallerimin bütün hararetiyle nefret ediyordum. Ondan nefret etmek, bana hissettirdiklerinden nefret etmek – bu biraz yardımcı oldu. Evet, daha önce hissettiğim rahatsızlık zayıftı; ama o da biraz yardım etti. Beni onun tadını hayal etmekten alıkoyacak her türlü duyguya sarıldım. Nefret ve rahatsızlık. Sabırsızlık. Şu saat hiç geçmeyecek miydi? Ve sonra ders bittiğinde… bu odadan çıkardı… ve ben ne yapardım? Kendimi tanıtırdım.
    Merhaba, benim adım Edward Cullen. Sana bir sonraki sınıfına kadar eşlik edebilir miyim?
    Evet derdi. Yapılacak nazik hareket buydu. Benden şimdiden korkar ve şüphelenirken bile, adete uyarak yanımda yürürdü. Onu yanlış tarafa yönlendirmek kolay olmalıydı. Park yerinin arkasına oraya dokunmak için uzanan bir parmak gibi yakın olan ormana. Ona kitabımı arabamda unuttuğumu söyleyebilirdim… Birileri son kez birlikte görüldüğü insanın ben olduğumu fark eder miydi? Her zamanki gibi yağmur yağıyordu; yanlış yöne giden yağmurluklu iki kişi çok fazla dikkat çekmez ya da beni ele vermezdi. Tabii bugün onun farkında olan tek öğrencinin ben olmadığımı saymazsak – kimse benim kadar olmasa da. Özellikle Mike Newton, o sandalyesinde huzursuzca kıpırdanırken – bana yakın olmaktan rahatsızdı, tıpkı herkesin olacağı gibi, tıpkı kokusu bütün merhametli endişemi yok etmeden önce beklediğim gibi – her hareketinin bilincindeydi. Eğer kız sınıftan benimle çıkarsa Mike Newton bunu fark ederdi.
    Eğer bir saat dayanabilirsem, iki saat dayanabilir miydim?
    Yanmanın acısından korktum.
    Boş bir eve gidecekti. Polis Şefi Swan tüm gün çalışıyordu. Bu küçük kasabadaki bütün evleri bildiğim gibi gibi, onun evini de biliyordum. Ormanın hemen yanındaydı, yakın komşu yoktu. Çığlık atmaya vakti olsa bile, ki olmayacaktı, duyacak kimse olmazdı. Bu işle ilgilenmenin sorumlu yolu buydu. İnsan kanı olmaksızın yetmiş yıl idare etmiştim. Eğer nefesimi tutarsam, iki saat daha dayanabilirdim. Onu yalnız yakaladığımda, başka kimsenin incinme riski olmayacaktı. Ve deneyim sırasında acele etmek için de hiçbir sebep yok, diye katıldı kafamın içindeki canavar. Bu odadaki on dokuz insanı çaba ve sabırla kurtararak, bu masum kızı öldürdüğümde daha az canavar olacağımı düşünmek saçmaydı.
    Ondan nefret etsem de, bunun adaletsiz olduğunu biliyordum. Aslında kendimden nefret ettiğimi biliyordum ve o öldüğünde ikimizden de çok daha fazla nefret edecektim.
    Bir saati bu şekilde geçirdim – onu öldürmenin en iyi yollarını hayal ederek. Asıl eylemi düşlememeye çalıştım. Bana fazla gelebilirdi; bu savaşı kaybedip görüşümdeki herkesi öldürebilirdim. O yüzden stratejiden başka hiçbir şey planlamadım.
    Bir kere, sona doğru, saçlarıyla ördüğü duvardan bana baktı. Bakışıyla buluştuğumda benden yayılan adaletsiz nefreti hissedebiliyordum – onun korkmuş gözlerinde bunun yansımasını görebiliyordum. Kan, o yüzünü tekrar saklayamadan önce yanağını renklendirdi ve ben neredeyse mahvolmuştum.
    Ama zil çaldı. Zil kurtardı – ne kadar da klişe. İkimiz de kurtulduk. O ölümden kurtuldu. Bense sadece kısa bir süreliğine korktuğum ve nefret ettiğim o kabus gibi yaratığa dönüşmekten kurtuldum.
    Odadan dışarı fırlarken, gerektiği kadar yavaş yürüyemedim. Eğer biri bana bakıyor olsaydı, hareket edişimde bir yanlışlık olduğundan şüphelenebilirlerdi. Kimse bana dikkat etmiyordu. Bütün insan düşünceleri, bir saatten biraz kısa bir süre içinde ölmeye hükümlü kızın etrafında dönüyordu.
    Arabama saklandım.
    Kendimi saklanmak zorunda kalmış olarak düşünmekten hoşlanmazdım. Kulağa ne kadar ödlekçe geliyordu… ama şüphesiz, şimdi durum buydu. Şu anda insanların arasında olmama yetecek kadar disipline sahip değildim. Birini öldürmemek için bu kadar odaklanmam, diğerlerine karşı gelmem için bana kaynak bırakmıyordu. Bu ne büyük bir israf olurdu. Eğer canavara boyun eğeceksem, yenilgiye değecek hale getirebilirdim.
    Genelde beni sakinleştiren bir CD çaldım; ama çok az işe yaradı. Hayır, en çok yardım eden, açık pencerelerimden hafif yağmurla birlikte giren serin, ıslak ve temiz havaydı. Bella Swan’ın kanını kusursuz netlikle hatırlamama rağmen, temiz havayı içime çekmek, bunun enfeksiyonunu vücudumdan yıkamak gibiydi. Aklım yine başımdaydı. Tekrar düşünebilirdim ve tekrar savaşabilirdim.
    Olmak istemediğim şeye karşı savaşabilirdim.
    Evine gitmek zorunda değildim. Onu öldürmek zorunda değildim. Açıkça, mantıklı, düşünebilen bir yaratıktım ve seçeneğim vardı. Her zaman bir seçenek vardı.
    Sınıftaki gibi hissettirmiyordu… ama şimdi ondan uzaktaydım. Belki, eğer ondan çok çok dikkatle kaçarsam hayatımın değişmesine gerek kalmazdı. İşler istediğim şekilde düzenliydi. Niye böle çileden çıkarıcı ve leziz birinin bunu mahvetmesine izin verecektim ki?
    Babamı hayal kırıklığına uğratmak zorunda değildim. Annemin gerginlik, endişe… acı çekmesine sebep olmak zorunda değildim. Evet, bu beni evlat edinmiş annemi de incitirdi ve Esme çok nazik, çok duygusal ve yumuşaktı. Onun gibi birine acı çektirmek kesinlikle affedilemezdi.
    Bu insan kızını Jessica Stanley’nin art niyetli düşüncelerinin küçük, dişsiz tehdidinden korumak istemem ne kadar ironikti. Isabella Swan için bir koruyucu olabilecek son kişi bendim. Asla herhangi bir şeyden, benden ihtiyacı olduğu kadar korunmaya gereksinimi olmayacaktı.
    Aniden Alice’in nerede olduğunu merak ettim. Swan kızını pek çok şekilde öldürdüğümü görmemiş miydi? Niye yardım etmeye gelmemişti – beni durdurmaya ya da kanıtları yok etmeye, hangisi olursa? Jasper’la ilgili sorunları izlemeye dikkatini öyle vermişti ki, bu çok daha korkunç ihtimali kaçırmış mıydı? Düşündüğümden daha mı güçlüydüm? Kıza gerçekten hiçbir şey yapmayacak mıydım?
    Hayır. Bunun doğru olmadığını biliyordum. Alice mutlaka Jasper’a çok fazla
    odaklanıyor olmalıydı.
    Olacağını bildiğim yönü, İngilizce sınıfları için kullanılan küçük binayı taradım. Tanıdık ‘sesi’ni bulmam uzun sürmedi. Ve haklıydım. Her düşüncesi Jasper’a dönüktü, en ufak kararlarını dakika dakika takip ediyordu. Ona akıl danışabilmeyi diledim; ama aynı zamanda ne yapabileceğimi bilmediğinden memnundum, son bir saatte düşündüğüm katliamın farkında olmamasından.
    Vücudumda yeni bir yanma hissettim – utanç. Hiçbirinin bilmesini istemiyordum.
    Eğer Bella Swan’dan kaçabilirsem, eğer onu öldürmemeyi başarabilirsem – bunu düşündüğümde bile, canavar kıvrandı ve dişlerini sinirle gıcırdattı – o zaman kimsenin bilmesine gerek kalmazdı. Eğer onun kokusundan uzak durabilirsem…
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 07, 2009 9:39 pm

    1. Bölümün devamının devamının devamı

    En azından niye denemeyeceğime dair hiçbir sebep yoktu. İyi bir seçim yapmayı, Carlisle’ın olduğumu düşündüğüm kişi olmayı. Okulun son saati neredeyse bitmişti. Yeni planımı hemen harekete geçirmeye karar verdim. Burada, yanımdan geçip beni tekrar mahvedebileceği yerde oturmaktan iyiydi. Yine, kıza haksız bir nefret hissettim. Üzerimde sahip olduğu bu bilinçsiz güçten nefret ettim. Beni hakaret ettiğim bir şeye dönüştürebilmesinden nefret ettim.
    Küçük kampüsten ofise doğru hızla yürüdüm – biraz fazla hızla; ama tanık yoktu. Bella Swan’ın yolunun benimle kesişmesi için hiçbir sebep yoktu. Olduğu bela gibi kaçınılacaktı.
    Ofis görmek istediğim sekreter dışında boştu. Sessiz girişimi fark etmedi.
    “Bayan Cope?”
    Doğal olmayan kırmızı saçlara sahip kadın baktı ve gözleri büyüdü.
    Anlamadıkları küçük işaretler onları hep hazırlıksız yakalardı, bizi daha önce ne kadar çok görmüş olsalar da. “Ah.” dedi şaşırıp, zorlukla soluyarak. Bluzunu düzeltti. Aptal, diye düşündü kendi kendine. O neredeyse benim çocuğum olacak kadar genç. Böyle düşünmek için çok genç… “Merhaba Edward. Senin için ne yapabilirim?” Kalın gözlüklerinin arkasında kirpikleri titredi.
    Rahatsız edici. Ama olmak istediğim zaman nasıl çekici olabileceğimi biliyordum. Hangi ses tonuyla konuşacağımı, hangi hareketleri yapacağımı bildiğim için kolaydı.
    Öne doğru eğilip, derinliksiz, küçük kahverengi gözlerine derin derin bakıyormuş gibi bakışıyla buluştum. Düşünceleri şimdiden heyecan içindeydi. Bu basit olmalıydı.
    “Bana ders programımla ilgili yardım edip edemeyeceğinizi merak ediyordum.” dedim insanları korkutmamak için ayırdığım yumuşak sesle. Kalbinin temposunun arttığını duydum. “Tabii ki Edward. Nasıl yardımcı olabilirim?” Çok genç, çok genç, diye tekrarladı. Yanılıyordu tabii ki. Ben onun büyükbabasından daha yaşlıydım; ama ehliyet belgeme göre, haklıydı.
    “Acaba biyoloji sınıfımdan son sınıf seviyesinde fen dersine geçebilir miyim? Fizik, mesela?”
    “Bay Banner’la bir problem mi var Edward?”
    “Hayır, sadece ben bu konuları zaten işlemiştim…”
    “Alaska’da gittiğiniz hızlandırılmış okulda, doğru.” Bunu düşünürken ince dudakları büzüldü. Hepsi üniversitede olmalılar. Öğretmenlerin şikayet ettiğini hiç duymadım. Muhteşem notlar, cevap verirken tereddüt yok, testlerde hiç yanlış cevap yok – sanki her konuda hile yapmanın bir yolunu bulmuşlar gibi. Bay Varner bir öğrencinin ondan daha zeki olduğunu düşünmektense, hile yapıldığına inanmayı tercih eder… Annelerinin onlara özel ders verdiğine bahse girerim… “Aslına bakarsan Edward, Fizik şu anda oldukça dolu. Bay Banner bir sınıfta yirmi beşten fazla öğrenci olmasından nefret eder–”
    “Ben problem çıkarmam.”
    Tabii ki hayır. Kusursuz bir Cullen çıkarmaz.
    “Bunu biliyorum Edward; ama şu anki haliyle sıralar tam yetiyor…”
    “O zaman dersi bırakabilir miyim? O saati kendim çalışmak için kullanabilirim.”
    “Biyolojiyi bırakmak mı?” Ağzı şaşkınlıkla açıldı. Bu delice. Bildiğin bir konuyu oturup dinlemek ne kadar zor? Mutlaka Bay Banner’la ilgili bir problem olmalı. Acaba Bob’la bu konuda konuşmalı mıyım? “Mezun olmak için yeterli kredin olmaz.”
    “Seneye tamamlarım.”
    “Belki de bunun hakkında ailenle konuşmalısın.”
    Arkamda kapı açıldı; ama gelen her kimse beni düşünmüyordu, o yüzden görmezden gelip Bayan Cope’a odaklandım. Biraz daha yakına eğildim ve gözlerimi daha büyük tuttum. Bu, eğer siyah yerine altın rengi olsalardı daha iyi işlerdi.
    Siyahlık, olması gerektiği gibi insanları korkuturdu.
    “Lütfen Bayan Cope?” Sesimi olabildiği kadar yumuşak ve zorlayıcı tuttum – ve oldukça zorlayıcı olabildi. “Geçebileceğim başka bir bölüm yok mu? Birinde boş yer olması gerektiğinden eminim? Altıncı saat Biyoloji tek seçenek olamaz…” Dişlerimi çok geniş gösterip onu korkutmamaya dikkat ederek gülümsedim, ifadenin yüzümü yumuşatmasına izin verdim.
    Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Çok genç, diye hatırlattı kendine. “Peki, belki Bob – yani Bay Banner’la konuşabilirim. Bir bakarım–” Bir saniye aldı, her şeyin değişmesi: odadaki hava, buradaki görevim, bu kızıl saçlı kadına doğru eğilmiş olma sebebim… Daha önce bir amaç için olanlar, şimdi başka bir amaç içindi.
    Samantha Wells’in kapıyı açıp, yandaki sepete imzalı bir geç kağıdını koyarak, okuldan uzaklaşmak için aceleyle çıkması bir saniye aldı. Açık kapıdan gelen rüzgarın bana çarpması bir saniye aldı. Kapıdaki ilk kişinin beni niye düşünceleriyle bölmediğini anlamam bir saniye aldı.
    Emin olmak için gerekmemesine rağmen döndüm. Bana karşı isyan eden kaslarımı kontrol etmek için savaşarak, yavaşça döndüm.
    Bella Swan sırtı kapının yanındaki duvara yaslı, elinde bir kağıtla orada duruyordu. Benim vahşi, merhametsiz bakışımla karşılaştığında gözleri normalden daha da büyüdü.
    Kanının kokusu bu küçük, sıcak odadaki havanın her parçasına işlemişti. Boğazım alevler içinde yarıldı.
    Canavar, kızın gözlerindeki aynadan yine bana öfkeyle baktı, kötünün maskesi.
    Elim tezgahın üzerindeki havada tereddüt etti. Uzatıp Bayan Cope’un kafasını, masasına onu öldürmeye yetecek kuvvetle çarpmam için geri bakmam gerekmiyordu. İki hayat, yirmi tanesi yerine. Bir takas. Canavar heyecanla, açlıkla bunu yapmamı bekledi.
    Ama her zaman bir seçenek vardı - olmak zorundaydı. Akciğerlerimin hareketini kestim ve gözlerimin önüne Carlisle’ın yüzünü yerleştirdim. Bayan Cope’a döndüm ve yüz ifademin değişimine olan iç şaşkınlığını duydum. Benden geri çekildi; ama korkusu tutarlı kelimelere dökülmedi.
    Kendimi inkar ederek öğrendiğim bütün kontrolü kullanarak yüzümü normal ve yumuşak hale getirdim. Akciğerlerimde sadece bir kere daha konuşacak hava kalmıştı, kelimeler aceleyle döküldü.
    “Boş verin o zaman. İmkansız olduğunu görebiliyorum. Yardımınız için çok teşekkür ederim.”
    Döndüm ve kendimi odadan dışarı attım, santimler ötesinden geçerken kızın sıcakkanlı vücudunun ısısını hissetmemeye çalıştım. Arabama gidene kadar çok hızlı hareket ettim ve durmadım. İnsanların çoğu çoktan gitmişti, o yüzden pek tanık yoktu. Birinci sınıflardan biri, D.J. Garrett fark etti ve sonra aldırmadı.
    Cullen nereden geldi – havadan belirmiş gibi… İşte, yine hayal gücüm. Annem her zaman der ki…
    Volvo’ma girdiğimde, diğerleri zaten oradaydı. Nefes alıp verişimi kontrol etmeye çalıştım; ama boğulmuş gibi, temiz havada soluk soluğaydım. “Edward?” dedi Alice, sesinde endişeyle.
    Ona sadece kafamı salladım.
    “Sana ne oldu böyle?” diye sordu Emmett, dikkati o anlığına Jasper’ın rövanş modunda olmadığı gerçeğinden dağılarak.
    Cevap vermek yerine arabayı çalıştırdım. Bella Swan beni buraya kadar da takip etmeden önce bu park yerinden gitmek zorundaydım. Benim kişisel şeytanım, yakamı bırakmayan… Arabayı döndürdüm ve hızlandırdım. Yoldayken kırk mile çıktım. Köşeyi dönmeden önce yetmişteydim.
    Bakmadan Emmett, Rosalie ve Jasper’ın Alice’e döndüğünü biliyordum. Alice omuzlarını silkti. Ne olduğunu göremiyordu, sadece ne geldiğini görebiliyordu.
    Bana doğru baktı. İkimiz de kafasında gördüğü şeyi izledik ve ikimiz de şaşırdık.
    “Gidiyorsun?” diye fısıldadı. Diğerleri şimdi bana bakıyordu.
    “Öyle mi?” diye tısladım dişlerimin arasından.
    Çözümüm bocalar ve başka bir seçim, geleceğimi daha karanlık bir yola yönlendirirken, gördü.
    “Ah.” Bella Swan, ölü. Benim gözlerim, taze kanla parlak kırmızı. Takip edecek arama. Bizim için güvenli olmasını bekleyip tekrar başlayacağımız zaman… “Ah.” Dedi tekrar. Görüntü daha da ayrıntılı hale geldi. şef Swan’ın evinin içini ilk defa gördüm, Bella’yı sarı dolaplı küçük mutfakta gördüm, onu gölgelerden takip ederken… kokusunun beni ona çekmesine izin verirken… sırtı bana dönüktü… “Dur!” dedim, daha fazla katlanamayıp, inleyerek.
    “Özür dilerim.” diye fısıldadı, gözleri büyümüştü.
    Canavar neşelendi.
    Ve sonra kafasındaki görüntü tekrar değişti. Gece, boş bir yol, yanındaki ağaçlar karla kaplı, saatte neredeyse iki yüz mille geçerken.
    “Seni özleyeceğim.” dedi. “Ne kadar kısa zaman için gidiyor olursan ol.”
    Emmett ve Rosalie birbirlerine endişeyle baktılar.
    Eve giden yola girmek üzereydik.
    “Bizi burada bırak.” dedi Alice. “Carlisle’a kendin söylemelisin.” Başımı salladım ve araba aniden durdu. Emmett, Rosalie ve Jasper sessizce çıktılar; ben gittiğimde Alice’e durumu açıklatacaklardı. Alice omzuma dokundu. “Doğru olanı yapacaksın.” diye mırıldandı. Bu sefer bir görüş değildi – bir emirdi. “O Charlie Swan’ın tek ailesi. Bu onu da öldürür.” “Evet.” dedim sadece son kısmına katılarak. Kaşları endişeyle birleşerek diğerlerine katılmak için dışarı çıktı. Ben arabayı döndürene kadar, ağaçların içinde görüşümden kaybolmuşlardı.
    Kasabaya doğru hızlandım ve Alice’in kafasındaki görüşlerin, bir karanlık bir parlak olarak değiştiğini biliyordum. Forks’a doğru doksanla hızlanırken, nereye gittiğimden emin değildim. Babama veda etmeye mi? Yoksa içimdeki canavarı kucaklamaya mı? Yol, tekerleklerimin altında hızla kaydı.
    avatar
    BeLLs_dyq_éd*
    Bağımlı Üye _seviye 2
    Bağımlı Üye   _seviye 2

    Mesaj Sayısı : 1128
    Kayıt tarihi : 27/05/09
    Nerden : ForKsTann xD
    İş/Hobiler : TwiLiqhT (:
    Lakap : Duyi xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından BeLLs_dyq_éd* Bir Ptsi Haz. 08, 2009 3:52 pm

    vayyyy süperrrr ! dewam et yhawww bayıLdmmmmm


    En son BeLLs_dyq_éd* tarafından Ptsi Haz. 08, 2009 4:02 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi


    _________________



    avatar
    BittersweeT
    Administrator_Kurucu
    Administrator_Kurucu

    Koç Maymun

    Mesaj Sayısı : 290
    Kayıt tarihi : 11/04/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 10/04/92
    Nerden : İstanbul
    İş/Hobiler : Öğrenci
    Lakap : Hilary

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından BittersweeT Bir Ptsi Haz. 08, 2009 3:54 pm

    Çok saol Zeynepcim yeni gördüm başlarım artık okumaya


    _________________


    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Çarş. Haz. 10, 2009 2:13 pm

    arkadaşlar bölümler çok uzun olduğu için ve bazı harfler düzgün gözükmediği falan için onları düzeltmekle uğraşıyorum. kelime sınırı olduğu için bikaç mesaj halinde gönderiyorum xD
    avatar
    BeLLs_dyq_éd*
    Bağımlı Üye _seviye 2
    Bağımlı Üye   _seviye 2

    Mesaj Sayısı : 1128
    Kayıt tarihi : 27/05/09
    Nerden : ForKsTann xD
    İş/Hobiler : TwiLiqhT (:
    Lakap : Duyi xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından BeLLs_dyq_éd* Bir Çarş. Haz. 10, 2009 5:41 pm

    olsun olsun kelime yanlışı fln önemsiz sn gönder biz okuruzz hadiii xD


    _________________



    avatar
    KübraCullen
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Boğa Köpek

    Mesaj Sayısı : 91
    Kayıt tarihi : 16/04/09
    Yaş : 22
    Doğum tarihi : 17/05/94
    Nerden : ♥Forks♥
    İş/Hobiler : ♥Edward Cullen♥
    Lakap : Mrs. Cullen

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından KübraCullen Bir Çarş. Haz. 10, 2009 9:12 pm

    bence bunu eklememeliydin zeynepp...:S
    ben stephenie meyeri destekledigim icin dagitmiyorum bunu...
    okudum ama dagitmam....
    isteyen bulur zaten...
    cünkü bunu dagitinca sanki sen eklemissin gibi geliyo ilk netee:S


    _________________


    Team

    ♥Jakeward♥
    avatar
    nesibe
    Yeni Üye _ seviye 1
    Yeni Üye   _ seviye 1

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 12/06/09
    Nerden : istanbul

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından nesibe Bir Cuma Haz. 12, 2009 2:53 am

    birşey rica edebilir miyim eğer devamını koymayacaksanız bana mail olarak atabilir misiniz
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 7:42 pm

    KübraCullen demiş ki:bence bunu eklememeliydin zeynepp...:S
    ben stephenie meyeri destekledigim icin dagitmiyorum bunu...
    okudum ama dagitmam....
    isteyen bulur zaten...
    cünkü bunu dagitinca sanki sen eklemissin gibi geliyo ilk netee:S

    peki canım siliyorum o zaman
    avatar
    BittersweeT
    Administrator_Kurucu
    Administrator_Kurucu

    Koç Maymun

    Mesaj Sayısı : 290
    Kayıt tarihi : 11/04/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 10/04/92
    Nerden : İstanbul
    İş/Hobiler : Öğrenci
    Lakap : Hilary

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından BittersweeT Bir Paz Haz. 14, 2009 8:39 pm

    silmede kitliyip arşive yolla


    _________________


    avatar
    BittersweeT
    Administrator_Kurucu
    Administrator_Kurucu

    Koç Maymun

    Mesaj Sayısı : 290
    Kayıt tarihi : 11/04/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 10/04/92
    Nerden : İstanbul
    İş/Hobiler : Öğrenci
    Lakap : Hilary

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından BittersweeT Bir Paz Haz. 14, 2009 8:43 pm

    Yada kitleme bırak dursun burda..


    _________________


    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 8:43 pm

    peki canım
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 10:07 pm

    ha tmm halletmişsin xD
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 10:08 pm

    o zaman ikinci bölümü de ekliim birazdan xD
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 10:20 pm

    2. Açık Kitap

    Sırtımı kar yığınının arkasına yasladım ve kuru pudra ağırlığımın etrafında yeniden şekillendi. Tenim etrafımdaki havayla uyum sağlamak için soğumuştu, altımdaki küçük buz parçalarını kadife gibi hissediyordum. Üstümdeki gökyüzü duruydu, bazı yerlerde mavi, bazı yerlerde sarı olarak ışıyan yıldızlarla parlaktı. Siyah evrende şahane, dönen şekiller yaratmışlardı – mükemmel bir görüntü. Harika güzellikle. Ya da, harika güzellikte olurdu. Olurdu, eğer gerçekten görebiliyor olsaydım.

    Hiç iyiye gitmiyordu. Altı gün geçmişti, altı gün bu boş Denali sahrasında saklanmıştım; ama özgürlüğe, onun kokusunu yakaladığım anda olduğumdan daha yakın değildim.

    Mücevherlerle dolu gökyüzüne baktığım zaman, sanki güzellikleriyle gözlerim arasında bir engel var gibiydi. Bu engel bir yüzdü, sadece sıradan bir insan yüzü; fakat onu aklımdan çıkaramıyordum. Yaklaşan düşünceleri, onlara eşlik eden ayak seslerinden önce duydum.
    Hareketin sesi pudranın üzerinde sadece hafif bir fısıltıydı. Tanya’nın beni buraya kadar takip etmesine şaşırmamıştım. Son birkaç gündür, şimdi yaklaşan bu konuşma üzerine düşündüğünü ve ne söyleyeceğinden tam olarak emin olana kadar ertelediğini biliyordum.

    Yaklaşık altmış yarda ötede, siyah bir kayanın üzerine sıçrayıp, çıplak ayaklarıyla dengesini sağlarken görüş alanıma girdi. Tanya’nın teni yıldızların ışığı altında gümüştü ve uzun sarı bukleleri soluk bir şekilde parıldıyordu, çilek rengi tonuyla neredeyse pembeydi. Kehribar gözleri, o, kara yarı gömülü halde beni izlerken parıldadı ve dolgun dudakları bir gülümsemeyle uzadı.

    Harika. Eğer gerçekten görebiliyor olsaydım. İç çektim.

    Kayanın tepesinde, parmak uçları taşa dokunarak çömeldi, vücudu gerildi.

    Top güllesi, diye düşündü.

    Kendini havaya fırlattı; şekli yıldızlarla benim arama girdiği sırada karanlık, dönen bir gölgeye dönüştü. Tam yanımdaki kar yığınına yaklaştığı zaman top halinde kıvrıldı.

    Etrafımda bir tipi uçtu. Tüye benzeyen buz kristalleri altına gömüldüğümde yıldızlar karardı. Tekrar iç çektim; ama kendimi yukarı çıkarmak için hiçbir harekette bulunmadım. Karın altındaki siyahlık ne acıtıyor, ne de görüşümü geliştiriyordu. Hala aynı yüzü görüyordum.

    “Edward?”

    Tanya beni hızlıca çıkartırken kar yine uçuyordu. Gözlerimle pek buluşmadan, hareketsiz yüzümden kar tanelerini silkeledi.

    “Özür dilerim.” dedi mırıldanarak. “Şakaydı.”

    “Biliyorum. Komikti.”

    Ağzı aşağı doğru kıvrıldı.

    “İrina ve Kate seni yalnız bırakmam gerektiğini söylediler. Seni rahatsız ettiğimi düşünüyorlar.”

    “Hayır, hiç etmiyorsun.” diye güvence verdim. “Aksine, kaba olan benim – fena halde kaba. Çok özür dilerim.”

    Eve gidiyorsun değil mi? diye düşündü.

    “Henüz buna… tam olarak… karar vermedim.”

    Ama burada kalmıyorsun. Düşünceleri şimdi dalgındı, hüzünlü.

    “Hayır… yardımcı oluyor gibi görünmüyor.”

    Yüzünü buruşturdu. “Bu benim suçum değil mi?”

    “Tabii ki hayır.” dedim yumuşakça yalan söyleyerek.

    Centilmenlik yapma.

    Gülümsedim.

    Rahatsız olmana neden oluyorum, diye suçladı.

    “Hayır.”

    Kaşını kaldırdı, ifadesi o kadar kuşkuluydu ki, gülmek zorunda kaldım. Başka bir iç çekişin takip ettiği kısa bir kahkaha.

    “Pekala.” diye itiraf ettim. “Biraz.”

    O da iç çekti ve çenesini ellerine aldı. Düşünceleri üzüntülüydü.

    “Yıldızlardan binlerce kez daha güzelsin Tanya. Tabii, zaten bunun farkındasın. İnadımın kendine olan güvenini yok etmesine izin verme.”

    “Reddedilmeye alışık değilim.” diye homurdandı, dudağını alımlı bir şekilde büktü.

    “Kesinlikle.” dedim, binlerce başarılı fethi hızla kafasından geçerken düşüncelerini engellemeye çalışarak. Tanya insan erkeklerini tercih ederdi – yumuşak ve sıcak olma avantajı ile beraber, daha çoklardı ve kesinlikle daha isteklilerdi.

    “Succubus(Geceleyin kadın şeklinde erkeklerin rüyasına girip onlarla cinsel münasebette bulunan dişi şeytan.).” dedim alayla, kafasında belirmeye devam eden görüntüleri bölme umuduyla.

    Dişlerini göstererek sırıttı. “Orijinal.”

    Carlisle’ın aksine, Tanya ve kardeşleri bilinçlerini yavaş yavaş keşfetmişlerdi. Sonunda, onları kan dökmeye karşı getiren etken insan erkeklerine olan düşkünlükleri olmuştu.

    “Buraya geldiğinde,” dedi yavaşça. “Ben sandım ki…”

    Ne düşündüğünü biliyordum ve böyle hissedeceğini tahmin etmem gerekirdi; ama geldiğimde çözümsel düşünmek için en iyi halimde değildim.

    “Fikrimi değiştirdiğimi düşündün.”

    “Evet.” Kaşlarını çattı.

    “Beklentilerinle oynadığım için kendimi çok kötü hissediyorum Tanya. Böyle yapmak istememiştim – düşünmüyordum. Sadece… çok aceleyle ayrılmıştım.”

    “Sanırım sebebini söylemezsin…?”
    Doğruldum ve kollarımı bacaklarıma dolayıp savunma amaçlı kıvrıldım.
    “Bunun hakkında konuşmak istemiyorum.”

    Tanya, Irina ve Kate kalkıştıkları bu hayatta çok iyilerdi. Çeşitli konularda Carlisle’dan bile. Avları olması gerekenlerle – bir zamanlar olanlarla – kendilerine izin verdikleri delice yakınlığa rağmen; hata yapmıyorlardı. Zayıflığımı Tanya’ya itiraf etmeye çok utanıyordum.

    “Kadın problemi mi?” diye tahmin yürüttü isteksizliğimi görmezden gelerek. Soğukça güldüm. “Kastettiğin şekilde değil.”

    Sonra sessizleşti. Kelimelerimin anlamını çözmek için değişik tahminler yürütürken düşüncelerini dinledim.

    “Yaklaşamadın bile.” dedim.

    “Bir ipucu?” diye sordu.

    “Lütfen bırak Tanya.”

    Yine sessizleşti, hala tahmin etmeye çalışıyordu. Onu duymazdan gelip boş yere yıldızların güzelliğini görmeye çalıştım.

    Bir süre sonra vazgeçti ve düşünceleri başka bir yöne gitti.

    Nereye gideceksin Edward, eğer buradan ayrılırsan? Carlisle’a mı döneceksin?

    “Sanmıyorum.” diye fısıldadım.

    Nereye gidecektim? Dünyada ilgimi çeken hiçbir yer yoktu. Görmek ya da yapmak istediğim hiçbir şey yoktu, çünkü nereye gidersem gideyim, bir yere doğru gidiyor olmayacaktım – bir yerden uzağa kaçıyor olacaktım. Bundan nefret ediyordum. Ne zaman böyle bir ödleğe dönüşmüştüm?

    Tanya ince kolunu omzuma attı. Dikeldim; ama dokunuştan çekilmedim. Arkadaşça bir rahatlatmadan başka bir şey kastetmemişti. Çoğunlukla.

    “Bence geri döneceksin.” dedi, sesinde uzun zaman önce kaybolmuş Rus aksanından ufak bir iz belirerek. “Peşini bırakmayan her ne… ya da her kim olursa olsun, onunla yüzleşeceksin. Sen böyle birisin.”
    avatar
    BittersweeT
    Administrator_Kurucu
    Administrator_Kurucu

    Koç Maymun

    Mesaj Sayısı : 290
    Kayıt tarihi : 11/04/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 10/04/92
    Nerden : İstanbul
    İş/Hobiler : Öğrenci
    Lakap : Hilary

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından BittersweeT Bir Paz Haz. 14, 2009 10:23 pm

    teşekkürler 3. yüde bekliyoruz


    _________________


    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 10:31 pm

    2. BÖLÜMÜN DEVAMI

    Düşünceleri sözleri kadar emindi. Aklındaki görüntüyü benimsemeye çalıştım. Sorunlarla yüzleşen kişiyi. Kendimi tekrar böyle düşünmek hoştu. Hiçbir zaman cesaretim ve zorluklarla başa çıkma becerimden şüphe duymamıştım, bir lisenin biyoloji dersinde geçirdiğim o korkunç saate kadar.

    Yanağından öptüm. Yüzünü bana döndürdüğünde çabucak geri çekildim, dudakları çoktan büzülmüştü. Hızıma acıklı bir ifadeyle gülümsedi.

    “Teşekkürler Tanya, bunu duymaya ihtiyacım vardı.”

    Düşünceleri huysuzlaştı. “Bir şey değil, sanırım. Keşke daha mantıklı olabilsen Edward.”

    “Üzgünüm Tanya. Benim için fazla iyi olduğunu biliyorsun. Ben sadece… daha aradığımı bulamadım.”

    “Pekala, eğer seni tekrar görmeden önce gidersen… hoşçakal Edward.”

    “Hoşçakal Tanya.” Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, görebiliyordum. Kendimi giderken görebiliyordum, olmak istediğim tek yere giderken… “Tekrar teşekkürler.”

    Tek bir çevik harekette ayaktaydı ve o kadar hızlı koşuyordu ki, ayağının kara batacak vakti olmuyordu; arkasında hiç iz bırakmıyordu. Geriye bakmadı. Reddim onu daha önce izin verdiğinden çok rahatsız etmişti, düşüncelerinde bile. Gitmeden önce beni bir daha görmek istemiyordu.

    Üzüntüyle suratım asıldı. Hisleri derin ve saf olmamasına ve hiçbir şekilde karşılık veremeyeceğim duygular olmasına rağmen, Tanya’yı incitmekten hiç hoşlanmıyordum. Yine de bir centilmenden aşağı hissetmeme neden oluyordu. Çenemi dizlerime koydum ve aniden yola çıkmak için heyecanlı olduğum halde yıldızları tekrar izledim. Alice’in eve döneceğimi görüp diğerlerine söyleyeceğini biliyordum. Mutlu olacaklardı – özellikle Carlisle ve Esme. Kafamdaki yüzden ötesini görmeye çalışarak bir süre daha yıldızlara baktım. Gökyüzündeki parlak ışıklarla aramda, bir çift sersemlemiş çikolata renkli göz bu kararın onun için ne anlama geldiğini soruyormuşçasına bana baktı. Tabii, bunun gerçekten o meraklı gözlerin aradığı bilgi olup olmadığından emin olamadım. Hayalimde bile, düşüncelerini okuyamıyordum. Bella Swan’ın gözleri sorgulamaya ve yıldızların engelsiz görüntüsü benden kaçmaya devam etti. Kuvvetle iç çekerek pes ettim ve ayağa kalktım. Eğer koşarsam Carlisle’ın arabasına yarım saatten kısa sürede varabilirdim. Ailemi görmek için acele ederek – ve zorluklarla yüzleşen Edward olmayı çok isteyerek – yıldızlarla aydınlanmış karların üzerinde koştum, ayak izi bırakmadan.


    “Bir sorun olmayacak.” diye fısıldadı Alice. Gözleri odağını kaybetmişti ve Jasper, biz birbirimize yakın bir grup halinde yürürken eli Alice’in dirseğinin altında, yürümesinde yardımcı oluyordu. Rosalie ve Emmett önde gidiyorlardı. Emmett gülünç bir şekilde düşman gölgesindeki bir korumaya benziyordu. Rosalie de ihtiyatlı görünüyordu; ama korumacıdan çok sinirliydi.

    “Tabii ki olmayacak.” dedim homurdanarak. Davranışları gülünçtü. Eğer altından kalkamayacağımı düşünseydim evde kalırdım.

    Normal, eğlenceli sabahımızın – gece kar yağmıştı ve Emmett ile Jasper dikkat dağınıklığımı fırsat bilerek beni kar topu bombardımanına tutmuşlardı; tepkisizliğimden sıkıldıklarında ise birbirlerine dönmüşlerdi – bu aşırı dikkatlilik durumuna olan ani değişimi, eğer bu kadar sinir bozucu olmasaydı komik olurdu.

    “Henüz burada değil; ama geleceği yol… rüzgar yönünde olmayacak, eğer her zamanki yerimize oturursak.”

    “Tabii ki her zamanki yerimizde oturacağız. Kes şunu Alice. Sinirlerimi bozuyorsun. Tamamen iyi olacağım.”

    Jasper oturmasına yardım ederken gözleri bir kere kapanıp açıldı ve sonunda benim yüzüme odaklandı.

    “Hmm.” dedi şaşırmış bir sesle. “Sanırım haklısın.”

    “Tabii ki öyleyim.” diye söylendim.

    Endişelerinin odağı olmaktan nefret etmiştim. Korumacı halde Jasper’ı çevrelediğimiz zamanları hatırladığımda, ona ani bir sempati hissettim. Kısa bir an bakışımı yakaladı ve sırıttı.

    Sinir bozucu değil mi?

    Ona yüzümü buruşturdum.

    Bu uzun, donuk renkli odanın bana çok ağır gelişi sadece bir hafta önce miydi? Burada olmanın neredeyse uykuya, koma haline benzeyişi? Bugün sinirlerim uzamıştı – en ufak baskıda ses çıkarmak üzere gerilmiş piyano telleri gibi. Duyularım tetikteydi, her sesi, her görüşü, havanın tenime dokunan her hareketini, her düşünceyi tarıyordum. Özellikle düşünceleri. Kullanmayı reddedip kilitlediğim tek bir duyu vardı. Koku tabii ki. Nefes
    almıyordum.

    Düşünceleri incelerken Cullen’larla ilgili daha çok şey duymayı bekliyordum. Bütün gün, Bella Swan’ın verdiği herhangi bir bilgi aramış, yeni dedikodunun yönünü görmeye çalışmıştım; ama hiçbir şey yoktu. Kimse kafeteryadaki beş vampirin farkında değildi, tıpkı yeni kız gelmeden önceki gibi. Bazı insanların aklında da hala o kız ve geçen haftaki düşüncelerinin aynısı vardı. Bunu anlatılamayacak derecede sıkıcı bulmak yerine, şimdi büyülenmiştim.

    Kimseye benim hakkımda bir şey söylememiş miydi? Benim kara, öfkeli ve ölüm saçan başımı fark etmemesinin imkanı yoktu. Buna verdiği tepkiyi görmüştüm. Şüphesiz, onu çok korkutmuştum. Birine anlatacağından, belki de daha iyi bir hikaye haline getirmek için biraz abartacağından ve bana tehditkar birkaç replik ekleyeceğinden emindim. Ve sonra beni, birlikte girdiğimiz biyoloji dersini bırakmaya çalışırken duymuştu. Yüz ifademi gördükten sonra sebebin kendisi olup olmadığını mutlaka merak etmiş olmalıydı. Normal bir kız etrafındakilere sorar, deneyimini diğerleriyle karşılaştırır, dışlanmış hissetmemek için davranışımı açıklayacak bir ortak nokta arardı. İnsanlar normal hissetmek ve etrafındaki herkese uyum sağlamak için her şeyi yapardı, bir sürü özelliksiz koyun gibi. Bu ihtiyaç, emniyetsiz gençlik yıllarında özellikle güçlüydü. Kız bu kuralın bir istisnası olmazdı. Ama burada, normal masamızda otururken, kimse bizi fark etmemişti. Kimseye anlatmadıysa, Bella son derece utangaç olmalıydı. Belki babasıyla konuşmuştu, belki en güçlü ilişkisi onunlaydı… ama bu, onunla ne kadar az zaman geçirdiği düşünülünce pek mümkün görünmüyordu. Annesine daha yakın olmalıydı. Yine de kısa zaman içinde Şef Swan’a uğrayıp düşüncelerini dinlemeliydim.

    “Yeni bir şey var mı?” diye sordu Jasper.

    “Yok… Hiçbir şey söylememiş olmalı.”

    Bu haber üzerine hepsi kaşlarını kaldırdı.

    “Belki de düşündüğün kadar korkunç değilsin.” dedi Emmett kıkır kıkır gülerek. “Bahse girerim ki ben onu bundan daha iyi korkuturdum.”

    Ona doğru gözlerimi devirdim.

    “Acaba neden…?” Kızın eşsiz sessizliğiyle ilgili hala şaşkındı.

    “Bunu geçtik. Bilmiyorum.”

    “İçeri giriyor.” diye mırıldandı Alice. Vücudumun katılaştığını hissettim.

    “İnsan görünmeye çalışın.”

    “İnsan, öyle mi?” diye sordu Emmett.

    Sağ yumruğunu kaldırıp avucunda sakladığı kar topunun etrafında parmaklarını büktü. Tabii ki, orada erimemişti. Sıkıp bir buz kütlesi haline getirdi. Gözleri Jasper’daydı; ama düşüncelerinin yönünü gördüm. Tabii, Alice de gördü. Emmett’in ona aniden fırlattığı buz topağını, parmaklarının sıradan bir hareketiyle engelledi. Buz, kafeterya boyunca insan gözlerinin takip edemeyeceği bir hızla duvara çarpıp, tuğlaları çatlattı. Odanın o köşesindeki başlar önce yerdeki kırık buz kütlelerine döndü ve sonra suçluyu bulmak için arandı. Birkaç masadan uzağa bakmadılar. Kimse bize bakmadı.

    “Çok insanca Emmett.” dedi Rosalie iğneleyici bir sesle. “Elin değmişken niye duvara yumruk atmıyorsun?”

    “Onu sen yaparsan daha etkileyici olur bebeğim.”

    Onlara dikkatimi vermeye çalıştım, sanki şakalarının bir parçasıymışım gibi yüzüme bir sırıtma yerleştirdim. Onun beklediğini bildiğim sıraya bakmak için kendime izin veremedim; ama dinliyordum.

    Jessica’nın, ilerleyen sırada hareketsiz duran ve dikkati dağılmış görünen yeni kızla ilgili sabırsızlığını duyabiliyordum. Düşüncelerinde, Bella Swan’ın yanaklarının bir kere daha kanla kırmızı olduğun gördüm.
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 10:40 pm

    2. BÖLÜMÜN DEVAMININ DEVAMI

    Kısa, derin olmayan nefesler aldım, kokusunun en ufak bir izi bile yanımdaki havaya değerse nefes almayı bırakmaya hazırdım. Mike Newton iki kızla beraberdi. Jessica’ya Swan kızının ne problemi olduğunu sorduğunda, hem iç hem de dış sesini duyabiliyordum. Düşüncelerinin onun etrafında sarılış şeklinden ve kız, onun orada olduğunu unutmuş şekilde girdiği dalgınlıktan çıkarken, çoktan kurulmuş zihnini bulutlandıran fantezilerin belirişinden hoşlanmamıştım.

    “Hiçbir şey.” dedi Bella o alçak, duru sesiyle. Kafeteryadaki gürültünün içinde bir zil gibi çınlamıştı; ama bunun çok dikkatli dinlediğim için olduğunu biliyordum.

    “Bugün sadece soda alacağım.” diye devam etti, sıraya yetişmek için hareket ettiğinde.

    Kendimi ona bir bakış atmaktan alıkoyamadım. Yere bakıyordu, kan yüzünden yavaşça çekiliyordu. Çabucak gözlerimi kaçırıp, şimdi acılı gözüken gülümsememe gülen Emmett’a döndüm.

    Hasta görünüyorsun kardeşim.

    İfademin normal ve doğal görünmesi için yüz hatlarımı tekrar ayarladım. Jessica kısın iştahsızlığının sebebini merak ediyordu.

    “Aç değil misin?”

    “Aslında, biraz hasta hissediyorum.” Sesi çok alçaktı; ama hala duruydu.

    Mike Newton’ın düşüncelerinden yayılan korumacı endişe beni niye rahatsız etmişti? Sahiplenen bir tavrı olması niye önemliydi? Mike Newton onun için gereksizce kaygılanıyorsa bu beni ilgilendirmiyordu. Belki de herkesin ona verdiği tepki buydu. İçgüdüsel olarak onu korumayı ben de istememiş miydim? Onu öldürmeden önce, bu… Ama kız hasta mıydı?

    Değerlendirmek zordu – şeffaf teninin altında çok narin görünüyordu. Sonra kendim de endişelendiğimi fark ettim, tıpkı o ahmak oğlan gibi. Ve kendimi sağlığı hakkında düşünmemek için zorladım.

    Bakmaksızın, onu Mike’ın düşüncelerinden izlemekten hoşlanmamıştım. Üçü hangi masaya oturacaklarını seçerken Jessica’ya geçtim. Şansıma Jessica’nın arkadaşlarıyla oturdular, Alice’in dediği gibi rüzgar yönünde değildi.

    Alice bana dirsek attı. Birazdan bakacak, insan gibi davran.
    Sırıtmamın altında dişlerimi sıktım.

    “Rahatla Edward.” dedi Emmett. “Hakikaten. Bir insanı öldürürsün. Bu dünyanın sonu olmaz.”

    “Sen bilirsin.” diye mırıldandım. Güldü. “Böyle şeyleri atlatmayı öğrenmelisin. Benim gibi. Sonsuzluk, suçluluk içinde kıvranmak için uzun bir zaman.” O anda, Alice elinde sakladığı daha küçük bir avuç dolusu buzu Emmett’in kuşkusuz yüzüne fırlattı. Emmett şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve sonra sırıttı.

    “Bunu sen istedin.” dedi, buz kaplı saçlarını ona doğru sallamak için eğilirken. Sıcak odada eriyen kar, saçından yarı sıvı, yarı katı şekilde sıçradı. “Iyy!” diye sızlandı Rosalie, Alice’le beraber şiddetli yağıştan kaçarlerken.

    Alice güldü ve hepimiz katıldık. Kafasında bu kusursuz anı nasıl ayarladığını ve kızın – onu böyle düşünmeyi kesmeliydim, sanki dünyadaki tek kızmış gibi – o Bella’nın bizi insanca gülüp oynarken ve tıpkı bir Norman Rockwell tablosu gibi doğal olmayan derecede ideal halde göreceğini biliyordum.

    Alice gülmeye devam etti ve tepsisini bir kalkan gibi kaldırdı. Kız – Bella mutlaka bize bakıyor olmalıydı.

    …yine Cullen’lara bakıyor, diye düşündü biri, dikkatimi çekerek. Kasıtsız çağrıya otomatik şekilde baktım ve gözlerim yönü bulurken sesi tanıdım – onu bugün çok dinlemiştim.

    Ama gözlerim Jessica’yı geçti ve kızın içe işleyen bakışlarına odaklandı. Çabucak aşağı bakıp tekrar gür saçlarının arkasına saklandı. Ne düşünüyordu? Rahatsızlık, zaman geçtikçe zayıflamak yerine daha da artıyordu. Daha önce hiç denemediğim için ne yaptığımdan emin olamayarak etrafındaki sessizliği zihnimle aşmaya çalıştım. Ekstra duyum her zaman doğal olarak gelmişti; hiçbir zaman üzerinde çalışmam gerekmemişti; ama şimdi odaklanmıştım, onu çevreleyen kalkanı kırmaya çalışıyordum. Sessizlikten başka hiçbir şey yoktu.

    Onun nesi var? diye düşündü Jessica, benim rahatsızlığımı yansıtarak. “Edward Cullen sana bakıyor.” diye fısıldadı Swan kızının kulağına, bir kıkırdama ekleyerek. Ses tonunda kıskanç sinirinin hiç izi yoktu. Arkadaşlık taklidinde yetenekli görünüyordu.

    Kızın cevabını, kendimi kaptırmış şekilde ben de dinledim.

    “Sinirli görünmüyor değil mi?”

    Yani geçen haftaki vahşi tepkimi fark etmişti. Tabii ki.

    Soru Jessica’nın kafasını karıştırdı. O, ifademi kontrol ederken düşüncelerinde kendi yüzümü gördüm; ama bakışıyla buluşmadım. Hala bir şey duymaya çalışarak kıza odaklanıyordum. Dikkatli konsantrasyonum hiç yardımcı olmuyor gibi görünüyordu.

    “Hayır.” dedi Jess ona ve evet diyebilmeyi dilediğini biliyordum – bakışım içine dert olmuştu – ama sesinde bunun izi yoktu. “Görünmeli mi?”

    “Benden pek hoşlandığını sanmıyorum.” diye fısıldadı kız, aniden yorulmuş gibi başını koluna yaslayarak. Hareketini anlamaya çalışıyordum; ama sadece tahmin yürütebilirdim. Belki de yorulmuştu.

    “Cullen’lar kimseyi sevmezler.” diye güvence verdi Jess. “Kimseyi hoşlanmak için kendilerine layık görmezler.” Eskiden görmezlerdi. Düşüncesi sızlanan bir homurtuydu.

    “Ama hala sana bakıyor.”

    “Ona bakmayı kes.” dedi kız endişeyle ve Jessica’nın emre uyup uymadığından emin olmak için başını biraz kaldırdı. Jessica kıkırdadı; ama istediğini yaptı. Kız saatin kalanında masasından başka yere bakmadı. Bunun kasıtlı olduğunu düşündüm – ama tabii ki, emin olamadım. Bana bakmak istiyormuş gibi görünüyordu. Vücudu hafifçe benim yönüme doğru yöneliyordu, çenesi dönmeye başlıyordu; ama sonra kendini yakalayıp derin bir nefes alarak, kim konuşuyorsa ona bakıyordu.

    Kızın etrafındaki düşünceleri, arada onunla ilgili olmadıkları sürece duymazdan geldim. Mike Newton okuldan sonra park yerinde bir kartopu savaşı planlıyordu, çoktan yağmura dönüştüğünün farkında görünmüyordu. Kar tanelerinin çatıdaki hafif sesi, yağmur damlalarının pıtırtısına dönüşmüştü. Değişimi gerçekten duyamıyor muydu? Bana sesli geliyordu.

    Öğle teneffüsü bittiğinde yerimde kaldım. İnsanlar dışarı çıktı ve ben kendimi diğerlerinin arasından onun ayak seslerini ayırt etmeye çalışırken yakaladım, sanki önemli ve alışılmadık bir özellikleri varmış gibi. Ne kadar aptalca. Ailem de hareket etmedi. Ne yapacağımı görmek için beklediler.

    Onun delice kuvvetli kokusunu alabileceğim ve nabzının sıcaklığını tenimde hissedebileceğim sınıfa gidip, yanına oturur muydum? Bunun için yeterince güçlü müydüm? Yoksa bir gün için yeterince çekmiş miydim?
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 10:56 pm

    2. BÖLÜMÜN DEVAMININ DEVAMININ DEVAMI

    “Sanırım sorun yok.” dedi Alice tereddütle. “Kararlısın. Sanırım saati atlatacaksın.”

    Ama Alice bir kararın ne kadar çabuk değişebileceğini çok iyi biliyordu.

    “Niye zorlayasın ki Edward?” diye sordu Jasper. Şimdi zayıf olan ben olduğum için kendini beğenmiş hissetmemek istemesine rağmen, bunu duyabiliyordum, sadece biraz.
    “Eve git. Ağırdan al.”

    “Ne fark eder ki?” dedi Emmett katılmayarak. “Onu öldürürsün ya da öldürmezsin. İki şekilde de atlatırsın.”

    “Henüz taşınmak istemiyorum.” diye sızlandı Rosalie. “Baştan başlamak istemiyorum. Liseyi neredeyse bitirdik Emmett. Sonunda.” Kararda iki eşit parçaya bölünmüştüm. Bununla yüzleşmek istiyordum, çok istiyordum; ama kendimi zorlamak da istemiyordum. Geçen hafta Jasper’ın avlanmadan uzun süre durması bir hata olmuştu, bu da aynı şekilde anlamsız bir hata mıydı?

    Ailemi yerinden etmek istemiyordum. Hiçbiri bana bunun için teşekkür etmezdi.

    Ama Biyoloji sınıfına gitmek istiyordum. Onun yüzünü bir daha görmek istediğimi fark ettim.

    Benim için kararı veren buydu. O merak. Böyle hissettiğim için kendime kızgındım. Kendime, kızın sessiz zihninin beni uygunsuzca ilgilendirmeyeceğine dair söz vermemiş miydim? Yine de, işte en uygunsuz şekilde ilgiliydim. Ne düşündüğünü bilmek istiyordum. Zihni kapalıydı; ama gözleri çok açıktı. Belki aklı yerine onları okuyabilirdim.

    “Hayır Rose. Sanırım gerçekten sorun olmayacak.” dedi Alice. “Sabitleşiyor. Eğer sınıfa giderse kötü bir şey olmayacağından yüzde doksan üç eminim.” Bana, düşüncelerimde onun gelecek görüşünü daha güvenli hale getiren ne değişiklik olduğunu merak ederek baktı.

    Merak, Bella Swan’ı hayatta tutmaya yetecek miydi? Emmett haklıydı gerçi – niye her iki şekilde de üstesinden gelmiyordum? Ayartıyla yüzleşecektim.

    “Sınıflarınıza gidin.” dedim kendimi masadan iterek. Döndüm ve uzun adımlarla ilerledim. Arkamda Alice’in endişesini, Jasper’ın tenkidini, Emmett’in onayını ve Rosalie’nin sinirini duyabiliyordum.

    Sınıfın kapısında son bir derin nefes aldım ve küçük, sıcak odaya girerken ciğerlerimde tuttum.

    Geç kalmamıştım. Bay Banner hala bugünün deneyini ayarlıyordu. Kız benim – bizim masamızda, başı eğik, karalama yaptığı deftere bakıyordu. Yaklaşırken, zihninin yarattığı bu önemsiz taslakla bile ilgilenerek onu inceledim; ama anlamsızdı. Sadece iç içe ilmeklerden oluşan rastgele bir karalamaydı. Belki de desene odaklanmıyor, başka bir şey düşünüyordu.
    Sandalyeyi gereksiz bir sertlikle çekip, döşemeyi çizmesine izin verdim; insanlar birinin gelişi sesle duyurulduğunda her zaman daha rahat ederlerdi.

    Sesi duyduğunu biliyordum. Bakmadı; ama eli çizdiği desende bir ilmeği kaçırıp dengeyi bozdu.

    Niye yukarı bakmamıştı? Muhtemelen korkmuştu. Bu sefer, farklı bir izlenim bıraktığımdan ve önceden olanların hayalinin bir ürünü olduğunu düşünmesini sağladığımdan emin olmalıydım.

    “Merhaba.” dedim insanları rahatlatmak istediğim zaman kullandığım alçak sesimi kullanıp, dişlerimi göstermeden gülümseyerek.

    O zaman baktı, büyük kahverengi gözleri ürkekti – neredeyse sersemlemiş – ve sessiz sorularla doluydu. Bu, geçen hafta görüşümü engelleyen ifadeydi. Garip şekilde derin kahverengi gözlere bakarken, nefretin – kızın sadece varolduğu için hak ettiğini hayal ettiğim nefretin – kaybolduğunu fark ettim. Nefes almıyor ve kokusunu tatmıyorken böyle savunmasız birinin nefreti hak edebileceğine inanmak zordu.

    Yanakları kızarmaya başladı ve hiçbir şey söylemedi.

    Gözlerimi onunkilerde tutup sadece sorgulayan derinliklerine odaklandım ve teninin iştah kabartıcı rengini görmezden gelmeye çalıştım. Bir süre nefes almadan konuşmaya yetecek kadar soluğum vardı.
    “Adım Edward Cullen.” dedim, ismimi bildiğini bilmeme rağmen. Bu başlamanın nazik yoluydu. “Geçen hafta kendimi tanıtma şansı bulamadım. Sen Bella Swan olmalısın.”

    Kafası karışmış göründü – kaşlarının arasındaki o küçük kıvrım tekrar oradaydı. Cevap vermesi olması gerekenden yarım saniye fazla süre aldı.

    “Adımı nereden biliyorsun?” diye sordu, sesi biraz titreyerek. Onu gerçekten çok korkutmuş olmalıydım. Bu kendimi suçlu hissetmeme neden oldu; o kadar savunmasızdı ki. Nazikçe güldüm – bu insanların huzursuzluğunu azaltan bir sesti. Yine, dişlerimle ilgili dikkatliydim.

    “Ah, sanırım ismini herkes biliyor.” Şüphesiz, bu tekdüze yerde ilgi odağı haline geldiğinin farkındaydı. “Bütün kasaba senin gelmeni bekliyordu.”

    Bu bilgi ona göre hoş değilmiş gibi suratını astı. Sanırım, utangaç göründüğü kadar ilgiden de hoşlanmıyordu. Çoğu insan tersini hissederdi. Sürüden ayrı kalmak istememelerine rağmen spot ışıklarını arzularlardı.

    “Hayır.” dedi. “Yani, niye bana Bella dedin?”

    “Isabella’yı mı tercih edersin?” diye sordum, sorunun nereye gittiğini anlayamayarak. İlk gününde tercihini pek çok kez net şekilde belirtmişti. Bütün insanlar düşünceleri rehber olmadığı zaman böyle anlaşılmaz mıydı?

    “Hayır. Bella ismini seviyorum.” diye cevapladı kafasını hafifçe yana eğerek. İfadesi – eğer doğru okuyorsam – utanç ve kafa karışıklığı arasındaydı. “Ama Charlie – yani babamın benden Isabella diye bahsettiğini sanıyorum. Burada herkes beni öyle tanıyor gibi görünüyor.”

    Teninin pembesi bir ton daha koyulaştı.

    “Hmm.” dedim sıradan bir sesle ve gözlerimi yüzünden kaçırdım.

    Sorularının ne anlama geldiğini yeni anlamıştım. Hata yapmıştım. Eğer ilk gün diğerlerini dinliyor olmasaydım, ona başta tam ismiyle hitap ederdim, diğer herkes gibi. Fark dikkatini çekmişti.

    Şiddetli bir huzursuzluk hissettim. Hatamı yakalamak onun için çok kolayolmuştu. Oldukça zekice, özelikle yakınlığımdan korkması gereken birine göre.Ama aklında benimle ilgili kilitli tuttuğu şüphelerinden daha büyük sorunlarım vardı. Soluğum kalmamıştı. Eğer onunla tekrar konuşacaksam nefes almam gerekiyordu.

    Konuşmamak zor olurdu. Şanssızlığına, bu masayı paylaşmamız onu benim laboratuar partnerim yapıyordu ve bugün birlikte çalışmak zorundaydık. Deneyi yaparken onu görmezden gelmek garip – ve anlaşılmaz şekilde kaba – olurdu. Bu onu daha çok korkutur ve şüphelendirirdi.

    Sandalyemi hareket ettirmeden ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaşıp kafamı sıraların arasındaki boşluğa döndürdüm. Kaslarımı kilitleyerek kendimi olduğum yere bağladım. Sonra sadece ağzımdan, hızlıca ciğerlerimi dolduran bir nefes aldım.

    Ahh!

    Bu gerçekten acı vericiydi. Onu koklamadan bile, dilimde tadını alabiliyordum. Boğazım aniden tekrar alevler içindeydi, arzu aynı geçen hafta kokusunu yakaladığım andaki kadar güçlüydü.

    Dişlerimi gıcırdattım ve kendimi toparlamaya çalıştım.

    “Başlayın.” diye komut verdi Bay Banner.

    Masaya bakan kıza dönüp gülümsemek için yetmiş yıllık çabayla kazandığım öz kontrolü en ufak zerresine kadar kullanmışım gibi hissettim.

    “Önce bayanlar, partner?”

    Yüzüme baktı ve ifadesi boşaldı, gözleri büyüdü. Yüz ifademde yanlış bir şey mi vardı? Yine korkmuş muydu? Konuşmadı.

    “Ya da, istersen ben başlayabilirim.” dedim sessizce.

    “Hayır.” dedi ve yüzü yine beyazdan kırmızıya döndü. “Ben başlarım.”

    Duru teninin altındaki kanın akışını izlemek yerine masadaki malzemelere, slayt kutusuna ve hırpalanmış mikroskoba baktım. Dişlerimin arasından hızlıca bir nefes daha aldım ve boğazımı acıttığında irkildim.

    “Profaz.” dedi hızlı bir incelemenin ardından. Slaydı çıkarmaya başladı.

    “Bakmamın bir sakıncası var mı?” İçgüdüsel olarak – aptalca, sanki onun türündenmişim gibi – elini durdurmak için uzandım. Bir saniyeliğine, teninin ısısı benimkini yaktı. Elektrik çarpması gibiydi. Sıcaklık elimi ve sonra kolumu vurdu. Bella elini benimkinin altından anında çekti.

    “Özür dilerim.” diye mırıldandım kenetlenmiş dişlerimin arasından. Bir yere bakma ihtiyacıyla mikroskobu kavradım ve kısa bir süre baktım. Doğruydu.

    “Profaz.” diye katıldım.

    Ona bakmak için hala çok huzursuzdum. Dişlerimin arasından mümkün olduğunca sessizce nefes alıp yakıcı susuzluğu görmezden gelmeye çalışarak basit göreve odaklandım, kelimeyi kağıttaki yerine yazdım ve ilk slaydı ikincisiyle değiştirdim.

    Şimdi ne düşünüyordu? Eline dokunduğumda bu ona nasıl hissettirmişti?

    Tenim mutlaka buz soğukluğunda olmalıydı – itici. Bu kadar sessiz olmasına şaşırmamalıydı.

    Slayda bir bakış attım.

    “Anafaz.” dedim kendi kendime, kelimeyi ikinci satıra yazarken.

    “Bakabilir miyim?” diye sordu.

    Döndüm ve onu beklentiyle, bir eli mikroskoba doğru uzanmış şekilde görünce şaşırdım. Korkmuş görünmüyordu. Gerçekten cevabı yanlış verdiğimi mi düşünmüştü?

    Mikroskobu ona doğru kaydırdığımda yüzündeki umutlu ifadeye gülümsemekten kendimi alıkoyamadım.

    Merceğe çabucak solan bir istekle baktı. Ağzının kenarları aşağı doğru indi. “Üçüncü slayt?” diye sordu mikroskoptan gözlerini ayırmadan; ama elini uzatarak. Slaydı, tenimin onunkine yaklaşmasına izin vermeyerek eline bıraktım. Yanında oturmak bir ısıtıcının yanında oturmak gibiydi. Daha yüksek bir sıcaklığa doğru hafifçe ısındığımı hissedebiliyordum. Slayda çok uzun süre bakmadı. “İnterfaz.” Dedi kayıtsızca – muhtemelen sesinin kulağa böyle gelmesi için çok uğraşarak – ve mikroskobu bana itti. Kağıda dokunmayıp benim cevabı yazmamı bekledi. Kontrol ettim – yine doğruydu. Böyle bitirdik, birkaç kelime konuşup birbirimizin gözleriyle buluşmadan. Bitiren tek çifttik – diğerleri deneyle ilgili zorluk çekiyordu. Mike Newton ise odaklanma konusunda problem yaşıyor gibi görünüyordu – beni ve Bella’yı izlemeye çalışıyordu.

    Keşke gittiği yerde kalsaydı, diye düşündü beni gözetleyerek. Hmm, ilginç. Oğlanın bana karşı kötü hisler beslediğinin farkına varmamıştım. Bu yeni bir gelişmeydi, yaklaşık olarak kızın gelişi kadar. Daha da ilginci, şaşırarak, bu hissin karşılıklı olduğunu fark etmiştim.

    Tekrar kıza baktım, sıradan, tehditsiz ortaya çıkışına karşın, hayatıma darbe vuruyor olması beni sersemletti.

    Mike’ın ne hakkında konuşup durduğunu anlıyordum ama. Aslında oldukça güzeldi… alışılmadık bir şekilde. Güzel olmaktan da iyisi, yüzü ilginçti. Pek simetrik değildi – dar çenesi geniş elmacık kemikleriyle dengeli değildi; rengi ölçüsüzdü – teni ve saçı, açık-koyu tezatı oluşturuyordu; ve sonra gözleri vardı, sessiz sırlarla dolu gözler… Aniden benimkileri delmeye başlayan gözler. O sırlardan birini tahmin etmeye çalışarak ben de ona baktım.

    “Lens mi taktın?” diye sordu aniden.

    Ne kadar garip bir soru. “Hayır.” Görüşümü geliştirme fikrine neredeyse gülümsedim.

    “Ah,” diye mırıldandı. “Gözlerinle ilgili bir değişiklik olduğunu düşünmüştüm.”

    Bugün sırları açığa çıkarmaya çalışan tek kişi olmadığımı anladığımda aniden tekrar soğuk hissettim.

    Omuz silktim ve öğretmenin dolaştığı yere doğru baktım. Tabii ki son baktığından beri gözlerimde bir değişiklik vardı. Kendimi bugünün işkencesine, ayartısına hazırlamak için, bütün hafta sonumu avlanarak geçirmiştim, susuzluğumu mümkün olduğunca gidermiş, gerçekten abartmıştım.

    Kendimi hayvanların kanıyla doldurmuştum; ama bu etrafındaki havada yüzen aşırı lezzetle yüzleşmekte pek bir değişiklik yaratmamıştı. Ona en son baktığımda, gözlerim susuzlukla simsiyahtı. Şimdi, vücudum kan içinde yüzerken, sıcak bir altın rengindeydiler. Susuzluğumu söndürmede aşırıya kaçtığım girişimim sayesinde açık kehribardılar.

    Başka bir hata. Eğer sorusunda ne kastettiğini görmüş olsaydım, ona sadece evet diyebilirdim. İki yıldır, bu okulda insanların yanında oturmuştum ve o, beni göz rengimdeki değişimi fark edecek kadar dikkatle inceleyen ilk kişiydi. Diğerleri, ailemin güzelliğine hayran kalırken, bakışlarına karşılık verdiğimizde çabucak gözlerini kaçırırlardı. Anlamamak için, görünüşümüzün detaylarını içgüdüsel bir çabayla bloke ederlerdi. Görmezden gelmek insan zihni için mutluluktu.
    avatar
    çakma bella
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Aslan Domuz

    Mesaj Sayısı : 181
    Kayıt tarihi : 21/04/09
    Yaş : 21
    Doğum tarihi : 12/08/95
    Nerden : edward'ın olduğu her yerden
    İş/Hobiler : öğrenci
    Lakap : çakma xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından çakma bella Bir Paz Haz. 14, 2009 11:08 pm

    2. BÖLÜMÜN DEVAMININ DEVAMININ DEVAMININ DEVAMI

    Niye çok fazla şey gören, bu kız olmak zorundaydı? Bay Banner masamıza yaklaştı. Getirdiği temiz hava dalgasını, Bella’nın kokusuyla karışmadan önce minnettarlıkla içime çektim.

    “Yani Edward,” dedi cevaplarımıza bakarak, “Isabella’nın mikroskoba bakmak için bir şansı olması gerektiğini düşünmedin mi?”

    “Bella.” diye düzelttim onu refleks olarak. “Aslında, beş taneden üçünü o tanımladı.”

    Bay Banner’ın düşünceleri, kıza dönerken şüpheliydi. “Bu deneyi daha önce yaptın mı?”

    Kendimi kaptırmış halde, gülümser ve hafifçe utanmış gözükürken onu izledim.

    “Soğan köküyle değil.”

    “Balık embriyosuyla mı?”

    “Evet.”

    Bu onu şaşırttı. Bugünün deneyi ileri bir programdan aldığı bir şeydi. Kıza düşünceli düşünceli başını salladı. “Phoenix’de ileri bir programda mıydın?”

    “Evet.”

    İleriydi o zaman, bir insana göre zekiydi. Bu beni şaşırtmadı.

    “Pekala,” dedi Bay Banner dudaklarını büzerek. “Sanırım ikinizin laboratuar partneri olmanız iyi.” Döndü ve söylenerek uzaklaştı. “Bu sayede diğer çocukların kendileri için bir şey öğrenme şansı olabilir.” Kızın bunu duyabildiğinden şüpheliydim. Dosyasına tekrar spiraller karalamaya başladı. Bir saatte iki hata çok fazlaydı. Benim tarafımda çok zayıf bir gösteriydi.

    Kızın hakkımda ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim olmasa da – ne kadar korkuyor, ne kadar şüpheleniyor? – onu yeni bir izlenimle bırakmak için daha çok çabalamam gerektiğini biliyordum. Son, vahşi karşılaşmamızla ilgili anıları daha iyi bastırmalıydım.

    “Karın durması çok kötü oldu, değil mi?” dedim bir düzine öğrencinin konuştuğunu çoktan duyduğum küçük diyalogu tekrarlayarak. Sıkıcı, standart bir konu. Hava – her zaman güvenli. Bana gözlerinde açık bir şüpheyle baktı – çok normal sözlerime anormal bir tepki. “Pek değil.” dedi beni tekrar şaşırtarak.

    Konuşmayı bayat yollara sürdüm. Çok daha güneşli, sıcak bir yerden geliyordu – teni beyazlığına rağmen bunu bir şekilde yansıtıyordu – ve soğuk onu mutlaka rahatsız ediyor olmalıydı. Benim buz gibi dokunuşum kesinlikle etmişti.

    “Soğuğu sevmiyorsun.” diye tahmin yürüttüm.

    “Ya da ıslaklığı.”

    “Forks senin için yaşaması zor bir yer olmalı.” Belki de buraya gelmemeliydin, diye eklemek istedim. Belki de ait olduğun yere geri gitmelisin. Bunu istediğimden emin değildim gerçi. Kanının kokusunu her zaman hatırlayacaktım – onu er ya da geç takip etmeyeceğimin bir garantisi var mıydı?

    Ayrıca, eğer giderse zihni her zaman bir gizem olarak kalacaktı. Değişmez, daima rahatsız edici bir muamma.

    “Hem de nasıl.” dedi alçak bir sesle.

    Cevapları hiçbir zaman benim beklediklerim değildi. Daha çok soru sormak istememe neden oluyorlardı.

    “Niye buraya geldin o zaman?” diye sordum ve sesimin birdenbire çok suçlayıcı olduğunun, diyalog için yeterince sıradan olmadığının farkına vardım. Sesim kaba ve meraklı çıkmıştı.

    “Bu… karışık.”

    Büyük gözlerini kırpıştırdı, konuyu orada bıraktı ve ben neredeyse meraktan patlayacaktım – merak boğazımdaki susuzluk kadar sıcak bir şekilde beni yakıyordu. Aslında, nefes almanın biraz daha kolaylaştığını; ıstırabın onu tanıdıkça daha katlanılır hale geldiğini fark ettim.

    “Sanırım anlayabilirim.” diye ısrar ettim. Belki genel nezaket, ben sormak için yeterince kaba oldukça, onun sorularımı cevaplamaya devam etmesini sağlayabilirdi. Sessizce ellerine baktı. Bu beni sabırsızlandırdı; elimi çenesinin altına koyup başını kaldırmak istedim, gözlerini okuyabilmek için; ama onun tenine tekrar dokunmak aptalca – tehlikeli – olurdu. Aniden yukarı baktı. Gözlerindeki duyguları görebilmek bir rahatlıktı. Aceleyle konuştu.

    “Annem tekrar evlendi.”

    Ah, bu yeterince insancaydı, anlaması kolaydı. Duru gözlerinden üzüntü geçti.

    “Bu o kadar karmaşık gözükmüyor.” dedim. Sesim çaba sarf etmeden nazik çıkmıştı. Üzüntüsü beni garip bir şekilde aciz bırakmıştı, ona daha iyi hissettirmek için yapabileceğim bir şey olmasını diliyordum. Garip bir dürtü.

    “Ne zaman oldu?”

    “Geçen eylül.” Derin bir nefes aldı. Sıcak soluğu yüzümü okşarken nefesimi tuttum.

    “Ve sen onu sevmiyorsun.” diye tahmin ettim, daha çok bilgi alabilmek için uğraşarak.

    “Hayır, Phil iyidir.” dedi sanımı düzelterek. Dudaklarının kenarında bir gülümseme izi vardı.

    “Çok genç belki; ama yeterince iyi.”

    Bu, kafamda kurduğum senaryoya uymuyordu.

    “Niye onlarla kalmadın o zaman?” dedim, sesim biraz fazla meraklı çıkmıştı. İşine burnumu sokuyorum gibi gözüküyordu, ki öyle yapıyordum itiraf etmek gerekirse.

    “Phil sık sık seyahat eder. Geçimini futboldan sağlıyor.” Küçük gülümsemesi büyüdü; bu kariyer seçimi onu eğlendirmişti.

    Elimde olmadan ben de gülümsedim. Onu rahat ettirmeye çalışmıyordum. Sadece, gülümsemesi benim de gülmemi sağlamıştı.

    “İsmini duydum mu?”

    “Muhtemelen hayır. Pek iyi oynamaz.” Başka bir gülümseme. “İkinci ligde oynuyor. Çok seyahat etmesi gerekiyor.”

    O anda, yeni bir senaryo hayal ediyordum.

    “Ve annen onunla seyahat edebilmek için seni buraya yolladı.” Dedim. Tahminler, ondan soruların aldığından daha çok bilgi alıyordu. Tekrar işe yaradı. Yüz ifadesi birdenbire inatçılaştı.

    “Hayır, beni o göndermedi.” dedi. Sesi sertti. Tahminim onu üzmüştü; ama nasıl olduğunu pek göremiyordum. “Ben kendimi gönderdim.”

    Neyi kastettiğini ya da gücenmesinin sebebini tahmin edemedim. Tamamen geri kalmıştım. Bu yüzden pes ettim. O, diğer insanlar gibi değildi. Belki de düşüncelerinin sessizliği ve kokusu onunla ilgili tek alışılmadık şeyler değildi.

    “Anlamadım.” diye itiraf ettim, kabul etmek zorunda kalmaktan nefret ederek. İçini çekti ve gözlerime normal insanların katlanabileceğinden uzun bir süre baktı.

    “İlk başta benimle kaldı; ama onu özlüyordu.” dedi yavaşça, sesi her kelimeyle gittikçe daha ümitsizleşiyordu. “Bu onu mutsuz etti… o yüzden ben de Charlie’yle biraz zaman geçirmenin vaktinin geldiğine karar verdim.”

    Kaşlarının arasındaki kıvrım derinleşti.

    “Ama şimdi sen mutsuzsun.” diye mırıldandım. Tepkilerini öğrenebilme umuduyla, hipotezlerimi sesli söylemekten kendimi alamıyordum. Bu seferki gerçekten pek uzak değildi.

    “Ve?” dedi, sanki bu üzerinde düşünülmeyecek bir şeymiş gibi. Ruhunda bir anlığına, ilk defa bir şey gördüğümü hissederek gözlerine bakmaya devam ettim. İnsanların çoğunluğunun aksine, kendi ihtiyaçları listenin çok altlarındaydı. Fedakardı. Bunu gördüğümde, bu sessiz zihnin içinde saklanan kişinin gizemi biraz zayıflamaya başladı.

    “Adil görünmüyor.” dedim. Sıradan gözükmeye, merakımın yoğunluğunu saklamaya çalışarak omuzlarımı silktim. Güldü; ama sesinde eğlence yoktu.

    “Kimse sana söylemedi mi? Hayat adil değildir.”

    Sözlerine gülmek istedim; ama ben de gerçekten eğlenmemiştim. Hayatın adaletsizliğiyle ilgili biraz bilgim vardı. “Sanırım bunu daha önce bir yerlerde duymuştum.”

    Kafası karışmış görünerek bana baktı. Gözleri hızla uzağa gitti ve sonra tekrar benim gözlerimle buluştu.

    “İşte bu kadar.” dedi bana.
    avatar
    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Cuma Haz. 19, 2009 5:48 pm

    çok sağol yha kitbın çıkmasına daha wardıı sana ne kadar teşekkür etsem azdır paylaşım için çok çok thanx:)
    avatar
    BeLLs_dyq_éd*
    Bağımlı Üye _seviye 2
    Bağımlı Üye   _seviye 2

    Mesaj Sayısı : 1128
    Kayıt tarihi : 27/05/09
    Nerden : ForKsTann xD
    İş/Hobiler : TwiLiqhT (:
    Lakap : Duyi xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından BeLLs_dyq_éd* Bir C.tesi Haz. 20, 2009 7:10 pm

    çok saoL hadi dewammm


    _________________



    avatar
    edward_qolik
    Süper Moderator
    Süper Moderator

    Terazi Maymun

    Mesaj Sayısı : 1176
    Kayıt tarihi : 18/06/09
    Yaş : 24
    Doğum tarihi : 20/10/92
    Nerden : HaYaTıN sÜrÜqLeDiĞi YeRdEn
    İş/Hobiler : ALACAKARANLIK ile ilgili araştırma yapma
    Lakap : chocolate monsteredddd xD

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından edward_qolik Bir Ptsi Haz. 22, 2009 4:00 pm

    dewamınıda beklerim

    Sponsored content

    Konu İkonu Geri: Midnight Sun'ın İlk 12 Bölümü

    Mesaj tarafından Sponsored content


      Forum Saati Çarş. Mart 29, 2017 9:30 am